Röportaj: Evrim Sargın
SSGSS’nin yasalaşmasının ardından, Yıldırım Koç ile düzenlemelerin gerekçeleri ve meydana getireceği sonuçlar hakkında konuştuk.
Sosyal güvenlik sistemine hangi ihtiyaçlar doğrultusunda düzenlemeler getirilmiştir? Bu düzenlemeler neyin sonucu olarak ve ne amaçla yapılmıştır?
Sorulması gereken sorular “Genel Sağlık Sigortası ve sosyal güvenlik alanındaki yeni düzenlemeler hangi güçlerin zorlamasıyla geldi” ve “Kimler, hangi güçler bunu niçin istiyor?” İşin teknik ayrıntılarında; kaç yaşında, kaç yılında emekli olunacak, prim ödeme gün sayısı kaç olacak… Bunlar yasaya bakılarak görülebilir, aslolan genel çerçevedir. Türkiye’de sosyal güvenlik sisteminde belirli aksaklıklar vardır, bu doğru. Vurgulanması gereken nokta şu, bu aksaklıklar, yani sosyal güvenlik alanındaki sorunlar, hangi etmenlerin sonucu olarak ortaya çıktı? Bir taraftan iç sorunlarımız var, diğer yandan bu değişikliklerin kaynağı esas olarak IMF, Dünya Bankası ve onların arkasındaki güç olan ABD ve AB emperyalizminin dayatmaları. Bu dayatmalar olmasaydı da sosyal güvenlik sisteminde belirli düzeltmeler yapılması gerekecekti.
Yani hali hazırdaki sosyal güvenlik sistemi zaten sorunlu idi. Neydi bu sorunlar?
Geçmişte sosyal güvenlik sistemi, sosyal devletin yetersiz işlemesi nedeniyle istismar edildi; yani sosyal güvenlik sisteminde biriken kaynaklar hükümetler, işverenler ve bazı işçiler tarafından kullanıldı. Bu kaynaklar, uzun vadede sistemi ayakta tutacak bir biçimde değerlendirilmedi. Bugün yaşanan sorunların bir bölümü bu. İşin diğer boyutunu devletin sağlık harcamalarının tümünü hiç katkıda bulunmadığı sosyal sigorta sistemine yüklemesi oluşturuyor. Örneğin mahallede gariban bir böbrek hastası varsa, mahalleli arasında para topladı, 120 gün primini yatırdı. Bunun arkasından bu böbrek hastasının bir yaşam boyu sağlık giderleri karşılığında hiçbir ciddi prim ödenmemiş olmasına karşın, bu giderler SSK tarafından ödendi. Halbuki bunu devletin üstlenmesi gerekiyordu. Bunlar iç sorunlar ama, çözülebilecek sorunlardı.
AKP Hükümeti getirilen değişikliklerin propagandasını hep eski sistemin çökmek üzere oluşundan dem vurarak yaptı. Peki, durum bundan ibaret mi? Türkiye’de sosyal güvenlik sisteminin izlediği rotaya bakarsak, gelinen noktayı nasıl değerlendirmeliyiz?
Sistem 93’e kadar düzgün işliyordu. Bu yıla kadar sosyal güvenlik sisteminde bir tıkanıklık yok. Sistem, kendi artırılmış giderlerini bile karşılayacak şekilde çaba gösteriyor. 93’ten itibaren açıklar verilmeye başlayınca durum değişti tabii. 91-92 de zaten Türkiye ile emperyalizm arasındaki ilişkilerde bir kırılma noktasıdır. Öngörülen değişikliklerle sistemi tasfiye etme çabaları öne çıktı. Burada hemen şuna yanıt vermek gerekli: Sosyal güvenlik Türkiye’de niye önemli? Sosyal güvenlik salt işçilerin sıkıntıya düştüklerinde giderlerini karşılayacak bir yapı olduğu veya işçilerin haklarına yönelik bir neo-liberal saldırı olduğu için mi önemli; yoksa bazı başka nedenler mi var? O zaman şuna gidiyorsun, Türkiye’de sosyal güvenlik sistemi kurulurken ne amaçlandı ve Batı buna saldırırken amaçlananla bağlantılı olarak mı saldırdı? Olay şu; sosyal güvenliğin iki ayağı var; bir sağlık hizmeti ayağı, bir de aylık ayağı. Sağlık alanına bakalım. Devletin sağlık hizmetini gerek devlet hastaneleri aracılığıyla, gerek sosyal güvenlik sistemi içinde SSK hastaneleriyle vermesi, Türkiye’nin ayakta kalabilmesi için gerekliydi. Edirneli bir doktor Diyarbakır’da hizmet yapar, Muş’lu bir doktor, Muş’lu bir hasta bakıcı Samsun’da hizmet yapar. Bu devletin bilinçli bir politikası olarak Türkiye’de uygulanmıştır. Yani sağlık hizmetini merkezi devlet eliyle ve yerelleştirmeden ve özelleştirmeden yaptığında, sağlık hizmeti sağlayarak toplumu kaynaştırırsın ve farklı kökenlerden insanları iç içe geçirirsin. Diğer yandan; yaşlılık aylığı ve diğer sıkıntılı dönemlerdeki düzenlemelerle, sosyal güvenlik sistemi işçi sınıfının farklı bölgelerde ve farklı kökenlerden insanları arasında bir dayanışma sağladı. Yani kökeni Diyarbakırlı işçi de bir havuza prim yatırır, Edirneli işçi de bir havuza prim yatırır, çıkarları ortaktır. Köken farkı olmadan, inanç farkı olmadan işçi sınıfının bütünü bir havuza katkıda bulunur ve o havuzdan yararlanır. Bu, sınıfı bütünleştirici unsurlardan biridir. Yerel düzeyde ya da özel sigorta olduğunda bu olmaz. Önceki sisteme göre, herkesin işçi kimliği nedeniyle katkıda bulunduğu bir ortak havuz vardır, bu ortak havuzdan yararlanma vardır. Bu nedenle sosyal güvenlik sistemine yönelik saldırı salt bir neo-liberal saldırı değildir. Yani Şili’de salt bir neo-liberal saldırıdır, Pakistan’da salt bir neo-liberal saldırıdır; ama Türkiye’de sosyal güvenlik sisteminin sağlık ayağına ve diğer ayağına yönelik saldırı bir neo-liberal saldırı olmasının ötesinde emperyalizmin Türkiye’yi parçalama ayağının unsurlarından biridir. Böyle bakmak gerekiyor.
Yerelleştirme ve özelleştirme, somut olarak bizi ne ile karşı karşıya bırakacak?
Yerelleştirme ve özelleştirme, emperyalizmin bir başka dayatması olan merkezi idarenin tasfiyesinin unsurlarından. O nedenle, son kabul edilen yasa bu doğrultuda neler yapıyor, buna bakmak gerekiyor. Genel sağlık sigortası sistemiyle, devletin sağladığı sağlık sistemini çökertiyorlar. Birincisi, devletin sağladığı sağlık hizmetlerinde kişilerin katılım payını artırıyorlar. O kapı aralanıyor bir kere. Mesela şimdi ilaçta yüzde 20 ödersin ayakta tedavi olursan. İlacın dağıtımını özelleştirdikleri için ilaç giderleri müthiş arttı, üç katına filan çıktı. Şöyle oluyordu eskiden, Sosyal Sigortalar Kurumu, bir ilacı satın alırken, merkezi olarak pazarlığını yapıp alıyordu. Yani 33-34 milyon insanın antibiyotiği, bir fabrikadan toptan alınıyordu. O zaman ilacın üst fiyatı 100 liraysa onu 30 liraya falan alıyordu. Ayakta tedavilerde de 100 lira üst fiyatlı bir ilacın 20 lirasını sigortalar ödüyordu. O zaman o antibiyotiğin sigortaya maliyeti 10 lira oluyordu. Kurumun ilaç dağıtımını durdurdular. O zaman bir sigortalı gidip de ilacı aldığında, 20 lirasını yatırıyor, bu kez bu ilacın sigorta sistemine maliyeti 10 liradan 80 liraya çıkıyor. Çünkü sigortanın 33-34 milyon insanın ilacının alımını yaparkenki pazarlık gücü ortadan kalkıyor. Eczane o ilaca ne ödemişse sigorta da onu o eczaneye ödüyor. O zaman bir süre sonra şu olacak yeni yasayla da birlikte; Sosyal Sigortalar Kurumu diyecek ki; “İlaç giderlerimiz çok arttı, iki yol mümkündür; bir, bazı ilaçları sosyal güvenlik sisteminin dışına çıkaracağım, artık vitamin vermeyeceğim, artık şu şu ilaçları sosyal sigorta sistemi olarak ben karşılamayacağım.” Bir yol bu, peyderpey buna başladılar. İkinci yol, yüzde 20 katılım payını yüzde 30’a yüzde 40’a çıkaracak. Sigorta sisteminden ilaç aldığında 100 liralık tedavi karşılığı, ayakta tedavilerde diyelim yüzde 20 değil artık yüzde 40 ödeyeceksin. Bu durum ise, sosyal sigorta sisteminin dışına kaçışları teşvik edecek. Yani, bireysel sağlık sigortasına başvuracak insanlar ve cemaat hastaneleri, etnik kimliğe dayalı hastaneler kurulacak.
Yasa kapsamında emeklilik yaşı veya yaşlılık aylığı konusunda da çeşitli düzenlemeler getirildi? Bunların somut sonuçları neler peki?
Yeni düzenleme yaşlılık aylığına hak kazanmak için ödenmesi gereken primi artırıyor.
9000 güne kadar çıkarıyor ki, bu Türkiye koşullarında çok zor. Bunun dışında emeklilik yaşını yükseltiyor. O zaman insanlar çok doğal olarak şu yola başvuracaklar; “Benim bu sistemde emekli olmam mümkün değil, emekli olduğumda alacağım para da pek iyi olmayacak, o zaman, ben bu sisteme niye gireyim, ben doğrudan doğruya başından itibaren özel emeklilik sistemine dahil olayım.” Son 3-4 yıl içinde özel emeklilik sistemleri de teşvik ediliyor zaten. Özel emeklilik sistemine dahil olduğunda işçi kimliği darbe yiyecek, dayanışma sisteminin dışına çıkacak, bu çok açık. İşverenler üzerindeki sigorta prim yükü de ortadan kalkacak bu arada; özel emeklilik sistemlerinde sadece katılımcı prim öder, işverenler prim ödemez. Şili’de uygulanan 81 ve 82’den sonraki durum bu. İşverenler de bunu teşvik edecek, diyecekler ki “Niye oraya prim ödeyelim, emekli olamayacaksın, gel seni özel sigorta şirketine dahil edelim” İşte o zaman sosyal güvenlik sistemi çökecek. Sosyal güvenlik sisteminin çökmesi kime yarayacak? Bir, piyasadaki tekellere yarayacak. İşin iktisadi boyutu şöyle: Büyük alıcılar yerine küçük küçük alıcılar olunca, kar marjı çok yüksektir bu sektörün, gerek ilaçta, gerekse tıbbi malzemede, çünkü fiyat esnekliği sıfıra yakındır. Bir ürünün fiyatı arttı diye sen onu tüketmekten vazgeçemezsin. O nedenle çok yüksek kar marjlarıyla çalışırlar. Bir kere sağlık sektörü bu biçimde özelleştirildiğinde, ulusötesi şirketler olağanüstü karlara geçer. İkincisi, emeklilik aylığı sisteminde müthiş bir kaynak söz konusu. Devlete akacağına, sosyal güvenlik sistemine akacağına bu kaynak, doğrudan doğruya özel emeklilik şirketlerine akacak.
Cemaat hastanelerinden bahsetmiştiniz…
İşçi sınıfı kimliğinin ortaya çıkmasında ve etnik kimliğin veya cemaat kimliğinin ikinci plana itilmesinde sosyal güvenlik sisteminin son derece büyük katkısı vardır. Peki, sosyal güvenlik sisteminin çökmesiyle ne olacak; insanlar bireysel çözümleri, ya da cemaat kimliğine dayalı çözümleri arayacaklar. Sosyal güvenlik sistemi eğer çökertilirse, yardımlaşma dernekleri aracılığıyla ve alternatif sağlık sistemleri aracılığıyla şeriatçı örgütlenmeler devreye giriyor, ve alan kazanmaya çalışıyor, olayın bir boyutu da bu. Deniz Feneri diye bir yardımlaşma örgütü var, ya da Fethullahçıların belirli hastaneleri var, bu hastanelerde hizmet veriyorlar, ve sen cemaate dahil olursan büyük olasılıkla başka ayrıcalıkların da oluyor. Nasıl ki işsizlik işçi sınıfı hareketini böler ve etnik ve dini kimliği öne çıkarırsa, sosyal güvenlik sisteminin sağlık ve yaşlılık ayağının çökertilmesi ve insanların çaresizleştirilmesi de, etnik kimliğin ve cemaat kimliğinin öne çıkarıldığı yeni bir dünyaya doğru insanları yönlendiriyor.
Bir de mesela aile hekimliği uygulaması var, öve öve bitiremediler. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Evet, sağlık ocaklarını kapatıyorlar, “Kendi aile hekimini kendin seç” diyorlar. Bu ilk bakışta çok demokrat geliyor, çünkü insanlar kendi doktorlarını kendileri seçme özgürlüğüne sahip olsunlar diyorlar. Oysa bir hasta bir hekimin iyiliğine ya da kötülüğüne karar veremez. Onun hekim olarak yeteneklerini ölçecek başka kurumlar ve başka birimler vardır. O zaman sen hekimini neye göre seçersin? Bizden diye seçersin. Biz kimdir? Bize yakın, bayan hekimdir, bizim tarikattandır, bizim cemaattendir, benim kökenimdendir. Yani aile hekimi uygulamasına geçiş, işin iktisadi boyutunu bir yana bırakacak olursak, sağlık ocağına giden bir hastanın karşısına çıkan doktorun etnik kimliğini, dini inancını, siyasi görüşünü sorgulamaksızın, bu hekime muayene olması yerine sağlık hizmetinden yararlanırken bile sınıf kimliğinin ötesinde alt kimliklerin ve alt ayrımların öne çıkarıldığı bir yapının unsurudur. Bu nedenle son düzenleme son değil, genel saldırının bir parçasıdır, bundan sonra yeni düzenlemeler de gelecek. Geri adım attıkları alanlarda ya da tepkiyi hissedip baştan gündeme getirmedikleri alanlarda, yeni yeni düzenlemeler yapacaklar. Ama temel hedef iktisadi sömürüyü artırmak olacak, emperyalizmin Türkiye’deki işçi sınıfını parçalama çabaları olacak ve şeriatçı örgütlenmelere kitle tabanı yaratma çabası olacak, etnik bölücülüğü ön plana çıkaran girişimlerin güçlendirilmesi olacak.
Hocam, bir de ben öğrencilerle ilgili bir şeyle soracaktım. Medikoları kaldıracaklar, böyle bir yasa çıkardılar, üniversiteler artık yeni gelen öğrencilere sağlık karnesi veremiyor. Kendi ailelerinin sosyal güvencesi neyse o karneler kullanılıyor. Hatta elimizde bulunan öğrenci sağlık karneleri de bizden alınıyor. Bu yasa dahilinde mi, bu mesele de?
Tabii bu çerçevede, yani kamu sağlık hizmetini ortadan kaldırmak, tasfiye etmek çerçevesinde. Kamu derken kamunun da yerel yönetimler ayağı değil, merkezi idare ve merkezi idarenin bir parçası olan üniversitelerdeki kamu sağlık hizmetini ortadan kaldırmak. Bunun da iktisadi boyutu var, siyasi boyutu var, etnik ve cemaatsel boyutu var. Burada medikoda muayene olamazsan ne yapacaksın, dışarıda çözüm arayacaksın, dışarıda çözüm arayınca ne olacak, “bizden biri” olman gerekecek. Eğer sınıf kimliğin gelişmemişse etnik kimliğin cemaat kimliğin ve siyasal kimliğin önde olacak. Toplumu bütünleştirici değil ayrıştırıcı biçimde çözümler arattıracak insanlara bu uygulama da. Bu da genel saldırının parçalarından biri.
Peki sendikaların tepkileri nasıl oldu. Çok fazla sendikal örgütlenme var, bunların siyasi duruşları da birbirlerinden farklı. Sendikaların bu konudaki tutumları nasıldı?
Şimdi 14 Mart’ta ortak eylem kondu. 14 Mart’ta çalışmama hakkını kullanıyoruz denerek bir genel grev yapıldı. Çok etkili oldu mu? Olmadı. Çünkü genel grevlerde enerji işkolunu durduramazsan, telekomünikasyonu durduramazsan ve bankacılık sektörünü durduramazsan hayatı durduramazsın ondan ötesi biraz hikayedir. 14 Mart ona rağmen iyiydi, bu üç sektörde bir şey olmamasına karşın. Çünkü emek platformu içinde farklı sendikalar bir araya geldi, ama burada birkaç hata var. Biri, olay sadece bir neo-liberal saldırı olarak algılanıyor, emperyalizmin kar amacının ötesindeki hedefleri gözden kaçırılıyor sosyal güvenlik sistemine olan saldırıda. İkincisi, bölen o kadar çok unsur var ki, birlikte hareket etme kararı olmasına karşın birlikte etkili biçimde hareket edemiyorlar. 14 Mart’ın gösterdiği de bu oldu. Bu nedenle eksiklikler söz konusu. Ama yine de 14 Mart önemli bir eylemdi ve ana vurgusu da bu sosyal güvenlik alanındaki yeni düzenlemelerdi.
14 Mart ve 1 Nisan eylemlerine karşı hükümetin propaganda ettiği bir şey var. İşte, “Halkı mağdur ediyorlar, bu yasal değildir” şeklinde. Bunun için ne söyleyeceksiniz?
Şimdi, çalışma mevzuatımızda 14 Mart gibi eylemler yasak. Anayasanın 54. maddesi, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ve 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu bunları yasaklıyor. Ancak, bu yasaklar geçersiz. Şöyle geçersiz; anayasanın 90. maddesinde 2004 yılı Mayıs ayında bir değişiklik yapıldı ve Türkiye’nin onayladığı uluslararası sözleşmeler doğrudan uygulanırlık kazandı. Doğrudan uygulanırlık demek şu; Türkiye’nin onayladığı bir sözleşme ile iç mevzuatımız çelişirse, bu uyuşmazlık yargıya giderse, yargıç iç mevzuatı yok sayıp, zımnen ilga sayıp uluslararası sözleşmeyi doğrudan uygulamak zorunda. Türkiye’nin onayladığı 83 sayılı İLO sözleşmesi de genel grev dahil bu tür eylemlerin yasal olması gerektiğini söylüyor. Anayasanın 54. maddesindeki yasak, Devlet Memurluğu Kanunu’ndaki ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’ndaki yasaklar da bu nedenle zımnen ilgadır. Bu nedenle, 14 Mart olurken bazı bakanlar “Bunun hesabını soracağız” şeklinde açıklamalar yaptılar, ama daha sonra bu konuda yargı yoluna başvuramadılar. Çünkü onlar da çok iyi farkındalar ki, konu yargıcın önüne gittiğinde yargıç, anayasanın 54. maddesine ya da 657 ve 2822’nin yasak maddelerine göre değil Anayasanın 90. maddesi uyarınca uluslararası sözleşmeyi temel almak ve bu nedenle beraat vermek zorunda. Bu nedenle genel grev dahil, barışçıl olmak koşuluyla ve temel hizmetler dediğimiz alan dışında olmak koşuluyla bu tür eylemler meşru olmanın ötesinde yasaldır.
Peki temel hizmetlerle ne kastediliyor?
Temel hizmetlerin tam tanımı şu: Aksaması halinde nüfusun bir bölümünün ya da tamamının güvenliğini veya sağlığını olumsuz etkileyecek hizmetler. Acil servisler, itfaiye hizmetleri, cenaze hizmetleri gibi. Mesela Türkiye’de bankacılık sektöründe grev yasak, oysa İLO sözleşmesi kararlarında bankacılık temel hizmet sayılmıyor. Ya da örneğin eğitim hizmetlerinde grev yasak, oysa İLO sözleşmelerinde eğitim temel hizmet kabul edilmiyor. Sağlığın bütünü temel hizmet kabul edilmiyor. O tanım çerçevesinde belirlenmiş işkolları var, ama çok dar o grup. Temel hizmetler dışında ve barışçıl olması koşuluyla bütün eylemlerin serbest olması gerekiyor.
Teşekkür ederiz.{jcomments on}