Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

32. CHP Kurultayı ve sosyal demokrat hüzünler

 

Deniz Çerşil

CHP’nin solcu olduğunu sanmak, düşünme yetisiyle alakalı bir durum değil; vicdani bir istek, bir temennidir. Birbirinin tabanından sürekli seçmen çalabilmek için AKP’nin zaman zaman sola, CHP’nin zaman zaman sağa oynaması, Hint filmlerindeki esas oğlanla kızın ortalarına ağacı alıp ce-ee yapmaları gibi simetrik salınımlıdır.

pics5CTFCrkiye5C12695C15365CHP 32. Olağan Kurultayını 26-27 Nisan tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirdi. Deniz Baykal 10. kez değişmez ve değişmesi teklif dahi edilemez genel başkan olarak tekrar seçildi. Kurultayın tek genel başkan adayı da kendisiydi zaten; çünkü aday adayları Haluk Koç, Umut Oran ve Ayhan Yalçınkaya aday olabilmek için yeterli sayıda (253) imzayı bulamamışlardı. Samsun Milletvekili Haluk Koç’a 168, Parti Meclisi Üyesi Ayhan Yalçınkaya’ya 1 ve Umut Oran’a ise 15 delege imza verdi. E ne olmuş? Aslında CHP’ye hala umut besleyen küçük bir anti-Baykalcı kesim dışında duruma pek şaşıran olmadı. Şans oyunu İddaa 1,05 oran bile vermedi Baykal’ın galibiyetine. Biz de bu komedinin son perdesini “CHP’ye inanmıyorum ama bir parti var/solda oylar bölünüyor/CHP’ye vermeyelim de AKP mi gelsin” fikriyle yeniden bir tartışma olanağı yarattığı için yazı konusu yaptık. Hâşâ, başka bir niyetimiz yoktur.

CHP’nin parti içi demokrasi yoksunu ve eşit derecede seçilebilme potansiyelini dışlayan seçim mekanizmaları zaten herkesin malumu. Baykal’ın 12. maddesi vs… O yüzden bu konuya değinmeye hiç gerek yok. Zaten bu durum bir sonuç sadece. Daha büyük sorunsa CHP içerisinden bir tane bile doğru düzgün başkan aday adayının çıkamaması ve bunun altında yatan dinamikler… CHP’nin tek ya da ana sorunu olarak Baykal’ı gören romantik sosyal demokratlar tarihsel bir yanılgı içerisindeler.

Liberal “halkçı” parti
CHP’nin parti programına bakalım mesela… Çok temel bir mesele, özelleştirmeler, CHP’nin liberalliğinin apaçık göstergesi. Deniliyor ki “Özelleştirme uygulamalarına geçmeden önce TBMM kararını temel alacak; karar sürecinin tüm aşamalarında kamu yararına ve şeffaflığı yaşama geçirecek hukuk zemini oluşturulacaktır.” Meali “Biz özelleştirmeye karşı değiliz, yapacağız ama meclis kararı olacak yani nane hep beraber yenecek.”

Dinamik, etkin açık ekonomi, örgütlü pazar ekonomisi, KİT’lerin özelleştirilmesi, rekabet içinde dışa açılan ekonomi vb kelimeleri -nevrotik birey sayıklamaları gibi- ardı ardına geçiyor, yer yer cümle içinde yer yer başlıklarda… Pazar ekonomisinin bir ‘gerçek’i bir de ‘çakma’sı varmış gibi “Gerçek pazar ekonomisi, karşılıklı dengelerin korunabildiği, hak ve çıkarların demokratik bir süreçte savunabildiği bir düzendir.” deniliyor. Sanki onların istediği pazar ekonomisi başka bir şeymiş gibi sunuluyor. Baklava malzemesinden börek yapabilen orta sınıf ev hanımı maharetinde CHP kurmayları… “Ülkemizde pazar düzeni henüz yeterli olgunluğa ve dinamizme ulaşamamış, rekabet koşulları yeterince sağlanamamış; sermaye piyasası gelişememiş; sermaye tabanda yeterince yaygınlık kazanamamış”… Yetmiyor, CHP liberal iktisat politikasını baştan yazıyor: “Tüm kesimlerin özgürce örgütlendiği, sosyal duyarlılığı olan örgütlü pazardan yanayız.” Biz iktisat derslerinden pazara müdahale eden bütün kurumların pazarın dengesini bozduğunu öğrenmiştik, başta sendikalar ve devlet müdahaleleri olmak üzere… Neyse… Laf attık da kolumuz mu yoruldu? Devam… “Eşitlikçi pazar” falan diyor, ateşler içinde yanıyor CHP’m, doktor ilaaaaç!

“Korumacılık, sanayileşme ve sosyal gelişme açısından stratejik önemdeki alt sektörlerle sınırlı tutulacak, hiçbir mal ve sektör için süresiz uygulama yapılmayacak; korumacılık dış pazarlarla entegrasyonumuzun engeli olmayacaktır.” Yani korumacılık olmayacaktır.
Sanrılar devam ediyor: Pazar sistemine müdahaleci değil, ancak pazar mekanizmalarının yetersizliklerini gidermeye yönelik… Globalleşme ve esnek üretim sistemlerinin yaygınlaşması… Hantal, verimsiz, pahalı devlet modeli… Yeniden yapılandırma… Rekabet içinde dışa açılan ekonomi… Çağımızın küreselleşme olgusu… Ben yapmadım Mickey yaptı… Dünyanın sürekli değişen koşulları… Hızla uyum… Koş kaçıyor… Tren… AB…

Geliyoruz sanayileşme bölümüne: “Sıfır işletme stoku uygulaması ile verimliliği, sistemsel yaklaşım ile üretkenliği, kalite çemberleri ile hatasız üretimi hedef alan, insan gücü kaynağını değerlendiren sanayi işletmeleri düzenine hızla geçilmelidir.” Mümkünse işçiye haplar verilmeli 24 saat çalışması sağlanmalıdır… Yok yok, bu sonuncusu tiyatro oyunuydu, Japon Kuklası. Ama fena fikir de değil hani…
“CHP, KİT’lerin özelleştirilmesine, ekonomide ve sanayide yeniden yapılanma, rekabeti ve verimliliği artırma, sınai mülkiyeti tabana yayma veya teknolojiyi iyileştirme amaçları ile yaklaşacaktır. CHP, sınırlanan görev alanı dışında kalan tüm KİT ve iştiraklerini hızla özelleştirecektir.” Her şey tamam da, tabana yayma demeyin ne olur! Sıçtınız, sıvamayınız.

CHP’nin 2002 Seçim Bildirgesine bakalım bir de… Dünya Bankasının öz evladı Kemal Derviş’i davul zurnayla partiye getiren CHP’nin seçim bildirisinin 3. maddesinde kör gözüm parmağına misali şöyle deniliyor: “Örgütlü, üretken ve yarışmacı, çağdaş bir piyasa ekonomisi kuracağız.” Denklemi de çok şık: “Ekonomik istikrar+Hızlı büyüme+AB içinde yerini alan Türkiye=Her yıl bir milyon insana iş...” 2007 seçim bildirgesi de bu anlayıştan farklı bir anlayışta yazılmış değil.

Farklı hükümetler, tek siyaset
AKP’nin liberalliğini, su katılmamış emek düşmanlığını, sermayeci anlayışını, ideolojisini, sınıfsal yapısını tartışmaya gerek yok. Herkesin malumu. Ancak hem parti programlarından hem seçim bildirgelerinden hem de toplumsal belleğimizden çıkardığımız sonuçlarla CHP’nin de bu konuda AKP’den eksik kalan yanının olmadığını görüyoruz. Sonuç itibariyle gerek AKP, gerekse CHP’nin ikisi de IMF’cidir, ikisinin de ekonomik programları üç aşağı beş yukarı aynıdır, her ikisi de AB’ye girmek için can atmaktadır.

Bağımsız Sosyal Bilimciler’in 2006 yılında hazırladığı çok önemli bir rapor var: “IMF Gözetiminde On Uzun Yıl, 1998-2008: Farklı Hükümetler, Tek Siyaset”. Rapor, 1997 Kasım’ında, Mesut Yılmaz’ın Başbakanlığındaki ANAP-DSP Koalisyon Hükümetinin 1998’de IMF ile imzalanan Yakın İzleme Anlaşması sonucunda, son on yıllık dönemi kapsayan en uzun dönemli (1998-2006/2008) Türkiye-IMF ilişkilerini inceliyor. Özetle şu söyleniyor; gerek ANAP-DSP gerekse 1999-2002’deki DSP, MHP, ANAP Koalisyonu gerekse de 2002’den bu yana tek başına iktidar olan AKP Hükümeti farklı ekonomi politikaları izlemiyor, IMF ne diyorsa o yapılıyor ve Türkiye ekonomisinin geleceği uluslararası finans kapitale teslim ediliyor.

Hükümetlerin ve mevcut burjuva partilerin bağımlı ekonomi politikaları olduğu açık gerçeğini Deniz Baykal, bir demecinde belirtmişti. Artık siyasi partilerin uygulayacakları ekonomi politikalarının belirli bir çerçevesi olduğunu, herkesin bu çerçeve içinde kalacağını, CHP’nin uygulayacağı politikaların da bu doğrultuda olacağını vurgulamıştı. “Kurallar belli. Piyasa ekonomisi gerçeğini değiştirmeye gerek yok.” diye konuşan Baykal, bu noktada Türkiye’de siyasetin piyasa ekonomisi kurallarını işletmesinin ötesinde, yeni bir rol üstlenmeye yönelmesini de engellemek gerektiğini ifade etmişti. (10 Mayıs 2007 tarihli Referans Gazetesi)

CHP’nin solcu olması
CHP’nin tüm bu veriler ışığında solcu olduğunu sanmak, düşünme yetisiyle alakalı bir durum değil; vicdani bir istek, bir temennidir. Birbirinin tabanından sürekli seçmen çalabilmek için AKP’nin zaman zaman sola, CHP’nin zaman zaman sağa oynaması, Hint filmlerindeki esas oğlanla kızın ortalarına ağacı alıp ce-ee yapmaları gibi simetrik salınımlıdır. Aslında herkes durduğu yerde durmaktadır ve bu yerler de öyle birbirinden çok uzak değildir; söylemde farklılaşan aynılıklardır söz konusu olan. Biri Atatürk’ün mirasını diğeri coğrafyanın inanç mirasını yemektedir; jargon da burada farklılaşmaktadır. Kaldı ki CHP’nin sol olduğunu düşünmek, tarihsel belli bir sürecin bir anının –ki onu da eksiklerini görmezden gelerek- fotoğrafını çekip bunun üzerinden düşünmektir. Çünkü CHP’nin sol olduğu bir dönem illa ki sayılacaksa, o da Ecevit’in Karaoğlan olduğu zamanlarda dirseğiyle de olsa sola değdiği dönemdir. Ama kimilerinin aklı orada kalmıştır ne yazık ki…

Belki şehre bir film gelir bir güzel orman olur
Sözleri Kemal Burkay’a ait muhteşem bir şarkıdır “Gülümse”. Küçük kasabalarda sıkışmış, pek az şeyi olan ve var olanları da yitiren ama umut eden insanların şarkısıdır. Muhtemelen de, neredeyse 20 yıldır ne yardan ne serden vazgeçebilen, iyi niyetli CHP’lilerin en sevdiği şarkılardan da biridir.

Burjuva partilerinde hep başkanlar ön plandadır. Parti; programı, tüzüğü, uygulamaları vs ile değil, başkanının karizmasıyla, ismiyle anılır. Oylar ANAP’a değil Özal’a, AKP’ye değil Erdoğan’a verilir… Yakışıklı diye oy veririz, genç diye oy veririz, babacan diye oy veririz, Müslüman diye oy veririz, karizmatik diye oy veririz… Bu partilerin başarıları da başarısızlıkları da başkanların üzerine kalır; tabii onlar bunu muhalefetin ya da parti içerisinden bir şamar oğlanının üzerine atamamışlarsa… Böylesine önemli bir şeydir işte burjuva partilerinde başkan olmak. Demokratik merkeziyetçiliğin, parti tabanının, halkın ve halktan öğrenmenin zerre kıymeti olmadığı gibi pek de tatlıdır başkan olmak. İşler böyle olunca, parti tabanının da beyin hücreleri zarar görür. Örneğin Baykal gidince sorunlar düzelecek sanılır. Oysa kendisi de ifade etmiştir; oyunun kuralları bellidir. Bugün AKP yerine CHP iktidar olsaydı, ya da CHP genel başkanlığına Baykal’dan başka biri seçilebilseydi… O biraz zor da; mesela Baykal ömrü vefa etmeyip, Allah gecinden versin, tık diye ölseydi de illa ki biri başkan olmak zorunda kalsaydı onun yerine… Küçükken tekrarladığımız bir tekerleme vardı: “Atatürk yoktu düşman çoktu, Atatürk geldi düşmanı yendi.” İşte onun gibi bir şey CHP muhaliflerinin umduğu… Bu saf tahlilin arkasında kocaman bir eksik var; o da Kurtuluş Savaşını veren, sayısı milyonları bulan Anadolu halkı… Kuruluşundan başlayarak ve 1930’larla birlikte tartışma götürmeyecek bir şekilde işçi ve emekçi sınıflara sırtını dönen CHP’den de yeni bir Atatürk çıkmasını ve düşmanı yenmesini beklemek, bir tekerlemeyle siyasi tahlil yapmak kadar saçma.

CHP’nin yüzünü halka dönmesini beklemektense, halkın CHP’ye ve ‘sağ’ olsun ‘sol’ olsun tüm burjuva partilerine sırtını dönmesi için uğraşmak, önümüzdeki dönem için çok daha kıymetli bir adım olacaktır. Başkalarının olan kirli bir şeyi temizlemeye çalışmaktansa, kendimizin olan yeni bir şey inşa etmek inanın daha kolaydır.{jcomments on}