‘Yeni Hakiki Sosyalizm’in başka bir özne arayışı: Sınıftan kaçış


Orhun Demir

snftan_ka1970’lerden itibaren toplumsal sınıflar arasındaki ilişkiler sermaye lehine nasıl değiştiyse, entelektüel-akademik dünyada da sınıf merkezli yaklaşımlar değerini öyle kaybetmeye başladı. Başka bir deyişle, sınıflar mücadelesinin sonuçları her yerde olduğu gibi entelektüel dünyada da kendini gösterdi. 1980’lerde ve nihayet 1990’larda burjuva ideologları sınıfın toplumsal ilişkileri açıklamaktaki yetersizliğini yeniden keşfettiler. Kimisi tarihin sonu dedi bu yeni keşfe, kimisi de ideolojinin sonu.  Yenilmekten dumura uğramış birçok eski Marksist de katıldı bu kervana, bunlar da Marksizmin ne özcülüğünü bıraktılar, ne erekselciliğini ne de indirgemeciliğini. Kendilerini tanımlayacak bir sıfat bile bulamayıp post-Marksist dediler kendilerine. Bu kimlik meraklıları kendilerini tanımlayacak bir kimlik bile bulamadılar ‘Marksizm’ demeden... Yetmedi! ‘sosyalizm’i de beğenmediler ve ‘demokrasi’yi nihai hedef olarak koydular kendilerine. Yani, yeni yepyeni birşey keşfedermişçesine onlar da yeniden keşfettiler demokrasiyi başına radikal sıfatını ekleyerek. Ellen Meiksins Wood’un “Sınıftan Kaçış: Yeni Hakiki Sosyalizm” adlı eseri tam da bu ruh halinin ve onun Marksist öncüllerinin bilimsel bir eleştirisini sunuyor bizlere. Sosyalizme burun kıvırıp, hakiki ve radikaldir deyip büyülü bir demokrasinin peşine düşenlere, geveze sosyologlara, sesi ‘baskın’ çıksın diye yırtınanlara ve sınıfın evrenselliğini unutup kimliğin yerelliğini merkeze alanlara karşı Marksizmi -Marksizmin bazı kuramcılarını da eleştiri süzgecinden geçirerek- savunuyor Wood.

Wood’un eserinde üç noktaya yoğunlaştığı söylenebilir: Bunlardan birincisi, Post-Marksizm’in Marksist öncülleri ki, bu mesele diğer Marksistlerin post-Marksizm ya da radikal demokrasi eleştirilerinde yeterince yer almamıştır. İkinci nokta ise post-Marksizmin kendisidir. Bu bağlamda Mouffe ve Laclau’nun radikal demokrasi kuramı ve Gorz’un “Elveda Proletarya”sının dayanakları çürütülür. Wood’un eğildiği üçüncü nokta ise Marksizmin kendisinin savunulmasıdır. Dünyanın bugünün gerçeklerinin anlaşılmasında, açıklanmasında ve tabii ki o gerçeklere karşı mücadele süreçlerinde Marksizmin hala en doğru rehber olduğunun altını çizer Wood.

Sınıfsız Marksizm arayışları
Post-Marksist tezlerin sahiplerinin ezici bir çoğunluğu eski Marksistlerdir. Ömrü post-Marksist olmaya yetmemiş birçok Marksist’in bu post-Marksist ardıllarını etkilememiş oldukları düşünülemez. Wood’a göre, bu sürecin başlangıcı bazı Marksistlerin sınıfsız bir Marksizm arayışlarına kadar uzanır. Wood’un eleştirileri yapısalcı Marksizmin kurucusu olarak bilinen Althusser ve -daha sonra Marksizm ile post-Marksizm arasında köprü işlevi gören- Poulantzas üzerine odaklanır. Wood’a göre; Marksizmin bu okulu, tarihi ve toplumsal ilişkileri ekonomik, siyasi ve ideolojik yapılar arasındaki ilişkilerden ibaret gören ve insanı ya da insanın kapitalist toplumdaki en belirleyeci kollektif bütünlüğü olan toplumsal sınıflar arası ilişkileri devre dışı bırakan ya da en azından yapılar arasındaki ilişkilerin bir türevi olarak gören bir yaklaşıma sahiptir. Bu nedenle de yapısalcı Marksizm, ‘cansız’, ‘öznesiz’ yani sınıfsız bir Marksizm arayışına giriş niteliği taşır. Oysaki kapitalizm asla sermayeden ibaret bir yapı ya da sistem değil, emek-sermaye çelişkilerine dayanan dinamik bir ilişkidir. Poulantzas’ın Marksizm içinde sonradan aldığı konum ise Wood’un diğer bir eleştiri noktasıdır. Poulantzas ekonomik determinizmden kaçınmak adına çubuğu diğer tarafa öyle bir bükmüştür ki, sınıflar mücadelesini ekonomik sınıf mücadelesi ve siyasal sınıf mücadelesi olarak iki ayrı süreç olarak ele almıştır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Poulantzas’ın; Lenin, Luxemburg ve Gramsci’nin aksine ekonomik ve siyasi mücadeleyi sınıf mücadelesinin iki ayrı yönü olarak değil, iki ayrı sınıf mücadelesi olarak kavramsallaştırmasıdır. Böyle olduğu için de sınıf, ekonomik ilişkiler alanında kalmış; siyasi alan ise işçi sınıfının merkezi bir rol oynamadığı sınıf-dışı hareketlere bırakılmıştır: Öğrenci ve diğer gençlik hareketleri gibi... Görüldüğü üzere Marksizmin devrimci özne olarak belirlediği işçi sınıfı ve onun merkezi rolü Poulantzas’ta yavaş yavaş bulanıklaşmaya başlamıştır. Yapısalcı Marksizme ilişkin ve sınıfın rolünü, nesnel konumunu geri plana iten bir diğer eğilim ise Althusser’in ideoloji üzerine söyledikleridir. “İdeoloji, der Althusser, bireylere özne diye seslenir”. Bu bakış açısının siyasi yansıması bir tür sol sapma ya da aşırı iradeciliktir; zira bunu söylemek öznenin kuruluşundaki nesnel süreçleri bir kenara bırakıp salt siyasi ve ideolojik propaganda ile bir öznenin yaratılabileceğini söylemektir. Wood’a göre, Althusser’in bu yaklaşımı bambaşka bir coğrafyada bambaşka tarihsel koşullarda devrimci bir teori kurmaya çalışan Mao’nun, işçilerin uyuşukluğundan bıkmış bazı Avrupa komünistlerine ve radikal küçük burjuvaziye hediyesidir.

Yapısalcı Marksistlerden post-Marksistlere geçildiğinde ise sınıfın tarih sahnesinden tamamen çıkarıldığı görülür. Yapısalcı Marksistlerde tali bir rol biçilen sınıflar mücadelesine post-Marksistlerde ise kimlikler arasındaki herhangi bir kimlik mücadelesi olarak bakılır. Tarihsel süreçlerdeki belirlenim ilişkileri özcülük ve erekselcilikten kaçınmak adına terkedilir. Öyle olunca da özne kuramdan tamamen çıkarılır. Başka bir deyişle nasıl yapısalcı Marksistler sınıfsız bir Marksizm arayışına girişmişlerse, post-Marksistler de aynı şekilde Marksizmsiz bir muhalefet arayışının peşine düşmüşlerdir. Post-Marksistlere göre; küreselleşmeyle birlikte sınıf kompozisyonları iyiden iyiye değişmiş ve bu değişiklikler işçi sınıfının devrimci bir özne olmasının maddi zemini ortadan kaldırmıştır. İşçi sınıfının heterojenleşmesinin yanısıra iletişim ve bilişim teknolojisindeki gelişmeler dünyanın emek merkezli olmaktan ziyade bilgi merkezli bir toplumsal kuruluşa doğru gittiğini göstermektedir. Öte yandan küreselleşme ulus devlet ölçeğindeki siyasi kamplaşmaları da silikleştirmiş, çatışma kaynakları bir taraftan küresel diğer yandan da -ulus devletlerin zayıflamasından ötürü onun boşalttığı- yerel alanlara doğru kaymıştır. Bu durumda ulus devleti zaptetme hedefli bütün siyasi yaklaşımlar gibi Marksist-Leninist yaklaşımların da bir anlam ve önemi kalmamıştır. Dolayısıyla artık muhalefetler kimlik merkezli hareket etmek zorundaydı post-Marksistlere göre: Yani ezilenlerin kutsal ittifakı olarak işçinin, kadının, siyahın ve eşcinselin kimlik mücadelesi.... Kime karşı mı? İşverene, erkeğe, beyaza ve heteroseksüele karşı, yani başka bir kutsal ittifaka karşı... Hangi bağlamda hangi ortak çıkar etrafında birararaya gelmeliydi ezilenler, ezenlere karşı? Yanıt: Demokrasi için... Hangi demokrasi mi? Elbetteki kutsal ittifakların kutsal bir demokrasisi için... Liberallerin bir türlü radikalleştiremediği demokrasiyi, onlar bu kutsal ittifak yoluyla radikalleştireceklerdi. Oysaki, post-Marksistlerin Marksizmi feda etmek uğruna geliştirdiği bu savlar o kadar zayıftır ki varsayım olmaktan öteye gidememektedir. İşçi sınıfının yapısındaki değişiklikler ve heterojenleşme hiç de yeni bir şey değildir. Öte yandan işçi sınıfının yapısındaki bu farklılaşma toplumsal bir iş bölümünden değil, teknik işbölümünün derinleşmesinden kaynaklanmaktadır ki, üretim araçlarına sahip olanlar ile üretim araçlarını kullanmakla yetinen mülksüzler arasındaki toplumsal işbölümü kapitalizmin temel kuralı olarak yürürlüktedir. Ayrıca kapitalizmin hiçbir döneminde bugün olduğu kadar yoğun bir yoksullaşma, mülksüzleşme ve işçileşme süreci yaşanmamıştır. Orta sınıflar büyük ölçüde çözülürken, işçiler bir sonraki gün işsiz kalır mıyım diye düşünürken ve işsizlik çığ gibi büyürken, yani kesişim noktaları bu kadar belirginken, dikkatleri farklılaşmaya çekmek neden?
Wood’un en önemli katkılarından biri de sömürü ve tahakküm (baskı) ilişkileri arasında var olan ve fakat post-Marksistlerin herhangi bir ayrım gözetmediği ayrım noktasını yeniden hatırlatmasıdır. Sınıf ilişkileri herşeyden önce bir sömürü ilişkisidir ve tahakküm ilişkileri bu sömürü ilişkisinin yeniden üretimi için önemli olmakla birlikte toplumsal kuruluşu, temel çelişkileri ve o çelişkiden türeyecek çatışmaları belirlemez. Her sınıflı toplumun olduğu gibi kapitalist toplumun da temel derdi mevcut sınıf ilişkilerini koruyarak verimliliği arttırmak ve servet birikimini sürekli kılmaktır. Bunu emeğinden başka satacak birşeyi olmayan emekçiler üzerinden elde ettiği artı-değerle gerçekleştirir. Kapitalist toplum emekçiler üzerindeki baskı ve denetim mekanizmalarını da bu yüzden kurar, başka bir nedenden dolayı değil. Başka bir deyişle, tahakküm ve sömürü ilişkileri arasındaki bağıntıda tahakküm belirleyici değil belirlenen bir değişkendir; belirleyici olan ise sömürü ilişkileridir. Öte yandan sınıfsız bir kimlik olma iddiasındaki hareketlere bakıldığında, bunların potansiyel kitle tabanlarının sınıfsal süreçler tarafından belirlenen tabakalaşmalarla çoğunlukla örtüştükleri de gözlemlenebilir: Ücretsiz ev emekçisi olarak kadın, ucuz işgücü olarak güvencesiz çalışan milyonlarca azınlık (ABD’de siyah, Türkiye’de Kürt, Meksika’da yerli vb.) ve fuhuş sektöründeki eşcinsel... Post-marksistlerin kimlik merkezli muhalefet anlayışını eleştiren Wood, bütün bu uğraşın önce sınıftan sonra da bir bütün olarak Marksizmin kendisinden kaçma sürecinden başka birşey olmadığının altını çizer ve ekler: Sınıfsız Marksizm, Marksizmsiz muhalefet ve muhalefetsiz değişim olmaz. Bu gerçeğin hakkını teslim etmeyen herhangi bir toplumsal hareketin sömürü düzenini alaşağı etmesinin mümkünü yoktur, eğer gerçekten bir değişim talebi varsa tabi...{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99