Yarınlar
Emekçilerin 1 Mayıs’ı başka herhangi bir yerde değil de Taksim’de kutlamak inadı, hiçbir ekonomik talep ya da sınırlı hak arama mücadelesi ile açıklanamaz. Taksim talebinin hedefinde siyasal iktidarın uygulamalarından herhangi biri değil dosdoğru kendisi bulunmaktadır.
Daha çok İstanbul sokaklarında yaşanan devlet terörü nedeniyle konuşulan 1 Mayıs 2008, bu yönünün ötesinde bir ilgiyle incelenmeyi hak ediyor.
Aylar öncesinden başlayan Taksim tartışmaları ve halihazırda sürmekte olan SSGSS karşıtı hareketlilik, Başbakan’ın samimi açıklamalarıyla da birleşince, ülke çapında son yılların en kitlesel 1 Mayıs’ı yaşandı. Gündeme gelen SSGSS yasası karşısında Mart ayı itibariyle yükselen itirazlar, iş bırakmayı da içeren son derece kitlesel bir eylemlilik halini aldı. Yasa meclisten geçse de ülkenin dört bir yanında yaşanan eylemlerdeki kararlılık, 1 Mayıs 2008’in daha kitlesel geçeceğinin önemli bir göstergesiydi. Devletin geçen yıl İstanbul’da takındığı tutumdan sonra bu yıl üç büyük konfederasyonun son güne kadar Taksim’i talep etmeleri, polisin saldırı olasılığına karşın Taksim talebinin meşru bir zeminde savunulması İstanbul’da 1 Mayıs’ı güçlendirecek önemli etkenlerdendi.
Polis’in sabahın erken saatlerinden itibaren emekçilerin toplandığı her noktaya saldırması nedeniyle 1 Mayıs’ın İstanbul kitlesi gün boyu yan yana gelemedi. Ancak İstanbul sokaklarında binlerce emekçi polisin saldırısına gün boyu direndi. Geçtiğimiz yıla benzer bir şekilde 2008 1 Mayıs’ının yankıları da polis saldırısı ve orantısız güç tartışmaları üzerinden devam ediyor. İstanbul sokaklarında gün boyu yaşananların teşhiri önemsiz bir ayrıntı olarak görülemeyeceği gibi Taksim gündeminde yaşananlar bir tür “demokrasi yetmezliği” ile de açıklanamaz.
Taksim siyasal bir taleptir
Doğrudur, 1 Mayıs 2008’de Taksim civarında yaşananlar, AKP’nin elinden düşürmediği demokrasi değneğinin gerektiğinde nasıl ve ne için kullanıldığının sayısız örneklerinden biri olmuştur. Ancak o sokaklar aynı zamanda egemenler ile emekçiler arasında süregelen sınıf mücadelesinin çıplak bir ifadesidir. Emekçilerin 1 Mayıs’ı başka herhangi bir yerde değil de Taksim’de kutlamak inadı, hiçbir ekonomik talep ya da sınırlı hak arama mücadelesi ile açıklanamaz. Taksim talebinin hedefinde siyasal iktidarın uygulamalarından herhangi biri değil dosdoğru kendisi bulunmaktadır. Bu anlamıyla sendikal sınırların ötesi hedeflenmiş; söz konusu hedef, SSGSS ve benzeri ekonomik taleplerle desteklenmiştir. Emekçilerin tamamı olmasa da önemli bir bölümünün doğrudan siyasal iktidarı hedef alır hale gelmesi, üzerinde durulması gereken önemli bir olgudur.
AKP’nin kıyameti
Emekçilere uygulanan şiddet, AKP’nin bu olgunun farkında olduğunun, kabusuyla göz göze geldiğinin en önemli göstergesidir. “Ayakların baş olduğu yerde kıyamet kopar” açıklaması bu farkındalığın tedirginlik ve öfke ile yeniden ifade edilmesidir. SSGSS sürecinde asıl olarak bir saldırıyı göğüsleme göreviyle yüklenmiş emekçi kitlelerin, Taksim’de geçeceği bir taarruz AKP’nin kendi kıyametini bulmasından başka bir şey olmayacaktı. Mesele Vali’nin zorbalığı ya da Emniyet Müdürü’nün zulmü değil, zaten sallanmakta olan siyasal iktidarın kapatma davasından çok daha sert bir darbe alması tehlikesidir. Hrant Dink’in öldürülmesini bile Türkiye’nin yurtdışındaki itibarı üzerinden eleştirecek kadar hassas düşünen Hükümet’in bu hassasiyetinden 1 Mayıs için vazgeçmesinin ardında yatan, can derdidir.
AKP’nin kıyameti, işçi sınıfının muhalefetin önderliğini ele alması, hatta bunu zorlamasıdır. Emekçilerin sahneye çıkışı, Türkiye’de siyasetin liberalizm ile ulusalcılık arasında sıkıştığı bu dönemde bir kat daha önem kazanıyor. Neo-liberal yıkım politikalarından yaka silken halka bir lokmada yutturulmaya çalışılan ulusalcılık, sistemin hakim tarzını değiştirmeksizin, küçük bir kılık değiştirmeyle yoluna devamından başka bir şey olmayacakken, yani sistem içi bir havuzlamadan ileri gidemeyecekken, sahneye işçi sınıfının çıkıyor olması… Başbakan’ın kıyamet dediği olasılık budur.
Türkiye’de sendikalar ve sendikal hareket, emekçilerin talepleri açısından doğal sınırlarına ulaşmıştır. Emekçilerin hükümetin kabusu haline gelmesine giden yol, sendikal taleplerin aşılması ve siyasal bir bütünlüğün nüvelerinin ortaya çıkmasıyla açılabildi. İşletmeler ve iş kolu düzeyinde yürütülecek mücadeleler elbette önemlidir ve bütünlüklü çizgiyi besler. Ancak gerçek bir başarı için bir tür sendikacılar hareketine değil gerçek bir emekçi hareketine olan ihtiyaç varlığını sürdürmektedir.
İşçiler yokmuş
Hükümet saflarından Taksim’de uygulanan teröre yönelik savunmanın özeti “orada işçiler yoktu” şeklinde oldu. İşçiler gelmediyse orada bulunan bir grup marjinal unsurdan başkası değildir ve onlar da her türlü şiddeti baştan hak etmişlerdir öyle mi? O halde İstanbul’da binlercesi varken çevre illerden polis taşımak neyin nesidir? ‘Bir grup marjinal’ unsur için midir bu telaş? Zaten işçiler itibar etmeyecekse DİSK Genel Merkezi’ne günün ilk ışıklarıyla saldırmayı nasıl açıklayacaksınız? Hükümet adı gibi biliyordu binlerce insanın Taksim’de olacağını. Bilmezler mi? İşçiler yokmuş! Attığınız gaz bombalarını üzerinize geri atanların ne iş yaptıklarını sanıyorsunuz? Geçelim bunları, yasanızı, SSGSS’yi protesto etmek için Nisan ayı boyunca alanları dolduranlar kimlerdi? “Yasaktır, hakkında işlem yapacağız” demenize inat iş bırakanlar, tulumlarıyla fabrikasından çıkanlar kimlerdi? 2008 1 Mayıs’ına katılım Türkiye’nin her tarafında birkaç misli artmışken, İstanbul’da işçiler Başbakan’ın sözünü dinledikleri için evlerinde oturacaktı öyle mi?
1 Mayıs 2008, geçen yıla oranla 2-3 kat daha büyük kitlelerde Türkiye’nin dört bir yanında eyleme dönüştü. Bu eylemlerin en açık siyasal ifadesini bulduğu Taksim’de ise devlet gerçekten “gereğini” yaptı. Yaşananlar üzerine burjuva liberal çevreler gibi dehşete kapılacak değiliz. Sınıf mücadelesi güç ile ilerliyor ve bu yıl da öyle oldu. Mesele emekçilerin mücadelesinin nicel ve nitel olarak güçlenmesi sorunudur. Biz, gelecek yıl yine geleceğiz.{jcomments on}