Tayyip’in mezar kazıcıları, 3’ün 5’in ince hesapları…

 

Bahar Alimoğlu

Mart 2008 verilerine göre açlık sınırı 696 YTL, yoksulluk sınırı ise 2269 YTL. Bir aylık çalışmanın karşılığı olarak elde edilen net 481,55 YTL asgari ücret ile dört kişilik bir aile mutfak harcamasını ancak 21 gün karşılayabiliyor. Kaba bir hesapla, Başbakanın emrine uyup da üçüncü çocuğu da yapan asgari ücretli, maaşıyla ancak 17 günlük mutfak masrafını karşılayabilecek. Kanlı ekmek savaşları devam ediyor.

02at9“Duyuldu uykusundan uyandığı
Zincirinden başka kaybedecek şeyi olmayan devin.”*

Hayırlı olsun; Başbakanımız mesihliğe de soyundu. Her biri zaten ‘vahiy’ kıymetinde olan vecizelerine bir yenisini daha ekledi. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününde ‘mahşer günü ümmetinin çokluğuyla övünme’ için olsa gerek “En az üç çocuk doğurun” çağırısında bulundu. Ama bilmediği bir şey vardı: Onu mahşer günü “tanrılar bile kurtaramayacak(1)”tı.

İşin hangi boyutundan başlamak lazım anlatmaya bilemiyorum. Ne kadarına değinilebilir kısa bir yazıda onu hiç bilmiyorum. İşsizlik mi, açlık mı? Kadının toplumdaki statüsü mü, sokak çocukları mı? Ortadoğu’daki cehennemde asker pazarlıkları mı, oy hesapları mı? İş kazaları, meslek hastalıkları mı, insanlık onuru mu? Kayıp nesiller mi, yok olan yaşam alanları, kıyamete giden dünya mı? Arada mutlaka unutulan boyutları olacaktır bu lafın arka planında yatan temel saiklerinin. Bu laf boş değildir, öylesine söylenmiş hiç değildir. ‘İnce’ hesapların süzülmüş ifadesidir.

Bu kesif kokuyu siz de aldınız mı?
Sanayi Devrimi denince akla gelen insan manzaraları var. Nedense Başbakanın bu lafından sonra aklıma ilk o manzaralar geldi. Çalışma yaşının üç buçuğa kadar düştüğü bir dönem yaşanmıştır Sanayi Devrimi ile birlikte açığa çıkan işgücü ihtiyacı nedeniyle… Maden ocaklarında parmaklarına ip bağlanan bu çocuklara belli aralıklarla kapakları açma kapama görevi verilmiştir. 17 saati bulan çalışma saatleri yüzünden bu çocukların çoğu güneş yüzü bile göremeden ve ergenlik dönemine ulaşamadan ölmüştür. Sonra baca temizleyicileri, İngiltere’nin meşhur çocukları… Bu çocukların bellerine ip bağlanıyordu ve bacaların içlerine sarkıtılıyorlardı, çünkü oralara yetişkin bir insanın girmesi mümkün değildi. Unutulan, kaybolan, orada zehirlenip hayatını kaybeden yüzlerce çocuk işçi geldi aklıma. Çocuk depoları vardı. Çocukların pek çoğu toplu şekilde uzaklara gönderiliyordu işçi olarak. Koşullar o kadar kötüydü ki çoğu yolda yaşamını yitiriyordu açlık ve susuzluktan. Ve bu çocukların çoğu kimsesiz çocuklardı. Çocuk emeği sömürüsü bugün de hiç az değil. Çocuk istismarı ve fuhuşa zorlanan çocukların sayısı da hiç az sayılmaz. Ve gerek genel yoksulluk düzeyinden gerekse en ucuz işgücü olmasından dolayı pek çok işkolunda çocuk emeğine rastlamak mümkün.

Nitekim o yıllarda büyüyüp de gençlik yıllarını görebilen ‘şanslı’ çocukları da pek parlak gelecekler beklemiyordu. Onlara da yük vagonlarına doldurulup kilometrelerce ötelere çalışmaya gönderilmek düşüyordu. Ve kapitalistler “vagona daha fazla işçi doldurursam mı kar ederim daha az işçi doldurursam mı kar ederim”in hesabını yapıyordu. Çünkü ortada hassas bir denge vardı; günler süren yolculuklarda mutlaka ki ölümler yaşanıyordu ve bir vagonun bir seferlik gidiş maliyeti yüzünden yaşanan ‘doğal’ ölümler işvereni zarara sokuyordu. Bu zarar da vagonlara daha fazla insan yükleyerek -kimileri oksijensizlikten ölecek de olsa- kapatılıyordu. ‘Sefalet ücreti’ kavramı da bu yıllarda ortaya çıkmıştır.

Rakamlarla sefalet:
Tarih parantezini kapatalım. Türk-İş Konfederasyonu’nun düzenli olarak açıkladığı ‘açlık ve yoksulluk sınırları’ var. Mart 2008 verilerine göre açlık sınırı 696 YTL, yoksulluk sınırı ise 2269 YTL olmuş durumda. Bir aylık çalışmanın karşılığı olarak elde edilen net 481,55 YTL asgari ücret ile dört kişilik bir aile mutfak harcamasını ancak yirmi bir gün karşılayabiliyor. Kaba bir hesapla, Başbakanın emrine uyup da üçüncü çocuğu da yapan asgari ücretli, maaşıyla ancak on yedi günlük mutfak masrafını karşılayabilecek. Irak’ta yapılan sokak röportajlarının birinde, bir adam “Bir öğün yemek yiyebiliyorsak, diğer öğün açız” diyordu geçenlerde. Türkiye’de güya sıcak savaş yok. Kanlı ekmek savaşları dünyanın her yerinde sürekli devam ediyor.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Hanehalkı İşgücü Araştırması sonuçlarına göre; 2007 yılı Aralık döneminde istihdam edilenlerin sayısı, geçen yılın aynı dönemine göre 315 bin kişi azalarak, 20.443 kişiye düştü. Bu dönemde tarım sektöründe çalışan sayısı 508 bin kişi azalırken, tarım dışı sektörlerde çalışan sayısı 193 bin kişi arttı. Yani 315 bin kişi de buhar olup uçtu işgücü piyasasından. Aralık 2007 döneminde çalışma çağındaki nüfus ise geçen yılın aynı dönemine göre 763 bin kişi arttı. Eksilmiyor artıyor maşallah. Türkiye genelinde resmi işsizlik rakamları %10’lardayken, şehirlere gelindiğinde 3 puan daha artıyor.

2008 yılı Şubat ayında Tüketici Fiyatlarında ise bir önceki yılın aynı ayına göre  %9,10 artış gerçekleşti. TÜFE’de en yüksek artış da %14,75 ile konut grubunda oldu. Açlık ve konut problemi önümüzdeki yıllarda daha da artacak gibi görülürken ‘üç çocuk’ teorisi hakikaten yaratıcıdır. Ayrıca Türkiye’de, toplam 15 bin sokak çocuğu olduğu tahmin edilmektedir. Bu ekonomik koşullarda ve kimsesiz çocuklara barınma imkanı veren tesislerin azlığı da göz önüne alındığında geleceğimiz bir kabusa dönüşüyor. Ama olsun, “Çocuk kısmetiyle gelir”…

Ülkemizdeki çocuk emeği sömürüsüne gelince… TÜİK’in yaptığı ‘Çocuk İşgücü Anketi’ne göre; 6-17 yaş grubundaki çocuklar, kurumsal olmayan sivil nüfusun (2) % 22,3’ünü oluşturuyor. Bu yaş grubunda çalışan çocuk sayısı yaklaşık 1 milyon. İstihdam edilen çocukların % 66’sını erkek, % 34’ünü kız çocukları oluşturuyor. Çalışan çocukların % 68,5’i öğrenimine devam etmiyor. Türkiye’de işsizliğin genellikle gençlerde ve eğitim düzeyi lise ve altı olanlarda görüldüğü düşünülürse bu çocukları hiç de parlak kariyerler beklemiyor. Ayrıca çalışan çocukların zihinsel ve bedensel gelişimleri yavaşladığı için sağlıksız nesiller ortaya çıkacaktır.

Milli gelirimizin arttığına dair haberleri duymayan kalmamıştır herhalde. 2006 yılında 5.480 $ olarak bilinen kişi başına milli gelirimiz yaklaşık 7.500 $ oldu. Ancak değişen milli gelirimiz değil ‘hesaplama yöntemi’mizdi. 2006 yılı ‘Yoksulluk Çalışmaları (TÜİK)’ sonuçlarına baktığımızda da zaten göremiyor değildik gerçekleri, her ne kadar ziyadesiyle güvenilir olmasa bile bu anketler… Hanehalkı büyüklüğü 3 veya 4 kişiden oluşan hanelerde bulunan fertlerin yoksulluk oranı % 8.49, 7 ve daha fazla olan hanelerde fertlerin yoksulluk oranı  % 42.98’di. Ama “En az üç çocuk şart”tı…

Yanlış hesap Bağdat’tan döner
Belli ki AKP bir hesap hatası yapmıştır. Başbakanın “Üç çocuk doğurun” çağrısı temelsiz değildir. Zira doğan her üç çocuktan biri erkek olsa Amerika Irak’tan çekilince kalan boşluğu biz dolduracağımızdan, lazımdır bu üç çocuk. ‘Ye ye bitmez’ kişi başına düşen milli gelirimizi ‘insani’ sınırlara çekmek için lazımdır. Pek yakında her erkek dört karı alacağından lazımdır. Yakında iş kazası sebebiyle ölenler ve sakat kalanlar, meslek hastalığına yakalananlar yüzünden işgücü diye bir şey kalmayacağından lazımdır. Daha düşük ücretler için daha güçlü bir ‘yedek sanayi ordusu’ gerektiği için lazımdır.  Ücretlerin baskılanması, sendikaların güçsüz kalmaya devam etmesi için lazımdır. Kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmemek, kadını yani toplumun yarısını eve hapsetmek için lazımdır. İnsanların ekmek parasından başka bir şeye kafa yormaması için, uyanmaması için lazımdır. Fazla ‘mal’ göz çıkarmayacağı için lazımdır. Her iki kişiden birinin değil, her üç kişiden ikisinin AKP’ye oy vermesi için lazımdır. Lazımdır oğlu lazımdır...

Kapitalizm kokuşmuştur. Bu çürük kokusu etimizden, tenimizden gelmektedir. Nehirlerimizde su değil, lağım akmaktadır. Canımız burnumuzdadır ve bu koku vicdanı olan herkesi rahatsız etmektedir. İşte bugün kapitalizmin daha fazla insana, daha fazla artı değere, daha ucuz işgücüne, daha fazla aç ve sefil ‘isimsiz’ insana ihtiyacı olması, kana susamışlığının göstergesidir. ‘Altın Çağ’ çoktan bitmiş, refah devleti döneminiyse sadece kitaplardan okuyan nesiller yetişmiştir. Ama bilinir ki tarihi o ‘isimsiz’ kahramanlar yazar. Kapitalizm yeni mezar kazıcılarını çağırmıştır. Hoş geldin bebek yaşama sırası sende…

* Nazım Hikmet Ran ‘Kıyamet Sureleri’nden birincisi ‘Alametler Suresi’nden alıntıdır.
(1) Cemal Süreya’nın 555k şiirinin son dizeleridir.
(2) Kurumsal olmayan sivil nüfus: Okul, yurt, otel, çocuk yuvası, huzurevi, özel nitelikteki hastane, hapishane, kışla, orduevinde ikamet edenler dışında kalan nüfustur.{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99