Vatan elden gidiyor... Türban derilerinizi Ergenekon’a bağışlayın!

 

Haluk T. Canatay

Ama sevgili okurum bu satırlardan çıkacak gücüm yok ki benim. En nihayetinde dergi kağıdı üzerinde mürekkepten ibaretim ben, siz beni okurken varolur sonra kayboluveririm. Şanslıysam kütüphanenin bir köşesinde bir gün tekrar okunmayı bekleyerek, şanssızsam bir bakkal rafında çekirdek külahı olmayı bekleyerek geçer benim ömrüm.

alemdarolu3Kafalar karmakarışık, yukarı bakıyoruz Fener, aşağı bakıyoruz borsa, sağa bakıyoruz Ergenekon, sola bakıyoruz Newroz. Yahu hangi baskı makinesi yetişir bu hıza. Haluk T. kulunuzun bağırası geliyor sevgili okurlarım, hepsini toplayabilsem üniformalardan, kravatlardan, cüppelerden tutup dizsem karşıma: “durun yav iki dakika durduğunuz yerde,  sıraya girin kardeşim. Sen şapkalı gel bakayım; Darbe mi yapıyorsunuz, alın randevunuzu Nisan gündemi sizin. Kravatlı sen gel; ne yapacaksın, türban şeysi öyle mi? Tamam Mayıs’ın ilk haftası senin olsun. Sen evladım duramadın yerinde iki dakika, senin ne var? Ergenekon he mi? Siz ne işsiniz? Haa, anladım böyle milliyetçi gibi, solcu gibi bir şey öyle mi; Mayıs’ın ikinci haftası da sizin olsun”. Ama bu imkanımız yok canımdan çok sevdiğim okurlarım, hepsi birden geliyor. Yahu diyorum Sosyal Güvenlik Yasası çıkıyor, PETKİM’in satışı kesinleşti, aman efendim Kaz dağları elden gidiyor. Bizim millet sağolsun, “aman türban, yaman kapatma davası” almış ellerine çekirdekleri, alaska-frigoları, evin damından açık hava sineması izler gibi bu tepişmeyi izliyor. Dakika geçmiyor ki, internet sitelerine flaş, flaş, flaş bir haber düşmesin.

Denize düşen yılana sarılır misali, beyaz Türkler “aman başımı örtecekler” diye nereye sarılacağını şaşırdı. Bir bakıyorsunuz generale sarılıyor, bir bakıyorsunuz savcıya. Hadi beyaz Türklerin gerçekten beyaz olanlarının korkmasına ses etmeyelim ama bir de onlara bakıp korkan kara kuru bildiğimiz Türkler var, onlara ne diyeceğiz. Adamın yüzüne karşı “yahu senin neren beyaz Türk be adam, biraz bilinçlen, Umut Sarıkaya oku; Migros insanı olamazsın, Bim insanısın sen; kuzen değil, bildiğimiz hala oğlusun” deme imkanımız da yok. Sosyal güvenlik yasası çıktı çıkıyor, bizim kendini beyaz zanneden kara Türklerin başı örtülmek bir yana başka tarafları açılacak, bakıyorum umursuyor mu? Yok, varsa türban, yoksa kapatma davası.

Çakma beyaz Türk
Ne yapayım karşıma alıp, “Şeker kardeşim bak annelerimizin başörtüsü, düşmanlarımızın türbanları filan diye konuşuyorsun ama ülkede satılmadık kurum kalmadı, yeni kriz çıktığı zaman güneş görmemiş yerler açığa çıkıverecek, seni beyaz Türk olmaya yakın tutan yegane şey de gitti gidiyor.” deme imkanımız da yok. Bembeyaz Türk derin endişelerini ifade ediyor, “benim döviz maaşlı işim var, yabancı sermaye giderse işim de gider. İyi maaş alıyorum, her ay hisse alıp, birikim yapıyorum. Borsa batarsa param da batar. Dövizli maaşıma güvendim dövize endeksli mortgage ile ev aldım. Döviz fırlarsa, borcum da katlanır” Bakıyorum adam haklı, kaybedecek çok şeyi var. Bizim kendini beyaz zanneden kara kuru Türk de, geçmiş onun yanına bağırıyor, “yabancı sermaye gider, borsa düşer, döviz fırlar”. Keşke canım okurum, keşke imkan olsa da şu dergi sayfasından çıkıp, yanıma çeksem bildiğimiz Türk’ü sorsam “oğlum Hasan, kenarda duran dövizin var mı, borsada paran var mı? Çok afedersin seni enterese eden nedir Hasancağızım?”

Ama sevgili okurum bu satırlardan çıkacak gücüm yok ki benim. En nihayetinde dergi kağıdı üzerinde mürekkepten ibaretim ben, siz beni okurken varolur sonra kayboluveririm. Şanslıysam kütüphanenin bir köşesinde bir gün tekrar okunmayı bekleyerek, şanssızsam bir bakkal rafında çekirdek külahı olmayı bekleyerek geçer benim ömrüm. Oysa sevgili okur, sen öyle misin? Sen kanlı canlı, koşan oynayan bir insansın, benim köşemi okuduğuna göre eğitim ve kültür seviyen de ortalamanın bir hayli üzerinde. Allah biliyor, teknik üniversite okuyorsun. Sen bu işleri çözebilirsin ey okur. Arkadaşın Hasan, senin onu aydınlatmanı bekliyor ey okur! Sen kendini Bilim bilim bilinçlendirirken, Hasan televole izliyordu, sen kitapları su gibi içerken kendine edebiyat dünyasının duayenlerini, siyaset dünyasının en gözüpeklerini örnek alırken, Hasan kendisine Acun Ilıcalı’yı rol model seçiyordu, sen bilinç içinde oy verirken kılı kırk yararken, Hasan gidip, CHP’ye, AKP’ye basıveriyordu mühürü. Hasan diyerek anlattığıma bakma sevgili okurum, Hatice’ler de yapabilir bunları ve maalesef yapmışlardır.

Dört ayağın peşinde
O zaman senin omuzlarına binen yük çok fazladır ey okur. Sen ki, damarlarında dolaşan asil kana, yan gelip yatmayan şehit olan dedene, parmağındaki alyansı verip bakırını alan annene borçlusun. Sen ki, bu coğrafyayı yüzlerce yıl yönetenlerin torunu, devlet geleneğinden gelen milletin asker doğan oğlusun. (Kızım üzülme, sen de Fatihler doğuracak yaştasın) Peki ülkemizin içinden geçtiği bu zor günlerde neden, üzerine düşeni yapmıyorsun ey okur. Dağların içinden çıkmak vakti geldi çattı. Ateşi yak, demiri döv, elbet peşine düşeceğin Asena’nın görünmesi çok yakındır. Korkarım ki bir dört ayaklının peşine düşmekten başka çaren de yok aslanım okur. Artık eski asker mi olur, özel timci mi, yoksa çek senet tahsilatı yaparak vatan kurtaran bir kurt mu olur bilmem ama bir an evvel kendine peşine düşeceğin bir dört ayaklı bul, bu dağlardan çıkacağımız yolu göster, olmaz mı ey okur.

Ellerindeki kan kurumamış bakma sen ona, bak ne güzel bağırıyor adam “Türk çocuğu Türk yemeği yer” Seni yıllarca lahmacunla, kebapla zehirlediler, o yüzden bu uyuşukluğun, bu hımbıllığın. Sen 7 kıtaya hükmetmiş bir milletin evladısın. Sen bağırdığında yer gök iniler, uygun adım yürüdüğünde dağlar titrer, arkanda bekleyen deniz olsa Ordu çağırdı mı koşarak gidersin vazifeye. Vazifeye çağıranlar da çok düşüncelidir ey okur. Düşünür hazırlarlar, “vazife dediysem yanlış anlama olmasın, şuraya not edeyim de, ne yapacağımızı unuturuz alimallah” deyip çağırır emirerini, “yaz oğlum; 1-ortam gerilecek, 2-seçimlerde 150.000 civarında oy alan partiden halk desteği sağlaması istenecek, 3-basın üzerinde denetim için gerekli banka hesaplarına düzenli ödemeler gönderilmeye devam edilecek, 4-Örgütlenmemiz tükenmez kalemle teksir kağıdına yazılarak her üyenin evine bir adet bırakılacak. Herkesin adı, görevi, kamuoyunda tanındığı ismi ve örgütteki görevi mutlaka yazılacak, kart yaptırılıp göğüslere takılacak”

Önderler de önder bu arada, bir bakıyoruz Romanya’da Türk ekonomisinin aslan temsilcileri olmuşlar, kumarhanecilik yapıyorlar, bir bakıyoruz İstanbul’da işadamlarını örgütün tacizinden koruyorlar, bir bakmışız uyuşturucuya savaş açmışlar. Gülsek mi ağlasak mı diye düşünürken, yanlarına aslanım rektörüm geçiyor. Yüzlerce öğrenciyi okulun kıyma makinelerine atıp, gözünün yaşına bakmadan okuldan atması neyse de adam kendisini istihbaratın gönüllü subayı ilan etmiş, okulda teşkilat kurulsun da isterse kıyamet kopsun demişti. Aslanım rektörüm, garibanım eski rektörüm olunca, gözaltına da mahsur yok elbette. Aman hakkında yazılanları, nasıl da demokrasi kahramanı, nasıl da laik olduğunu, okulunda ne kadar da üstün başarılar elde ettiğini gazetelerden okuyunca, “oğlum Haluk T. matbuat mı daha iyi bilir, senin hafızan mı?” diyerek kaptım bayrağı fırladım balkona “yine de şahlanıyor aman Gürüz efenin talebeleri” diye bağırırken kendimden geçmişim, gözümü açtığımda beyazlar içinde bir yerdeydim, yanımda bir adam bana döndü; “sen yeni geldin, dolar kaça çıktı? Borsa çöktü mü? Issız Acun kaldu mı?”{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99