AKP ile birlikte düdük çalmak

 

Hakan Gülseven

Dünya tarihine bakın, gerici bir burjuva iktidarının yayın organlarında manşetten alkış tutulan tek bir devrimci eylem dahi yoktur. Sadece bu basit tespit bile, anlayana ayılmak için bir kova soğuk su işlevi görebilir.

vakit_sosyalist_iiAslında her şeyi özetleyen bir laf var: “Baskın Oran aday olmasaydı, oyumu AKP’ye verecektim!..”

Bu lafı, öyle Nişantaşı’nda alışverişe çıkmış ve kendisine hasbelkader mikrofon uzatılmış, dolayısıyla saçmalamakta olan sarışın bir sosyete güzeli söylese ve biz manzarayı televizyonda müstehzi bir ifadeyle izliyor olsak, hiç sorun olmazdı. Neticede o sosyete güzelleri daha ne laflar ediyor!.. Ama söz konusu lafı eden şahıs, kendisini Devrimci Sosyalist İşçi Partisi olarak resmi makamlara tescil ettirmiş bir partinin genel başkan yardımcısıdır, adı da Roni Margulies’tir!.. Hem de CIA’nın ‘Müslüman’ kolu olarak tüm dünyada faaliyet yürüten Fethullah cemaatine ait Zaman gazetesine verdiği bir mülakatta dile getiriyor bu incileri. (Sahi, Zaman gazetesi niye böyle ‘sıkı’ bir ‘devrimci-sosyalist’e koca bir sayfa ayırır ki?)

Hayır efendim, kimse bu şahsın boynuna bıçak dayamış da değil, “İlle kendine ‘devrimci-sosyalist’ diyeceksin” diye. O, ve ne yazık ki genel başkan yardımcısı olduğu ‘parti’ böyle düşünüyor. Yani, Baskın Oran aday olmasa AKP’ye oy vermek, ‘devrimcilik’, ‘sosyalistlik’, ‘Troçkistlik’ ve ‘Bolşeviklik’ icabı bir duruş onlara göre. Bir insanın, kendisine hem bu sıfatları yakıştırıp, hem de berrak kafayla böyle laflar edebileceğine inanasım gelmiyor ama... Edilmişi var!.. (Ey Troçki, geldiysen bu arkadaşların kafasına üç kere vur! Kafalar parazit yapmış!)

Aynı Roni Margulies, son dönem AKP savunucusu yazılarını şaşılacak bir küstahlıkla yazıyor, genel olarak sola dair ‘keşfettiği’ ‘küçüklük’ sorunsalını AKP’yi desteklememe tavrına bağlıyor, muhtemelen koskoca bir hareketin temsilcisi olduğu sanısına kapılarak, “Küçüksünüz! Küçüüüük!” diye, bir Erol Taş dublajıyla, Türkiye soluna yukarılardan bir yerlerden sesleniyor… Sadece kendisi olsa, diyeceğiz ki, bir beyin sarsıntısı geçirmektedir, hekime görünmesini tavsiye edeceğiz. Geliniz ve görünüz ki, ‘parti’si de aynı istikamette. Nitekim, aslında son derece sakin bir mizaca sahip olan Çiğdem Çıdamlı, ‘DSİP’in başkanı Doğan Tarkan’ın aynı minvaldeki küstahlıklarına bir yanıt olaraktan, sendika.org’da ‘Biraz haddinizi bilin!’ başlıklı bir yazı kaleme almak zorunda kaldı. Çıdamlı, çıkardığı gürültü boyundan hakikaten hayli büyük olan bu ‘parti’nin ‘lider’ine, onca kallavi lafın ardından, boyunun ne kadar olduğunu soruyordu. Basit bir soru ama cevabını sanırım hâlâ alamadı… Bilmem, Doğan Tarkan boyunun ölçüsünü aldı mı?..

Peki, bu ‘tür’ün çıkardığı gürültü neden hayli fazla? E, Taraf gazetesine kapaklandılar ve bu gazetenin işleviyle müsemma, AKP taraftarı ‘sol’ isimler haline geldiler ya, o yüzden! E, Nazlı Ilıcak ve Abdurrahman Dilipak’la omuz omuza verip, “Faşizme karşı omuz omuza!” sloganları attılar ya, Genç Siviller denen Converse’li yavşak topluluğuyla yoldaş oldular ya, o yüzden! Gazetelerini, Sivas katliamını ‘Şanlı Sivas kıyamı’ olarak selamlayan Vakit’in yanına terfi ettirdiler ya, ‘alanlar’da Vakit’in yanında Sosyalist İşçi satmaya başladılar ya, o yüzden! Ve Taraf’ın da dahil olduğu Amerikancı AKP basını bunlara haddinden fazla yer vermeye başladı ya, o yüzden!.. Evet efendim, mesela Zaman gazetesi, tek bir işçi eylemine sayfalarında yer ayırmaz, sadece o gazeteyi okuyorsanız, AKP’nin yolsuzluk skandallarından, mesela Şaban Dişli’nin 1 milyon dolar ‘belgeli avanta’ aldığından haberdar dahi olamazsınız; geliniz ve görünüz ki, CIA’nın referans olduğu Fethullah’a ait bu gazete ve genel olarak AKP medyası, ‘DSİP’ ne zaman düdük öttürse sayfalarında yer veriyor. Hatta, AKP’nin yayın organı gibi çalışan Yeni Şafak, Nazlı Ilıcak’la bunların izdivaç fotoğrafları eşliğinde, ‘Faşizme karşı omuz omuza!’ manşetiyle çıkıyor!.. Gürültünün kaynağı burasıdır…

Ve biz, ve genel olarak aklına mukayyet olabilen devrimci sol akımlar, bir ABD projesi olarak kendi darbesini örgütleyen AKP’nin yanında yer almadığımız için; Ergenekon’un boktan bir müsamere olduğunu söylediğimiz için; Mehmet Ağar’ların, Sedat Bucak’ların, Kenan Evren’lerin, bir bütün olarak kontrgerillanın masaya yatırılmadığı bir operasyonun kontrgerillayı açığa çıkarmaya değil, kontrgerillanın da desteklediği AKP’nin iktidarını pekiştirmeye yarayacağını söylediğimiz için; başka deyişle figüran tezgahında patlıcan olmadığımız için, bir anda ‘darbeci’, ‘ulusalcı’, … (lütfen boşlukları doldurunuz) haline geliverdik. Yani, ‘koskoca bir akım olarak DSİP’ bizi öyle adlandırmayı uygun görüyor…

Kendi adıma, Mercan Vadisi’nde öldürülen Maoist Komünist Parti lideri Okan Ünsal’la birlikte, 1993 senesinin Mart ayında, Ankara’da, İl Jandarma Komutanlığı’nın bodrum katındaki hücrelerde JİTEM’in ne olduğunu bizzat gördüm. Mehmet Ağar’ın sözünü ettiği 1000 operasyon arasında bulunan Gazi Mahallesi katliamı, faili meçhuller, kaçırma ve kaybetmeler, provokasyonlar… atmosferi içinde devrimci faaliyet yürütmeye çalıştım. Ve şunu iyi biliyorum ki, adına Ergenekon dedikleri ve önümüze attıkları ‘şey’, bir karikatürdür. Tekrar ediyorum, AKP’nin kendi darbesini ‘temizlik operasyonu’ perdesiyle örtmek ve düzen içi muhaliflerini bastırmak için kullandığı bir zokadır. 1990’ların o kurşun gibi ağır havasını solumuş hiçbir devrimci, bu ‘Ergenekon’ zokasını yutarak AKP’nin peşinde dalkavukluk yapmaz, yapmıyor…

Ve kaderin acı cilvesine bakın! O 1990’lı yıllarda bizi SHP-CHP’ye oy atmaya çağıran, 2000’lerde ise –maazallah- Baskın Oran gibi ‘dehşetengiz’ bir bağımsız aday olmasa AKP’ye oy vereceğini alenen ilan eden bir acayip ‘insan’ topluluğu, bizi darbecilerle, kontrgerillayla yan yana koymaya cüret ediyor!.. Başımıza taş yağsa daha az şaşırırdım…

Şimdi, yazının burasına kadar sabırla okumuş olan siz kıymetli okurlar, diyeceksiniz ki, onca Doğan görünümlü Şahin varken, onca ‘sol’ görünümlü liberal şarlatan varken, niye bu ‘unsur’lara laf yetiştirmeye çalışıyorsun? İzah edeyim efendim… Aslına bakarsanız, ‘DSİP’i ‘sol’ bir politik muarız olarak ciddiye almışlığım vaki değildir. Kendilerini ne ‘devrimci’, ne de ‘sosyalist’ telakki etmekteyim. Bunlar, Nazlı Ilıcak ve Abdurrahman Dilipak gibi kararlı sınıf düşmanlarımızla kol kola girmiş, İstiklal Caddesi’nde gezintiye çıkmış AKP savunucularıdır. Ne var ki, yazı işleri müdürlüğünü yaptığım RED’in ağustos sayısında, sol gösterip AKP’yle birlikte Amerikan yumrukları savuran şarlatanların ipliğini pazara çıkardığımızda, kimi RED yazarları bu güruhun ucubeliğine de değinmek zorunda kaldı. Meğersem değdin mi bulaşır cinsten bir toplulukmuş. İnternet üzerinden, ne isimlerini, ne cisimlerini ortaya koyarak, şahsıma yönelik bir ‘sanal dedikodu’ örgütlediler. Eh, YARINLAR ‘liberal sol’la ilgili bir dosya yapıyordu, uzun süredir takip ettiğim ve pek çok görüşüne katıldığım bu dergiye ilk yazıyı da böyle ‘şahsi bir iç dökme’ olarak yazmak kısmet oldu. YARINLAR ekibinin anlayışına müteşekkirim…

‘Sol magazin’ sevenler, dedikodular için internette ufak bir araştırmayla netice alabilirler… Ama tavsiye etmem… Sol, bu dedikodu belasıyla baş etmek için tek bir formüle sahiptir: Herkes, ne konuşuyorsa, muhatabının suratına, elinde belgesi, üzerinde kimliği olduğu halde konuşacak. Yoksa biz internetteki Dallas kuyularına laf yetiştirmeye çalışan katipler haline geliriz ki, gömleğimiz kolalı değildir. Lüzumu da yoktur…

Şimdi daha ciddi konulara gelelim… Üzerine tartışılmaya değen, ‘eylem’dir. Ve hiç lafı dolandırmayalım. Bugün Türkiye solunda, Kürt ulusal hareketi de dahil olmak üzere, çok kesin bir yarılma yaşanıyor. Konu şudur: Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya üçgenindeki Amerikan projesine karşı mı duracağız, yoksa bu projeye yamanacak mıyız? ‘DSİP’ ve çok daha önemli AKP savunucusu ‘konsorsiyum’ ortakları, İstiklal Caddesi’nde ya da BarışaRock piknik alanında, bir aşağı bir yukarı yürüyüp düdük çalar ve ‘eylem’ yaparken, bölgesel düzeyde belirlenen, boyutları nükleer başlıklı füzelerle ve onları taşıyan savaş gemileriyle giderek büyüyen hesaplaşmanın ABD yanlısı figüranları haline geldiklerinin farkında bile değiller. (Farkında iseler, bu daha vahim bir durumdur.) DSİP ve konsorsiyum ortaklarının, hadi isim verelim, en kayda değer bölümüyle ÖDP içindeki Ufuk Uras şakşakçılarının desteklediği AKP, NATO savaş gemilerini Karadeniz’e taşımaktadır ve bu tehlikeli oyunda alenen taraf olmaktadır. (Bu arada, Roni Margulies’in de ‘demeç’ verdiği Zaman gazetesinde Ufuk Uras’a ‘Kestaneleri ateşten alan maşa’ tabirinin uygun görüldüğünü hatırlatırım.)

Eğer kendinizi ve politikalarınızı emperyalist dünya egemenliği ile sınamazsanız, muhayyel bir darbe karşıtlığı üzerinden AKP’nin yanına yedeklenirseniz, doğaldır ki, Nazlı Ilıcak’la İstiklal Caddesi’nde aşağı yukarı yürürken ABD’nin bölge siyasetine payanda haline geldiğinizi fark etmeyebilirsiniz. Çaldığınız düdüklerin sesinden sarhoşa dönmüş bir halde -evet, ileride yazmayı planladığım, ‘bir kafa yapma yöntemi olarak düdük’ başlıklı makalemde ayrıntıya gireceğim-, bu topraklarda ABD’nin arzusundan bağımsız darbeler olma ihtimalini mutlak gerçek olarak görüp, ‘devrimci eylem’ yaptığınız sonucuna varabilirsiniz. Ama ayık kafayla işler böyle yürümez…

Dünya tarihine bakın, gerici bir burjuva iktidarının yayın organlarında manşetten alkış tutulan tek bir devrimci eylem dahi yoktur. Sadece bu basit tespit bile, anlayana ayılmak için bir kova soğuk su işlevi görebilir.

Peki, ne yapmalı? Elbette kendimizi bu ‘liberal’ denen Amerikancı şarlatanlıktan ayıracağız. Karikatürlerle yetinmeyeceğiz. ‘Temizlik operasyonu’ yapılacaksa, işe Marmaris çöplüğünden başlanması gerektiğini söyleyeceğiz. Fethullah’ın CIA bağlantılarının ortaya dökülmesini, Mehmet Ağar’lardan, Tansu Çiller’lere, Tayyip Erdoğan’lara, Çalık Grubu’na kadar tüm bir karanlık servet ağının, bunun arkasındaki Amerikancı örgütlenmenin gün yüzüne çıkarılmasını savunacağız.

Sonra, esas işimize bakacağız… Ayazma’da, yıkılmış gecekondu bölgesinde neredeyse iki senedir çadırlarda yaşayan halkla birlikte Küçükçekmece Belediye’sinin önüne gideceğiz. ‘Eylem’i orada örgütleyeceğiz. Silikozis hastası kot taşlama işçileriyle, Bekir’le, Gazi’yle omuz omuza mücadele edeceğiz. Tersanelerde sabahlayacağız, işçi sınıfını iş cinayetlerine karşı birleştirmeye çalışacağız. Selamımız, Bolu Gökçesu’da güvencesiz, sendikasız, berbat koşullarda çalışan madencilerin üzerine olacak. Biz onlarla yoldaş olacağız. Ankara’da Şentepeli bıçkınlar olacağız, Kızılay’a indiğimizde ortalığı dağıtacağız. ODTÜ’de ‘happening’ değil, barikat örgütleyeceğiz… Eh, varsın İstiklal Caddesi’ndeki düdüklü ‘eylem’ler de bizden mahrum olsun! Biz kendi kaderimizi, bu memleketin en çok ezilen insanlarıyla birleştireceğiz…

Uzun lafın kısası, bu memlekette ve dünyada durmadan savaş, acı, sömürü ve pislik üreten bu düzen, emperyalizmin uşağı AKP’nin kıçında demokrasi sondajı yaparak değil, kitle hareketinin dibe vurduğu en berbat koşullarda bile ezilen yığınlar içinde devrimi örgütlemekte ısrar ederek yıkılabilir. Gerisi laf-ı güzaftır…{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99