Sosyal güvenlikte karadelik Türkiye halkı değil, neo-liberal sistemdir

 

Uğur Yıldırım

Emekçilerin kendilerinin ürettiği her değer sermaye sahipleri tarafından istenildiği gibi kullanılmaktadır ve bu da yetmezmiş gibi emekçilerin geçmişten kalan bazı hakları da geri alınmak istenmektedir. Bu durumda karadelik olan emekçiler değil bizzat AKP’dir. Çünkü kendilerine ait olmayan her şeyi sürekli yutmaktadırlar.

LiveImages5CFoto20Haber5CBFCyFCk20eylemden20fotoF0raflar5CA14125628Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası (SSGSS) Yasa Tasarısı AKP tarafından 2005 yılında TBMM gündemine getirildi. Tasarının 5489 Sayılı Yasa olarak TBMM’de kabul edilmesinin ardından dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer yasayı tekrar görüşülmesi için Meclis’e gönderdi. Fakat yasa hiçbir değişiklik yapılmadan 5510 Sayılı Yasa olarak kabul edildi. Ardından konu Sezer ve 118 milletvekili tarafından Anayasa Mahkemesi’ne taşındı. Yasa 1 Ocak 2007 tarihinde yürürlüğe girecekti. Fakat Mahkeme yasanın 24 maddesini Anayasa’ya tamamen ya da kısmen aykırı bularak iptal etti. Şimdi bu yasa çok küçük değişikliklerle tekrar Meclis gündemine geldi.

Dosyamız kapsamındaki bu ilk yazıda yeni yasanın sosyal güvenlik alanında nasıl bir zihniyet değişikliğine tekabül ettiğini ve AKP’nin bu süreçte nasıl bir özel rol oynadığını bakacağız. Deyim yerindeyse yeni yasanın ‘ruhunu’ irdeleyeceğiz. İkinci yazımızda sağlık alanında nereye gittiğimizi açığa çıkartacağız ve üçüncü yazımızda da yeni yasayla çalışma ve emeklilik yaşamında ne gibi somut değişikliklere maruz kalacağımızı anlatacağız.

Sosyal güvenliği kim ödüyor?  
Sosyal güvenlik sisteminde açık olduğu söylemi AKP’nin ve IMF direktifleriyle hareket eden diğer hükümetlerin konuya nasıl yaklaştığını gösteriyor. Sözkonusu yaklaşım açısından durum şöyledir: Sosyal güvenlik eğer toplanan primlerle karşılanamıyorsa, devlet bütçesinden boş yere kaynak aktararak bu açıkları kapatmanın alemi yoktur. Çünkü sosyal güvenlik hizmetleri devletin vatandaşlarına ne şart altında olursa olsun sağlamak zorunda olduğu bir hak değildir. Vatandaşlara verilen sağlık hizmetlerinin gideri çok fazla ise bu durumda vatandaşlardan ek para talep edilmelidir ya da bazı sağlık hizmetleri sigorta kapsamı dışında tutulmalıdır. Ne yapsın, hükümet de vatandaşlarını mağdur etmek istemez herhalde! Ama gel gelelim durum hiç de öyle değildir. Söz konusu olan iç ve dış borç faiz ödemeleri olunca hiç geri durmayan hükümet, vatandaşların hayatı söz konusu olunca geri durmaktadır. Vatandaşlara ne haliniz varsa görün denmektedir.

Aslında sosyal güvenlik sisteminde açık oluşması ve bu açıkların bütçeden karşılanması, patronların sosyal güvenliğe kaynak aktardığı anlamına gelmez. Bunun için 2008 yılı bütçesine bakmak yeterlidir. 2008 yılında gerçekleşen 204.6 milyarlık net bütçe gelirlerinin 171,2 milyarı vergi gelirlerinden oluşmaktadır ve bu vergi gelirlerinin tümü içinde dolaylı vergilerin oranı %70’in üzerindedir. Dolaylı vergi demek alışveriş yaparken, benzin alırken, telefon faturası öderken vb. ödenen vergi demektir. Yani bütçe gelirlerinin önemli bir kısmı zaten işçilerin, memurların, küçük esnafın cebinden çıkmaktadır. Tablo bu durumdayken, çalışanlardan ve küçük üreticilerden sosyal güvenlik için prim alınmaktadır. Yeni yasayla ise prim talep etmek yetmezmiş gibi sağlık hizmetleri için katılım payı talep edilmekte, bazı sağlık hizmetleri sigorta kapsamı dışına çıkartılmakta, emekli maaşları 65 yaşından sonra bağlanmaya çalışılmakta, prim gün sayısı arttırılmak istenmektedir. Açıkçası soygun katmerlenmek istenmektedir. Diğer yazılarımızda somut değişiklikler daha detaylı incelenecek.

Karadelik AKP’dir
Bir de meselenin şu yönü vardır. Diyelim ki ülkemizde vergi adaletli bir şekilde toplanıyor olsun. Bu durumda hükümet ‘ne haliniz varsa görün’ anlamına gelecek bir yasa çıkartabilir mi? Değeri yaratan, insanları doyuran, giydiren, sağlık hizmeti veren, ısıtan, eğitim veren yine çalışanlar yani emeği ile geçinen insanlardır. Bütün değerleri yaratan bu insanlarsa hükümet ne hakla onları kendi kaderlerine terk edebilir? Belki de son 20 yılın bilinçlerde yarattığı en büyük tahribat budur. Sanki üreten emekçiler değil de patronlardır.

Emekçilerin kendilerinin ürettiği her değer sermaye sahipleri tarafından istenildiği gibi kullanılmaktadır ve bu da yetmezmiş gibi emekçilerin geçmişten kalan bazı hakları da geri alınmak istenmektedir. AKP hükümeti göreve geldiği 2002 yılından bu yana, IMF’nin asgari ücretin düşük tutulması, işçi ve memur maaşlarının sürekli eritilmesi direktiflerini harfiyen yerine getirmiştir. AKP’nin son icraatıysa sosyal güvenliğin her tarafının törpülenmesidir. Astrofizikçiler karadelik tanımlamasını eski yıldız çöküntülerinden oluşan ve çok yoğun bir kütle çekimine sahip gökcisimleri için kullanıyorlar. Karadeliğin kütle çekimi o kadar fazladır ki, çekim alanına giren ışık bile olsa, karadelik tarafından emilir. IMF ve AKP de yürürlükteki sosyal güvenlik sistemini kara delik olarak isimlendiriyorlar. Sözümona sosyal güvenlik bütün bütçeyi emiyor. Oysa karadelik olan sermayenin ve AKP’nin kendisidir! Kendilerine ait olmayan her şeyi sürekli yutmaktadırlar.


Sağlığa genel bir saldırı!

Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası (SSGSS) Yasası 2005 yılında gündeme geldiğinde, AKP hükümeti sosyal güvenlikte bir bölünmüşlükten bahsediyor ve bütün sosyal güvenlik kurumlarının birleştirilmesi gerektiğini söylüyordu. Bu kapsamda AKP’nin yaptığı ilk iş SSK hastanelerini Sağlık Bakanlığı’na devretmek oldu. SSK hastaneleri yıllar boyu yapılmayan yatırımlar ve kötü yönetim anlayışıyla işçilerin illallah ettikleri yerler haline gelmişti. Doğal olarak bu birleşme kamuoyunca olumlu karşılandı. Fakat AKP bu tür taktik hamleleri her zaman asıl yapmak istediğini gizlemek, emekçiler aleyhine yapılan düzenlemeleri meşrulaştırmak için kullandı. AKP’nin sağlık sistemine ‘düzeltiyoruz’ diye vurduğu kazmanın sonucunda bütün sağlık sisteminin yıkımı projesi ortaya çıktı.

Sağlık alanındaki piyasacı yaklaşımlar sağlığa her zaman hasta merkezli yakaşırlar. Başka bir deyişle kişilerin hasta olmadan önce yaşadığı süreçler, örneğin nasıl olup da hastalandığı sağlık sisteminin ilgisinin dışındadır. Oysaki halkın sağlığının en önemli teminatı insanları hasta yapan süreçleri engellemektir. Bu konuda hemen iki temel unsur sıralanabilir. Birincisi, insanların sağlıklı yaşaması için gelir dağılımındaki adaletsizlik giderilmelidir ve tam istihdam sağlanmalıdır. İkincisi, önleyici hekimlik uygulamaları geliştirilmelidir ve şehirlerde yaşayan insanların spor yapacakları kadar zamanlarının ve spor yapmak için uygun alanlarının olması gerekir. Bu nedenlerle sağlık salt bir istatistik bilgisine indirgenemez. AKP hükümeti sağlık alanındaki başarısını, yapılan muayene sayısı ve ilaç tüketimine göre ölçmektedir. Oysa bu verilerin yüksek olması aynı zamanda ortada başka bir toplumsal sorun olduğu gösterir. O kadar çok insan tedavi görmek zorunda kalıyorsa toplum olarak hapı yutmuşuz demektir. Kaldı ki Genel Sağlık Sigortası yasalaştığı takdirde yoksul insanlar hastaneye bile gidemez hale gelecektir.

Bu girişten sonra şimdi SSGSS Yasası’nın sağlık alanında getirdiklerini tek tek inceleyelim.
1) Kişilerin sağlık hizmetlerinden faydalanabilmesi için prim borcunun bulunmaması gerekmektedir. Sağlık hizmeti almak bir koşula bağlanmak suretiyle baştan sakatlanmıştır. Prim borcu bulunan hastalar hastane kapısından geri dönecektir. Oysaki kişiler önce sağlık hizmetini almalı ardından sosyal güvenlik meselesi gelmelidir. Bu uygulama Melih Gökçek’in su sayaçlarını kontörlü hale getirip parayı peşin almasına benzemektedir. Yasayla hekimlere de bu konuyla ilgili yükümlülükler getirilmiştir. Hekim, hastasına Sosyal Güvenlik Kurumu’na kayıtlı olup olmadığını ve prim borcu bulunup bulunmadığı sormak zorunda bırakılacaktır. Ayrıca Hekim, hastasına yapacağı her türlü tıbbi müdahalenin Genel Sağlık Sigortası kapsamında olup olmadığı bilmek ve tedaviyi buna göre yürütmek zorunda kalacaktır. Dolayısıyla hekimlerin tedavide izleyeceği yol tamamen parasal güç ile sınırlandırılmış olacaktır. Bu prosedürü uygulamayan hekimlerin hakkında ceza kovuşturması başlatılacaktır. Uygulanacak ceza içerisinde para cezası da yer almaktadır.

2) Yeni yasayla hastaneler sağlık işletmelerine, sağlık ocaklarıysa aile hekimliği işletmelerine dönüştürülecektir. Eş zamanalı olarak tıp fakültelerinde işletme, ekonomi ve sağlık pazarlama dersleri koyulması talep edilecektir. Kamu Yönetimi Temel Kanunu’nun yasalaşması durumunda ise devlet hastaneleri, sağlık ocakları ve dispanserler, il özel idarelerine ya da belediyelere devredilebilecektir. Böylelikle sağlık sistemi iyice parçalanacaktır.

3) Sağlık personeli sözleşmeli hale getirelecektir ve performansa dayalı anlayış yerleştirilecektir. Güvencesiz kalan hekimler her türlü baskıya açık hale gelecekler ve hekimlik mesleğini özgürce icra edemeyeceklerdir. Böylelikle hekim-hasta ilişkisi yerine, hastane işletmesi personeli-müşteri ilişkisi tesis edilmiş olacaktır. “Bu iş zaten böyle” denebilir. Böyle diyenlere tek sözümüz olabilir: durun daha ne gördünüz ki!

4) Yeni yasada hastalara yapılacak tıbbi yardımın sınırsız olmayacağı belirtilmektedir. Burada kullanılan terim temel teminat paketidir. Yani bütün sağlık hizmetleri kamsam içerisinde yer almayacak, temel bir teminat oluşturulacaktır. Daha şimdiden bazı hizmetler kapsam dışına alınmak istenmektedir. 18 yaşını doldurmamış veya 45 yaşından gün almamış kişilerin protez bedelinin yüzde 50’sini cepten ödemeleri öngörülmektedir. Ayrıca bazı tıbbi araç ve gereçler sigorta kapsamı dışında bırakılacaktır. Kapsam dışı bırakılan hizmetler, özel sağlık sigortacılığına yönlendirilmektedir.

5) Yeni yasayla sadece ayakta tadavilerde değil yatarak tedavilerde de katılım payı alınacaktır. Başka deyişle; vergi ödüyor, üstüne prim ödüyor olmak yetmemektedir. Ayrıca bir de ekstra para vermek gerekecektir. Katılım payı alınmasının gerekçesi yasada amaç dışı ve gereksiz kullanımları, suistimalleri engellemek olarak açıklanmaktadır. Böylelikle sağlık hizmeti alacak kişilerin, örneğin ameliyat olanların gereksiz kullanımda bulunacağı öngörülmüştür. Anlaşılan insanların gereksiz yere ameliyat falan olacağı düşünülmektedir.

6) 1999 yılında SSK’lılar için başlatılan sağlık hizmeti alabilmek için 90 gün prim yatırmış olma zorunluluğu bütün sigortalılar için geçerli olacaktır.

7) Geçmişte yeşil kart sahibi olanların önemli bir kısmı prim ödemek zorunda kalacaktır. Çünkü aylık geliri asgari ücretin 1/3’ünün üzerinde olan herkes prim ödemekle yükümlü hale gelecektir. Hükümet açısından yoksul tanımlaması aylık geliri asgari ücretin 1/3’ünün altında olan kişileri kapsamaktadır.

8) Hastanede aldığı sağlık hizmeti için ödeyecek parası olmayanlar yani yoksul tanımlamasına giren kişiler, önce katılım payını ödeyecekler sonra bu katılım payı kendilerine  iade edilecektir. Böylelikle toplumun en yoksullarına sağlık hizmeti alımında ağır bir şart getirilmiştir.

9) Sağlıkta cezalandırıcı hizmet anlayışına geçilecektir. Sigortalının kendisinden kaynaklanan sebeplerle; iş kazasına maruz kalması, tedavisinin uzaması ve ya sakat kalması durumunda, geçici veya sürekli iş görmezlik ödeneği yarısına kadar kesilebilecektir. Sigortalıların eğitim yetersizliği, dikkatsizlik, iş yerinedeki zorlama vb. nedenlerle başlarına gelebilecek zararlar yine kendilerine yüklenmiş olacaktır.

10) Sosyal Güvenlik Kurumu’yla anlaşmalı olan özel sağlık kuruluşları, sağlık hizmetinin tutarının %20’sine kadar para talep etme hakkına sahip olacaktır.

Sağlık sisteminde yaşanacak bu değişikliklerin olası sonuçları ise şöyle:
1) Tedavi edilmemiş hastalıklar çoğalacaktır.

2) İhtiyaç olmasına rağmen sağlık hizmeti kullanımı azalacaktır.

3) Uzun dönemde yoksullaşma artacaktır. Çünkü yoksul insanların bazıları (hastalananlar) bütün varlıklarını sağlık harcamalarında kullanacaklardır.

4) Hastaneye başvurma oranı azalacağı için bilinçsiz ilaç kullanımında artış yaşanacktır.
Not: Bu yazı Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) 2005 yılında hazırladığı kitapçık esas alınarak hazırlanmıştır.


Ömür boyu çalış, mezarda emekli ol!

Neo-liberal iktisat politikalarının en önemli teorisyeni Milton Friedman’ı 2006 yılının sonunda ‘kaybetmiştik’. Friedman’ın en çok bilinen deyişi: “Bedava öğle yemeği yoktur!”  Fridman bu sözü, 1973 yılında Pinochet tarafından kanlı bir darbeyle devrilen sosyalist Allende hükümeti sonrası Şili’si için kullanmıştı. Fridman’ın bu sözü etmesinin ardından Şili’de işsizlik, 1973’te %4.3’iken 1983’te %22’ye yükseldi. Emeklilik fonları özelleştirildi, servet ve işletme kârları üzerindeki vergiler kaldırıldı, 212 kamu işletmesi ve 66 banka satıldı. Toplumsal muhalefetin imhası ve sendikal faaliyete son verilmesiyle el ele giden bu talan sonucu 1982-83 arasında Şili ekonomisi yeniden krize sürüklendi ve %19 daraldı.(Ergin Yıldızoğlu, Cumhuriyet, 22.11.2006). Tayyip Erdoğan’ın ikide bir halkımızı azarlaması ve “Yooo… Yok öyle üç kuruşa beş köfte!” demesi acaba ülkemizde de bir sona gelindiğini mi anlatmaktadır? Friedman’ın sözüne ne kadar çok benziyor değil mi? Bizce AKP’nin niyeti kesinlikle budur. Fakat Şili ile Türkiye arasındaki fark, bizim ülkemizde sermaye saldırısının aşama aşama yapılmış/yapılıyor olmasıdır. Saldırının aşama aşama olması Türkiye’de bütün direnç noktalarının ortadan kaldırılamamasıyla ilgilidir. Yoksa sürecin bu kadar uzamasının hiçbir açıklaması olamaz. Türkiye’de özelleştirmeler 28 yılda ancak tamamlanabilmiştir. Sosyal güvenliğin tümüyle tasviye edilmesiyse bu süreçte son noktayı oluşturuyor. Ama yine de şimdilik, sosyal güvenliğin özelleştirilmesinden bahsetmiyorlar. Gelin şimdi çıkartılmaya çalışılan Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası (SSGSS) Yasası çalışma hayatında ve emeklilikte neler getiriyor onlara bakalım.

Çalışma ve emeklilik yaşamında neler değişiyor?
1) Emzirme ödeneği düşürülmüştür. Eski yasada emzirme yardımı 6 ay süre ile asgari ücretin 1/3’ü tutarında ödenirken, yeni düzenlemeyle asgari ücretin 1/3’ü tutarında ve bir defaya mahsus yapılacak bir ödemeye dönüştürülmüştür.

2) Yetim kız çocuklarına aylıklarının 24 katı tutarında ödenen evlilik yardımı, aylıklarının 12 katına düşürülecektir. Herhalde artık o kadınları Melih Gökçek evlendirir.

3) Cenaze ödeneği asgari ücretin üç katıyken, yeni yasayla asgari ücrete düşürülmüştür.

4) Kamu görevlilerinin hakkı olan hastalık halinde iş görmezlik ödeneği kapsamdan çıkartılmıştır. Aynı durum kendi adına ya da bağımsız çalışanlar için de geçerlidir.

5) Malullük (sakat kalma) ve ölüm aylıklarını yürürlükteki yasaya göre hak etmek için 5 yıl sigortalı olup 900 gün prim ödemiş olmak gerekmektedir. Yeni yasayla bu şartlar 10 yıl sigortalılık süresiyle 1800 gün prim ödeme şartına yükseltilmiştir.

6) Görevleri ile ilgileri kesilmeksizin silah altına alınanların bu sırada malul olmaları halinde; oranı ne olursa olsun maluliyetleri asıl işlerini yapmaya engel olmayanlar hakkında, malullük sigortasına ilişkin hükümlerin uygulanmayacağı belirtilmiştir

7) Ücretsiz doğum ya da analık izin süreleri borçlanılacak sürelerden sayılmaktadır. Yani anne olan kadınlar izin kullandıkları durumlarda primlerini ödemekle yükümlü hale getirileceklerdir.

8) Aynı şekilde gerev ve lokavtta geçen süreler de borçlanılacak süreden sayılacakatır. Grev’e çıkan işçiler prim borçlarını kendileri ödemek zorunda kalacaklardır. Böylelikle grevlerin önüne geçilmesi hedeflenmiştir.

9) Sağlık yardımlarından faydalabilmek için sigorta primlerinin ödenmiş olması ve primden doğan borcun bulunmaması istenmektedir.

10) Fiili hizmet süresi zammı (yıpranma payı) çalışanların zararına tekrar düzenlenmiştir. Bu zammın hem kapsamı hem de süresi daraltılmıştır. Basın ve gazetecilik işyerinde çalışanlar, Basın Kanununa tabi çalışanlar, basın kartı sahibi iken kamu kurumlarında mesleği ile ilgili istihdam edilenler, havayollarında uçucu personel, lokomotif makinistleri, infaz koruma memurları, posta dağıtıcıları, TRT’de haber hizmetinde çalışanlar, Zirai Mücadele ve karantina teşkilatında çalışanlar, Devlet Tiyatrosu sanatçıları, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ve deniz üstünde çalışan gemi çalışanlarının 360 günlük hizmetlerinin karşılığı 90 günlük fiili hizmet süresi zammı yeni yasayla kaldırılmıştır. Ayrıca fiili hizmet zammından yararlanabilmek için 3600 gün (10 yıl) fiilen çalışma şartı getirilmiştir.

11) Emekli olmak için gerekli olan prim gün sayısı 7 bin günden 9 bin güne çıkartılmak istenmektedir. 14 Mart’ta yapılan iki saatlik iş bırakma eyleminden sonra hükümet bu konuda geri adım atmış gibi görünüyor. Fakat hükümet, yasa çıksa dahi, eline geçen ilk fırsatta 7 bin günü 9 bin gün yapabilir.

12) Yürüklükteki yasada emeklilik yaşı kadınlar için 58, erkekler için 60’tır. 58 ve 60 yaşları bile emeklilik için çok yüksektir. Fakat yeni yasayla hükümet emeklilik yaşını hem erkekler, hem de kadınlar için 65 çıkartacaktır.

13) Aylık bağlama oranı yüzde 65 iken yüzde 50’ye düşürülecektir. Aylık bağlama oranı emekli olunca ne kadar para alınacağıyla ilgilidir. Emekli olunca alınacak para, çalışırken alınan paranın bir katsayı ile çarpılmasıyla bulunur. Bu katsayı düşürüldüğü için aylık bağlama oranı düşürülmüş olacaktır. Ayrıca emeklilikte alt sınır aylığı düşürülecektir. Böylelikle emeklilik ücretleri dilendiği kadar aşağılara çekilebilecektir.

14) Yeni yasayla emekli aylıklarının güncellenme katsayısı yeniden düzenlenmiştir. Emekli aylıklarındaki artışta daha önce, o yılın büyüme oranının tamamı hesaba katılırken, yeni düzenlemeyle büyüme oranının %25’i esas alınarak hasaplama yapılacaktır. Emeklilerin büyüme oranının sadece %25’inden faydalanabilmesi başlı başına bir saçmalıktır.
Bu iki maddenin ürünü olarak emekli maaşları %30 civarında azalacaktır.

15) Hastalanan sigortalılara verilen iş göremezlik ödeneği % 16 azalacaktır.

16) Emeklilik sonrası başka bir işte çalışanların emeklilik maaşlarının kesilmesi kuralı getirilmiştir.
Not: Bu yazı Devrimci İşçi Sendikaları’nın (DİSK) 2007 yılında hazırladığı rapor esas alınarak hazırlanmıştır.


Tayyip Erdoğan’ın birinci ilkesi: Emek düşmanlığı!

14 Mart Cuma günü emek platformunun çağrısıyla SSGSS Yasası’na karşı tüm Türkiye’de 2 saatlik iş bırakma eylemi örgütlenmiş ve bütün şehirlerde eylemler düzenlenmişti. Aynı günün akşam üzeri Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın Anayasa Mahkemesi’ne verdiği iddaname gündeme geldi ve Tayyip Erdoğan’ın o gün söylediği emek düşmanı sözleri unutuldu. Hatırlatmakta fayda görüyoruz.
14 Mart günü Gazi Üniversitesinde düzenlenen 14 Mart Tıp Bayramı törenine katılan Tayyip Erdoğan, yapılan eylemin yasal olmadığı öne sürmüştü. Yeni yasanın büyük hak kayıplarına neden olduğunu söyleyen sendikacılara, “Yalan söylüyorlar” buyurmuştu. Bununla da yetinmeyip iş bırakma ve yavaşlatma eylemi yapanları vatandaşa zulmetmekle suçlamıştı. Sözümona hastanede iş yavaşlatan çalışanlar, daha fazla hastaya bakabilecekken daha azına bakarak zulüm yapmış oluyordu. Karayolu gişelerindeki araçlar bekliyor ve boşuna mazot yakıyorlardı. Bu mazot paralarını kim karşılayacakmış vs vs. Hey gidi Tayyip Erdoğan! Bu kadararını Demirel bile yapmamıştı. O hiç olmazsa “Yollar yürümekle aşınmaz” diyordu. Peki SSGSS yasası yürürlüğe girdiğinde insanlar hastane kapılarından döndüğünde ne olacak? O zaman bu vatandaşlar mağdur olmayacak mı? İş bırakma eyleminde hastane kapısında iki saat bekleyen vatandaş, SSGSS yasalaşırsa o hastaneye parasız adımını dahi atamayacak. Erdoğan sendikacılara yalancı demişti. Size soruyoruz; yalancı olan kim? Ha, bir de şunu soruyoruz: Biz sana bir bidon mazot veririz de, hastanelerde parasızlıktan ölüp giden insanların hesabını kim verecek?


Sosyal güvenlik ‘güvensizleşirken’ Deniz Fenerciliği büyüyor

Tayyip Erdoğan defalarca dile getirmiştir, AKP yoksulları koruyor kolluyor diye. AKP yoksullara aşevlerinde yemek veriyor, onlara temel gıda paketleri dağıtıyor, kömür yardımı yapıyor vb. Peki bunlar tek başına olumsuz olarak görülebilir mi? İhtiyacı olan insanlara neden makarna dağıtılmasın ki? Gelin görün ki kazın ayağı hiç de öyle değildir. AKP bir taraftan makarna dağıtırken, bir taraftan da Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasası’nı çıkartmaktadır. Bir taraftan 1 veriken diğer taraftan 100 almaktadır açıkçası. Emekli maaşları %30 düşürülürken, insanlar emekli maaşlarını 65 yaşından sonra alacakken, sağlık hizmetlerinin, ayakta ya da yatarak farketmez, her aşaması paralı hale getirilirken; verilen üç kap sıcak yemeğin, bizce AKP’nin niteliği bakımından bir ehemmiyeti kalmıyor. Aksine bu tam manasıyla bir iki yüzlülük göstergesi olarak karşımıza çıkıyor. Tayyip Erdoğan’ın Baykal için sık sık kullandığı hitap şeklini kullanarak cevap verelim: “Senin yoksullarla bir alakan yok Tayyip Erdoğan. Sen yoksulları bal gibi kullanıyorsun. Kendine hakim olamayıp insanlara “Ananı da al git” diyorsun, sırf bir çiftçi seni eleştirdi diye. Senin yoksullarla bir alakan yok Tayyip Erdoğan, Sen bir halk avcısısın.”

AKP’nin Türkiye’deki özel rolü de bu belki de. Hem IMF’nin ABD’nin halk düşmanı ekonomik programından milim şaşmıyorlar, hem de gariban babası geçiniyorlar. Liberal-muhafazakar bir siyasal hareket işte ancak bu kadar işlevsel olabilir. Bir taraftan doludizgin yoksullaştırma ve sosyal güvensizlik, diğer taraftan da dolu dizgin bir Deniz Fenerciliği. Sözümona bir ‘iyi yüreklilik’. O kadar iyi yürekliyseniz yoksulluğun nedenlerini ortadan kaldırın. Asgari ücreti bin YTL’ye çıkaratın, emekçiler üzerindeki vergi yükünü azaltın, eğitimi ve sağlığı parasız yapın, insanların üç kuruşluk emeklilik maaşına göz dikmeyin. Ama siz iyi yürekli değil, ‘halk avcısısınız’.{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99