Galeano’yu okurken… Devrimci aydının ayrıcalıkları reddi


Celal Erten

Orhan Pamuk’un ya da Elif Şafak’ın, onların kitaplarını satın alamayacak insanlar için herhangi bir saniyelerini ziyan etmiş olabileceği aklınıza geliyor mu? Ki Orhan Pamuk düşünce özgürlüğünden yanadır ve Elif Şafak’ın Türklüğe hakaretten yargılanması memleketteki demokrasi eksikliğinin bir göstergesidir.

galeano6Yapmakta olduğu şeyi neden yaptığını kendine tekrar tekrar soran bir yazar, dünya çapında bir yazar olduğu kabul edilmesine rağmen hâlâ yazmanın gerçekten yapılacak en iyi şey olup olmadığından emin görünmemektedir. Daha doğrusu, ne için yazdığı sorusuna anlamlı bir cevap veremedikten sonra, yazmak ona göre hiç de hayranlık uyandırıcı bir şey değildir. Söz konusu yazar Eduardo Galeano’dur, söz konusu ülke ise Uruguay değil Latin Amerika. Galeano şöyle yazmıştı daha önce yayınlanan bir kitabında: “Kişi, kendi yalnızlığına ve başkalarınınkine karşı yazar. Yazının bilgi aktardığı ve okurunun dili ve tutumu üzerinde etkili olduğu, kendimizi daha iyi tanımamıza ve birlikte kurtuluşumuza yardım edeceği inancındadır. Ne var ki başkaları kavramı çok belirsizdir; (…) Gerçekte insan mutluluklarını ve felaketlerini yüreğinde duyduğu tüm kişiler için yetersiz beslenenler, kenar mahalle sakinleri, gerillalar, bu dünyanın tüm ezilenleri için yazmakta, bunların çoğu ise okuma bilmemektedir. Ve okuyabilen az sayıdaki kişiden kaçının kitap alacak parası vardır?”
Şöyle bir şey düşünelim, örneğin Tuna Kiremitçi halkın çoğunun okuma yazma bilmediği bilenlerin ise kitap alacak parasının olmadığı bir ülkeye bakarak “ben ne yapıyorum” diye düşünüyor. Tuna Kiremitçi böyle bir düşünme denemesi için fazla mı fantastik oldu? Tamam daha makul örnek arayalım, ülkedeki demokrasi tartışmalarında sahne almış yazarları, örneğin Orhan Pamuk’u ya da diyelim ki Elif Şafak’ı… Orhan Pamuk’un ya da Elif Şafak’ın, onların kitaplarını satın alamayacak insanlar için herhangi bir saniyelerini ziyan etmiş olabileceği aklınıza geliyor mu? Ki Orhan Pamuk düşünce özgürlüğünden yanadır ve Elif Şafak’ın Türklüğe hakaretten yargılanması memleketteki demokrasi eksikliğinin bir göstergesidir. Bir başka Latin Amerikalı yazar, Mario Benedetti, yazarlar için demokrasi istemenin pek makbul ama işçiler için demokrasi istemenin nahoş bulunduğunu söylemişti. Çünkü Latin Amerika askeri diktatörlükler altında lime lime edilirken, Latin Amerikalı yazarlara ödül veren Kuzey Amerikalı vakıflar, onbinlerce insanın çektiği acılara sistematik bir kayıtsızlıkla yaklaşmıştı. Benzer bir biçimde Orhan Pamuk “1.5 milyon Ermeni ve 30 bin Kürt öldürüldü” dediğinde sadece yersiz bir böbürlenmeyle bunu kendisinden başka kimsenin söylemediğini iddia ettiği için değil sanki ölenler Orhan Pamuk bunu söylesin diye ölmüş gibi konuşabildiği ve davranabildiği için, o yüksek makamından ölenlere iyilik ve merhamet bahşettiği için ve ölmeyenlerden kendisine demokrasi talep ettiği için hiçbir zaman Galeano’nun yüzleştiği sorulara maruz kalmaz. Orhan Pamuk’un neden yazıyor olduğu sorusuna verdiği yanıt yazmayı sevdiği ve yazmayı becerdiğinden başka bir şey değildir.

Demokrasi söz konusu olduğunda Orhan Pamuk’un ve Elif Şafak’ın ayrıcalığı vardır çünkü onlar “yazar”dır. Onların mahkeme kapılarında meşgul edilmesinden rahatsız olan bir hükümet gerekli yasal düzenlemeyi yaptığı zaman demokratik bir ilerleme sağlamış olmakla övülür. Oysa bu esnada milyonlarca insanın gelecekleri ipotek altına alınıyor olabilir. Liberal gelenekte demokrasi dendiği zaman akla gelen seçkinler için demokrasidir. Zaten demokrasi talep etmeyi akıl eden de onlardır. Cehalet ve horgörmeyle kuşatılmış zavallı liberal aydın, kendisine bir misyoner rolü atfetmektedir. O rol ona tanrı tarafından verilmiştir. “Yazar kültür ‘bahşeder’: diğerleriyle onlardan her gün aldığını onlara geri sunarak konuşmaz; yalnızca diğerlerine gerçeği, genelde de kolektif değerbilmezlik yüzünden kadri bilinmeyen bir iyilik olarak aktarır. Arka planda, yeteneğin bu aristokratları kitle kültürü denilen zımni felsefeyi paylaşırlar; bu da şöyle özetlenebilir: ‘Halk bok yiyor, çünkü hoşuna gidiyor.’” Hoşuna gittiği için bok yiyen bir halkın acılarına karşı gösterilen kayıtsızlıkla aydınlar için özgürlük talebi el ele gider. Bu seçkinci perspektifin politik çıktısı, Baskın Oran kampanyasında görev alanların AKP’nin seçim zaferini kendi zaferleri saymasında kendisini gösterir. Halk milliyetçilik batağına gömülmüştür, otoriteye tapmaktadır, gündelik ekonomik çıkarlarını her şeyin önüne koymaktadır ve artık halk için demokrasi ya da özgürlük istemek gereksiz bir şey halini almaktadır. Hatta liberal seçkincilik çoğunlukla özgürlüğünü halktan alınacak bir şey olarak görür. Bu perspektifte halk artık “halk” olarak değil “çoğunluk” olarak adlandırılır.

Halkın çoğunluk haline gelmesi ve aydın olmanın azınlık olmak gibi bir şey sayılması, liberallerle “yenik solcu”luk arasında ortak bir kabuldür. Çoğunluk olmaya çalışma çabasını terk eden solcu (tam burada Nevzat Çelik’i tekrar hatırlayalım ne diyordu “İtirazın İki Şartı”nda, “çok olan tarafta değiliz / çok olan tarafta olmayacağız”) kendisini eylemde değil inançta bulan bir özgürlük havarisi olarak görür. Onun artık politikayla değil ideolojiyle ilgili iddiaları vardır. “Eğer gerçeklik benim istediğim ritmde değişmiyorsa artık beklemiyorum; bugünden itibaren politika ‘üstü’yüm. Eğer entelektüellerin onlar için çizdiği yolu izlemezlerse ‘halk kitleleri’ bir anda ‘şu boktan halk’a dönüşürler.” Bu özgürlük havarileri, kendilerini “çoğunluk”tan ayrıştırmaya özen gösterir, bir devrimci aydın olarak Galeano’nun tavrı ise tam tersidir: “Genel olan özel olanı reddetmez. Basitçe onu yerli yerine oturtur. Sürgünde yazarlar vardır, aynı zamanda duvar ustaları ve torna teknisyenleri de vardır.”

Farklı bir ayrıcalık yolu olarak “halk için sanat”
Açıkça ve hiç çekinmeden çoğunluğu / halkı küçümseyen ve kendi özgürlüğünü en savunmaya değer özgürlük olarak gören liberal aydınlara ilk bakışta karşı gibi görünen, ancak sanatı halka “indirilen” bir şey olarak görmekte onlarla aynı varsayımları paylaşan “sol” edebiyat da halkı ya da emekçileri benzer bir ayrıcalık makamında kabul etmektedir. Bu edebiyatın temsilcileri “işçiler için sanki işçiler bir grup zeka özürlüymüş gibi şematik ve indirgemeci” bir yazma eylemi yoluyla “halkla iletişim kurmak için” onun seviyesine “inmeyi” tercih ederler.

“Halka inmek” halka inmekten söz eden kişinin gerçekte başka bir yerde duruyor olduğunu kanıtlar, başka bir şeyi değil. Halkı laikliğe kazanmak için yoksul mahallelerde defter, kitap dağıtmayı öneren hayırsever Kemalistlerle işçileri sosyalizme kazanmak için onlara kültür dağıtmayı öneren sol aydının durumu birbirinden farklı değildir. Her ikisi de halkın iyiliğine olan şeyin, halkın yaşam koşullarının içinde filizlenen bir gerilimde değil, bu seçilmiş kimselerin bilincinde oldukları ancak kalabalığın farkında olmadığı bir bilinç durumunda saklı olduğunu varsayar. Bir kuşu, onun üzerine kapanacak şekilde ayarlanmış kutunun içine çekmek için, kutuya doğru giden yola ekmek kırıntıları serpmektedirler. Kuş tuzağı hazırlayana kanmadığında ise daha iyi bir tuzağın nasıl hazırlanacağı ile ilgili derin tartışmalara gömülürler.

Böylelikle ister politika isterse edebiyattan söz ediliyor olsun, halkın tarafını tutan aydınla halk arasındaki ilişki pedagojik bir ilişkiye dönüşür. Aydın halkı eğitir. Onlar anlasın diye örnekleri basitleştirir. Karmaşık olanı sadeleştirir. Söylediği söz, söylemek istediğinden başka bir biçime bürünür. Oysa yazanı ya da anlatanı ikna etmeyen söz halkı da ikna etmez. Anlatmaya çalıştığı gerçeği yalınlaştıramayan aydın, gerçekliğin karmaşıklığına sığınır. Oysa çoğu kez gerçek, onun zihnindekinden daha yalın bir anlatıma sahiptir ve eğitmeye çalıştıkları –halk- yalın olanı kendi düşünce dünyasına özgü bir biçimde zaten ifade etmektedir.

Gerçeği savunmak
Galeano’nun temsilcisi olduğu Latin Amerika yazınının gücü, halk için sadeleştirmekten değil gerçek uğruna sadeleştirmekten yanadır. Ustası Meksikalı yazar Juan Rulfo’dan öğrendiği gibi yazmaya çalışır Galeano. “Şu arkasında silgisi olan eski kalemlerle yazar gibi yazmak lazım, çünkü ucundan çok arkasıyla yazılır kalemin, yani ekleyerek değil silerek.” Sessizlikten daha değerli olmayan hiçbir kelimeyi yazmamak gerekir. Çünkü “boş sözler doğanın hizmetinde çalışmaz, sistemin hizmetinde çalışır. Ona kılıflar sunar. Bu yüzden bir ülke ne kadar yoksulsa edebiyatı da o kadar gösterişli, alengirli olmak zorundadır.”

Gerçeğin ise süslenmeye, yaldızlanmaya ihtiyacı yoktur. “Gelişmekte olan diye adlandırılan ülkeler gelişmeye doğru gitmediklerini, zaten ordan geldiklerini bilmesinler diye, onları hokkabazlıkla” yok eden bir sistemin karşısında, “gasp edilmiş bir tarihi” hatırlatmak yaratıcı ve meydan okuyan bir edebiyatın ilk koşuludur. Galeano’nun Che’yle ilgili sözünü söylerken, Paul Nizan’ın “Dünyaya karşı bir suçlama olmayan tek bir büyük eser yoktur” sözüne başvurması da bundandır. Büyük her eser, milyarlarca insanın sefaletinden sorumlu bu dünyayı suçlamak zorundadır. Galeano’nun yaptığı da bu. O yazma yeteneği ve aydınların özgürlüğü türünden küçük burjuva ayrıcalıkları reddederken bu devrimci ayrıcalıkla kuşanıyor işte. Ayrıcalıkların reddi ona istese de istemese de çok az aydına nasip olan bir ayrıcalık kazandırıyor.{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99