Ampulü söndürmek yetmez şalteri indirmek gerekir!

 

Yarınlar

Neo-liberalizme karşı çıkmadan, gericilikle baş etmek mümkün değildir; çünkü siyasal İslam’ın ve her türlü gerici ideolojinin besin kaynağı bir takım takiyyeci kişiler ve partiler değil emperyalizm ve neo-liberal yeniden yapılanma projesinin kendisidir. Yani mesele her yönüyle sınıfsaldır ve ampulü söndürmek değil şalteri indirmek zorunludur!

pics5CTFCrkiye5C2035C2849AKP’ye yönelik açılan kapatma davası ve akabindeki gelişmeler Türkiye gündemine oturmuş durumda. Kapatma davası birçok yönüyle değerlendirilebilir ve medyada da değerlendiriliyor zaten ama çoğunlukla hukuki normlara uygunluğu ve demokrasi ilkesi ile olan ilişkisi bağlamında yapılıyor bu değerlendirmeler.  Mesele sadece AKP’nin kapatılmasına gerekçe olarak sunulan hukuki süreçlerle ya da demokrasi ve laiklik gibi değerlerle de ilgili değil. Meselenin asıl yönü ahlaki değil siyasidir ve güç ilişkileri ile ilgilidir ve bu dava kesinlikle güç ilişkilerinin belirlediği siyasi nitelikleriyle değerlendirilmelidir. Kesin olan bir şey daha vardır ki o da, sosyalistler halk düşmanı bir siyasi partinin kapatılmasından zerre kadar memnuniyetsizlik duymamalı ve samimiyetsiz bir demokrasi propagandası yaparak mazlum rolüne soyunan AKP’ye dolaylı ya da dolaysız destek olmamalıdır. Nasıl mı? Tabii ki gerçek çözümün ampulü söndürmek değil şalteri indirmek olduğunu bilerek ve taleplerini hep en ileride tutarak…

Hukuk ve demokrasi değil, siyasi güç ilişkileri belirleyicidir!
Yukarıda da değindiğimiz gibi, AKP’ye Yargıtay Başsavcısı Yalçınkaya tarafından açılan davanın asıl yönü siyasidir. O nedenle, her meselede olduğu gibi bu meselede de takınılması gereken tavır siyasi olmalıdır. Aksi takdirde, yani, kapatma davası sadece hukuk devleti veya demokrasi kriterleri temel alınarak değerlendirilirse meselenin güç ilişkilerine dayanan siyasi yönü göz ardı edildiği gibi tutarlı bir tutum takınmak da imkânsızlaşır. Hukuk devleti kriteri belirleyici kriter olarak varsayıldığında AKP, yasama organında çoğunluğu elinde bulunduran ve yürütme erkine sahip bir siyasi parti olarak karşımıza çıkar. Öte yandan Yargıtay Başsavcısı Yalçınkaya da hukuk devleti ilkesinin başka bir olmazsa olmazı olan yargısal denetim mekanizmasındaki yetkili bir kişidir. Dolayısıyla hukuk devleti kriteri hukuk devletine uygun iki organ arasındaki çatışmayı açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Benzer bir durum demokrasi kriteri temel alındığında da kendini gösterir. AKP ‘demokratik kriterlere’ uygun bir seçim sürecinden başarıyla çıkmıştır ve Erdoğan’ın ağzına sakız ettiği gibi ‘millet iradesi’ni yansıtmaktadır. Yani, AKP iktidarı ‘demokratik’tir. Diğer taraftan, Başsavcı’nın açtığı kapatma davasının benzerlerine en ‘demokratik’ ülkelerde de rastlanmakta hatta bazı partilerin açılması peşinen yasaklanmaktadır. Yani demokrasi kendi beşiğinde bile parti kapatmaya engel değildir. Peki o zaman hangisi demokratik bir tavırdır? Ya da hangisi demokratik bir uygulamadır? Parti kapatılmasını desteklemek mi? Yoksa karşı çıkmak mı? Aslında burjuva düzeninde her ikisi de hukuk devletine uygun ve demokrasi kriterine uygundur. Demokrasi ya da hukuk devleti talepleriyle tavır alıp sonra da ortaya çıkan tutarsızlığa şaşıranların ise önce kendi akıllarına şaşırmaları gerekir.

AKP’ye yönelik kapatma davasını siyasi güç ilişkilerine dayanarak açıklamaya çalıştığımızda tamamıyla sınıfsal ve birbirini besleyen üç süreçten bahsedebiliriz: Bunlardan birincisi uluslararası çapta devam eden sermayenin karşı saldırısıyla ulus devletin mevcut halinin tasfiye edilip emekçiler aleyhine yeniden yapılandırılması, ikincisi neo liberal saldırının Türkiye ayağında yeşil sermayenin palazlanıp iktidar talep etmesi ve üçüncüsü de kendisini önceleyen sürecin dolaysız bir sonucu olarak liberal-muhafazakâr kadroların ulusalcı-Kemalist devlet kadrolarına üstünlük sağlamasıdır. Birinci ve ikinci süreçlerde sınıflar mücadelesi baskınken son süreçte hakim sınıflar arasındaki iç mücadele ağırlık taşımaktadır.

Sınıfsal temelini yitirirken Kemalizm nereye?     
Yukarıda bahsettiğimiz süreçlere yakından baktığımızda mesele daha anlaşılır olacaktır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya kapitalizminin yeniden yapılandırılması emek ile sermayenin sınırlı da olsa bir uzlaşmasına tekabül ediyordu. Kapsamlı sosyal güvenlik sistemleri, sosyal yardım programları, stratejik sektörlerin kamusallaştırılması ile hemen hemen bütün kapitalist ülkeler sosyal devlet ilkelerini benimsemeye başladılar. Dünya kapitalizminin çevre ülkelerinde de benzer uygulamalar hayata geçirildi ve ulusal kalkınma stratejileri benimsenmeye başladı. Burjuvazi, devleti ve girişimcisiyle birlikte ithal ikameci bir kalkınma yolunu tercih etti. Bu sistemde emekçi sadece bir üretim faktörü ya da maliyet unsuru olarak değil aynı zamanda tüketici olarak da tasarlandığından, halkın alım gücünün yüksek tutulması, bunun önkoşulu olarak emekçinin pazarlık gücünün olması ve tabii ki düzenli ve güvenceli bir iş de ithal ikameci kalkınma ya da ulusal kalkınma stratejileriyle örtüşüyordu. Fakat kâr oranları düştüğünde ve kapitalizm ciddi bir krizle sarsıldığında ulusal kalkınma stratejileri dayandığı kısmi emek-sermaye uzlaşmasıyla birlikte gözden düştü ve sosyal devlet tasfiye edilmeye başlandı. Bu süreç kapitalist ilişkilerin yeniden yapılandırılması ve neo-liberalizmin geçerli tek ideoloji haline gelmesi anlamına geliyordu. Dünya kapitalizminin merkezindeki emperyalist tekeller dünyayı küresel bir piyasa toplumuna dönüştürmek için meta-dışı bütün alanlara saldırırken, azgelişmiş ülke burjuvazileri konumlarını buna göre yeniden tanımlamak zorundaydılar ve tanımladılar da. İthal ikameciliğe ve sosyal devlete yer olmayan küresel piyasa toplumunda onlar da emperyalist abilerinin yolunu seçtiler ve emekçilerle varılan bütün kısmi uzlaşmaları çöpe attılar. İşte bu süreç ulusalcı-Kemalist kadroların dayandığı maddi temel olan milli burjuvazinin de tarih sahnesinden çekilmesi anlamına geliyordu. Burjuvazisini kaybeden Kemalist milliyetçilik bundan sonra yaptığı her hamleyle kaybetmeye yüz tutan itibarını yeniden kazanmaya yönelik adım atmış oldu. Bu adımı artık şu ya da bu şekilde ama mutlaka emperyalist merkezlere ya da onun yerli işbirlikçilerine biat ederek attılar, zira dayanabilecekleri bir milli burjuvazi kalmamıştı: KOBİ’ler onlara itibar etmeyecek kadar ‘yeşil’di; büyük sermaye grupları tercihlerini çoktan yapmışlardı ve -Kemalist ya da değil- milliyetçilik sadece liberalizme yedeklenebilirdi onlar için; ordu dediler sermayenin koruyucusu bile değil, bizzat sermayenin kendisi (OYAK) olmuştu. Sermaye sınıfı olmadan hareket etmeye alışmamış oldukları için hep sermaye sınıfı aradılar kendilerine ve hala arıyorlar. Ondan dolayı da “aman arıza çıkmasın”, “sermaye kaçmasın” diyerek cuma günü borsa kapandıktan sonra açabiliyorlar kapatma davasını.

AKP devletleşiyor!
Neo-liberalizmin Türkiye sermaye sınıfının kompozisyonunda yarattığı değişiklik de yaşanan sürecin ikinci boyutu olarak karşımıza çıkıyor. Neo-liberalizmle birlikte ithal ikameciliğe dayanan ulusal kalkınma stratejilerinin yerine ihracata yönelik büyüme modelleri benimsendiğinden, ağır sanayi hamleleri ve bunu gerektiren büyük kitlesel üretim merkezleri ekonominin ana motifleri olmaktan çık(arıl)maya başla(n)dı ve küçük işletmeler ile bunların dayandığı hafif imalat sanayi önem kazanmaya başladı. Türkiye özelinde kapitalizm sanki geriye gidiyordu; sanki ticaret burjuvazisi sanayi burjuvazisinden tarihi intikamını alıyor gibiydi. Başka bir deyişle, Türkiye burjuvazisi artık hiç cefa çekmeden sefa sürmek istiyordu. Bu süreç öteden beri küçük ve orta boy işletmelere dayanan yeşil sermayenin lehine gelişen bir süreçti ve yeşil sermayenin palazlanmasının ardındaki gerçeklerden biri buydu. Diğer gerçek ise 12 Eylül cuntası ile siyasi ve iktisadi örgütlülüğü dağıtılan emekçi sınıfların Özal ile başlayan bir süreçle canına okunmasıydı ki, böyle bir sürecin katlanılır olması için -dünya genelinde muhafazakârlık- Türkiye özelinde de Türk-İslam sentezi biçilmiş kaftandı. Böylece büyüyen yeşil sermayeye ihtiyacı olan ideoloji de yaratılmış oldu. Önce merkez sağın içerisinde kendine yer arayıp bulan siyasal İslam daha sonra Refah Partisi ve şimdi de AKP ile birlikte merkez sağın yerine oynadı ve kazandı. Siyasal İslam’ın Türkiye siyasetindeki bu meşrulaşma ve kurumsallaşma süreci aynı zamanda neo-liberalizmin Türkiye macerasına denk düşmekteydi. AKP neo-liberal politikaları hayata geçiriş bakımından kendisinden önceki düzen partilerinin hem bir devamı hem de onların arasındaki en cesuruydu. Bütün bu gelişmeler genel olarak siyasal İslam’ın özel olaraksa AKP’nin devletleşme süreci için yeterli bir maddi zemin oluşturuyordu. Fakat böyle bir zeminin olması, AKP’nin o zeminde keyfine göre hareket etmesi anlamına da gelmiyordu. AKP’nin devletleşme serüveni son derece çetrefilli, inişleri ve çıkışları olan bir sürecin de başladığını haber veriyordu. Bugün bir taraftan neo-liberal politikaların sadık bir uygulayıcısı olarak emekçi sınıflarla diğer yandan da emperyalistlerin kendine biçtiği rolü kaptırmamak için CHP ve benzeri ulusalcı liderliklerle uğraşmak durumunda kalan AKP attığı her adımı usturuplu atmak zorunda. Cumhurbaşkanlığı seçimi haricinde özellikle birinci hükümet döneminde bu usturuplu adımları iyi atan AKP ikinci döneminde ise daha usturupsuz davranıyor. İkinci hükümet döneminde ilk iş olarak daha önce seçtiremediği Gül’ü cumhurbaşkanı seçtiren AKP, birinci döneminde sürekli ertelediği SSGSS’yi yine gündeme getirdi. Anayasa Mahkemesi Başkanlığına kendilerine yakın Haşim Kılıç’ı atayarak ulusalcıların kalelerine saldırmaya devam etti. Daha sonra ise Yusuf Ziya Özcan’ı YÖK Başkanı tayin ederek ulusalcı şimşekleri bir kez daha üzerine çekti; ama bu şimşekler AKP’yi yolundan döndürmedi. Hemen ardından yüksek öğretim kurumlarında türban serbestisi sağlayan anayasal düzenlemeyi gerçekleştirdi. Kuzey Irak’a operasyon yaparak hem “milliyetçi talepleri de ben karşılarım” dedi hem de ulusalcıların “ordu operasyon yapmak istiyor ama ABD ve hükümet bırakmıyor” türünden savlarını savuşturarak “hadi buyrun girelim” dedi. ABD izniyle başlatılan ve bitirilen operasyonla da kendisi değil, ordu rezil oldu; sözüm ona ordu anti-emperyalistti ve ABD’ye karşı çıkıyordu ya. Bu gelişmeler sonrasında da Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya tarafından Anayasa Mahkemesine kapatma davası açıldı. Başka bir deyişle, ulusalcı kanat da AKP’ye henüz her şey bitmedi mesajı vermek istedi. Hemen ardından AKP de, Ergenekon soruşturmasını derinleştirerek “ama ben her şeyi bitirmek istiyorum” dedi ulusalcılara ve -ulusalcıların- ılımlılarından sayılabilecek İlhan Selçuk’u ve daha radikal bir figür olarak görülebilecek Perinçek’i göz altına al(dır)arak göz dağı verdi. Sonuç itibariyle AKP’nin devletleşme süreci üstünden atlanmaması gereken bir dönüşüm olarak karşımızda duruyor. Ama AKP de dikensiz gül bahçesinde yürümüyor!

Emperyalizm tek ata oynamaz!
Bugünkü göstergeler AKP’nin burjuvazi için en uygun siyasi parti olduğunu gösterse de ve AKP geniş bir kitle desteğine sahip görünse de ulusal ve uluslararası gelişmeler hâkim sınıflar bloğunda yeni dengelerin kurulmasını gerekli kılabilir. Öncelikle eski bir ilkeyi hatırlamakta yarar var: Emperyalizm asla tek ata oynamaz! AKP bugün emperyalistler için en iyi tercih olabilir, hem neo-liberal politikaların sadık uygulayıcısı hem de sadaka kültürü odaklı yardım projelerinin yürütücüsü olarak AKP emperyalistlerin kolay kolay vazgeçemeyeceği bir siyasi partidir. Ama bu gerçek, AKP’nin herhangi bir alternatifinin olmadığı ya da en azından olamayacağı anlamına gelmez. Dünya kapitalizmi 4-5 sene önceki rahatlama evresini geride bırakmış görünüyor. Piyasalardaki dalgalanmalar emperyalist zincirde potansiyel delikler yaratabilir. Bunun yanısıra özellikle Türkiye gibi azgelişmiş kapitalist ülkelerde istikrarı tehdit edebilecek büyük spekülatif sermaye kaçışları nadiren gözlenen olgular da değildir. Böyle bir durumda tıpkı DSP-MHP-ANAP koalisyonunun olduğu gibi AKP’nin de ipi çekilebilir. Yani istikrarın değil, istikrarsızlığın kural olduğu piyasa toplumunda hiç kimsenin kredisi sınırsız değildir. Ekonomik göstergelerin yanısıra Türkiye içindeki başka gelişmeler de emperyalistlerin ve yerli işbirlikçilerinin arayış içinde olabilecekleri izlenimi vermektedir. Şöyle ki AKP’nin ikinci döneminden itibaren attığı adımlar birinci dönemine kıyasla daha fütursuzdur. AKP’nin, türban serbestisi sağlayan anayasal düzenlemeyi geçirirken Erdoğan’ın diline pelesenk ettiği toplumsal konsensusa pek de başvurmaması söz konusu fütursuzluğa verilebilecek iyi bir örnektir. Buna karşı, TÜSİAD gibi, toplumda ve devlet kurumları arasında gerilim istemeyen sermaye örgütlerinin, düzenlemenin kendisine olmasa da, en azından yaratacağı sonuçlara sıcak bakmadığı ortadadır. Diğer yandan, SABAH grubuna ait televizyon ve gazetelerin bir kısmının Aydın Doğan’ın rakibi Çalık Holding’e satılmasından sonra Doğan medya grubu AKP karşıtı haberlere ağırlık vermiştir. Yakın bir zaman önce, SSGSS gibi bütün sermaye örgütlerinin hemfikir olduğu bir düzenlemede bile düzenlemeye muhalif haberler ortaya çıkmıştır. Bütün bu gelişmelerden sonra son olarak Ergenekon davası kapsamında özellikle İlhan Selçuk’un gözaltına alınması, AKP’nin -İslamcı yayın organları dışında- hemen hemen bütün yayın organlarında yaylım ateşine tutulmasına neden olmuştur. Sonuç olarak eski DYP veya ANAP ayarında, AKP’den daha ılımlı bir siyasi parti neden tercih edilmesin? Ya da en azından neden AKP’ye yedeklenmesin ki? Geçen hafta Abdüllatif Şener’in yeni siyasi parti kurma hazırlıklarını çağrıştıran açıklaması bu bağlamda yeniden düşünülmelidir.

Hakim sınıflar arası çatışma sanal bir çatışma mıdır?
Yukarıda tahlil etmeye çalıştığımız süreç tamamıyla somut ve gerçek bir çatışmadır. Dünya kapitalizminin emekçiler aleyhine yeniden yapılandırılma sürecinden, Türkiye kapitalist sınıflarındaki yapısal birtakım değişikliklere ve bunların sonucunda ortaya çıkan hâkim sınıflar içi ideolojik ve siyasi çatışmaların yeterince somut olduğunu sanırız daha fazla söylemeye gerek yoktur. Ama esas mesele hâkim sınıflar arası çatışmaların somut ve gerçek olmasından da öte bu çatışmaların toplumsal çalkantılara ve siyasi krizlere önayak olma potansiyelidir. Kuşkusuz sosyalistlerin bağımsız politika izlemesi ve her iki tarafın da emekçi düşmanı yönlerini deşifre etmeyi ana strateji olarak belirlemesi gerekir ama bunu yapmak hâkim sınıflar arasındaki olası çatlakları yok saymak anlamına da gelmemelidir. Bu bağlamda, kapatma davasının emekçi kitlelerin sendikaların liderliğinde SSGSS’ye karşı alana çıktığı bir güne denk gelmesini, burjuvazinin ulusalcı ve liberal-İslamcı kanatlarının dikkat dağıtmak veya sanal gündem yaratmak için yaptığı danışıklı bir dövüşün göstergesi olarak yorumlamak da yanlıştır. Eğer durum buysa durum gerçekten vahimdir. Çünkü durumu böyle algılamak, aynı zamanda, soyut bir gündemin Türkiye emekçilerinin gündemini de 1 saatte değiştirdiğini söylemekle eşdeğerdir ki, o zaman o eylem neden yapıldı? O kadar insan polyanacılık mı oynadı diye de sorarlar adama. Evet, sonuç itibariyle SSGSS karşıtı eylem medyanın gündeminden düşmüş ve kapatma davası Türkiye’nin gündemine oturmuştur. Ama bu eylemin ve yakın zamanda yapılacak yeni eylemlerin yeniden gündeme oturması için yapılması gereken var olan gerçekleri yok saymak ya da olduğundan daha önemsizmiş gibi göstermek değil, örgütlenme ve propaganda faaliyetlerine devam etmektir. Üstelik bu faaliyetleri salt sendikal alanla sınırlayarak değil siyasal alana da yayarak sürdürmek gerekir.

AKP kapatılır mı, kapatılmaz mı? Ya da kapatılmalı mı kapatılmamalı mı?
Bu dava nasıl sonuçlanır? Mazlumu oynadığı için AKP’yi güçlendirir mi? Bu sorulara şimdiden kesin yanıtlar vermek oldukça zor görünüyor. Ancak şunu söyleyebiliriz ki, kapatma davasının niteliği nasıl siyasi güç ilişkileri tarafından belirlenmişse dava sürecini belirleyen de yine o güç ilişkileri olacaktır. Yani, gerek emperyalist merkezlerin kapatma davasına bakışı ve gerekse Türkiye içindeki güç dengelerindeki yeni gelişmeler davanın seyrini de belirleyecektir. Şu anki duruma bakacak olursak hem ABD hem de AB, kapatma davası ile demokrasiye büyük bir darbe indirildiğini geveleyip duruyorlar. Geçen hafta AB’den yapılan bir açıklama, AB’nin AKP’den kolay kolay vazgeçmeyeceğini gösteriyordu. Yapılan açıklamaya göre kapatma davasıyla birlikte demokrasi tehdit edilmişti. Daha da önemlisi Türkiye’deki boyalı basın -bazı gazeteler hariç- ve TÜSİAD gibi sermaye örgütleri de Refah Partisi’ne karşı açılan kapatma davasında takındıkları kadar net bir tavır takınmıyor. Ama bugünkü tablo, siyasi gündemin çok kısa bir sürede değişebildiği Türkiye’de, her zaman tersyüz olabilir. Peki bu kapatma davası süreci AKP’yi nasıl etkiler? Bir görüşe göre, sürekli mağduru oynayan AKP’nin ekmeğine yağ sürülmüştür. Yani sonuç ne olursa olsun -parti kapatılsın, kapatma dışında bir ceza alsın ya da hiçbir ceza almasın- AKP süreçten daha güçlü çıkacaktır. Bizce “ne karar alınırsa alınsın AKP kazanacak” algısı hem devlet içindeki ulusalcı-Kemalist kadroları çok hafife almak hem de mağduriyet olgusunu çok abartmaktır. Evet AKP mazlum rolüne çok soyunmuştur ve bunda da başarılı olmuştur ama AKP’yi buralara getiren ana neden olarak mazlum rolünü göstermek, Türkiye’de bu kadar gerçek mağdur varken neden AKP %47 ile iktidara geliyor sorusuna hiç bir yanıt veremez. Bununla birlikte, şayet parti kapatılırsa, parti örgütü dağıtılırsa ve liderleri uzunca bir süre siyasetten el çektirilirse, AKP diye bir şey kalır mı diye de sormak gerekir. Üstüne üstlük AKP, CHP gibi güçlü köklere sahip bir siyasi geleneğin partisi değil; milli görüşçülerin, liberallerin, tarikatların ve merkez sağda umduğunu bulamayan kesimlerin bir koalisyonudur. Uzun lafın kısası AKP kapatılırsa gerçekten tasfiye olabilir. Fakat burada iki mesele vardır: Başsavcı ve arkasındaki ulusalcı kurum ve akımlar AKP’yi kapatabilecek kadar cesur mudur? Yani, sermaye sınıfından gelecek tepkilere rağmen kılıçlarını çekecekler midir? Yoksa attıkları her adımı cuma günü saat dörtten sonra mı atacaklardır? Sanırım bu soruya yeterince yanıt vermiş bulunuyoruz. Diğer meseleye gelince, eğer AKP bir şekilde kapatılırsa birkaç yıl sonra benzer bir siyasal İslam temsilcisinin ya da onun biraz daha laikleştirilmiş versiyonunun iktidara gelmesini engellemek için ulusalcılar ne yapacaktır?

Ulusalcılık gericiliğe karşı mücadele edebilir mi?
Ulusalcı akımların ve liderliklerin siyasal İslam’a karşı nasıl mücadele ettiklerine yakın tarihten örneklere bakarak yanıt verilebilir. Bilindiği üzere 28 Şubat süreci Refah Partisinin kapatılıp REFAHYOL hükümetinin düşürüldüğü bir sürece tekabül ediyordu. Erbakan’a ve partinin önde gelen isimlerine siyasetten el çektirildi ve içinde siyasal İslam’ın bulunmadığı bir hükümet kuruldu. Bu süreç ulusalcıları oldukça ferahlatmıştı. Peki sonuç ne oldu? Siyasal İslam kısa bir bocalama dönemi geçirdikten sonra yeniden iktidara geldi. Üstelik yerli ve uluslararası sermayenin kafasını karıştırabilecek adımlar atan kadroların yerine sermayeyi hiç rahatsız etmeyecek, ne derse onu yapacak, sözgelimi durup dururken Kaddafi’yi ziyaret etmeyecek en Amerikancı kadrolarıyla işbaşına geldi. 28 Şubat2ın ve ulusalcı hamlelerin başarısızlığı mücadele yollarının sınıfsal niteliğiyle ve o sınıfsal niteliğin siyasi sınırlılıkları ile ilgilidir. Başka bir deyişle, ulusalcı mücadele daha önce bahsettiğimiz nedenlerden ötürü sınıfsal temelini -yani milli burjuvaziyi- kaybetmiştir. Ülkede herhangi bir milli burjuvazi olmadığında da ulusalcılar emekçi sınıflara dönmekten ziyade burjuvazinin diğer kanatlarına yaslandılar ve her defasında burjuvaziyle uyumlu oldukları kadar siyasal İslam’a hayır diyebildiler. Durum buyken, ulusalcıların talepleri hep geriledi ve her defasında bir öncekinden daha azına razı olmak zorunda kaldılar. “AKP olmasın da kim olursa olsun” ve genel seçimlerden önce “solcular CHP’ye, sağcılar MHP’ye oy versin” diyenler gerileyen taleplerin en açık örnekleriydi. Bugün insanlığın Aydınlanma ile birlikte elde ettiği bütün kazanımlar zamanında o aydınlamaya ön ayak olmuş burjuvazinin bugünkü temsilcileri tarafından tehdit edilmektedir. Sadece Türkiye özelinde değil, dünya genelinde de. Siyasal İslam ve gericilik meselesinde de durum aynen budur. Yani, neo-liberalizme karşı çıkmadan, gericilikle baş etmek mümkün değildir; çünkü siyasal İslam’ın ve her türlü gerici ideolojinin besin kaynağı bir takım takiyyeci kişiler ve partiler değil emperyalizm ve neo-liberal yeniden yapılanma projesinin kendisidir. Yani mesele her yönüyle sınıfsaldır ve ampulü söndürmek değil şalteri indirmek zorunludur!

 

AKP yalnız değil!

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın açtığı dava ülke içinde olduğu kadar ülke dışından da yankı buldu. 6 yıla yaklaşan iktidarı boyunca sadakatle hizmet eden AKP’ye emperyalist merkezlerden destek ve yardım eli gecikmedi. davanın açılmasının hemen ardından AB Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn, davanın Avrupa demokrasisine aykırı olduğunu söyledi. Yaptığı açıklamada “Normal Avrupa demokrasilerinde siyasi konular parlamentoda tartışılır, sandıklarda karara bağlanır, mahkemelerde değil. Nasıl siyasetin yargıya saygı duyması gerekiyorsa, yüksek mahkemeler de siyasete saygı duymalı.” diyen genişlemeden sorumlu komisyon üyesi yargı ve siyaset arasındaki ilişkide AB kriterini hatırlattı. Başbakan’ın demokrasi konulu palavralarına uluslararası meşruiyet kazandıran AB açıklamaları, AKP’nin kapatma davasına karşı yaptığı Ergenekon hamlesi ile kesilmedi. Türkiye İlhan Selçuk, Doğu perinçek ve Kemal Alemdaroğlu’nun gözaltına alınmasıyla çalkalanırken, Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye Raportörü Hollandalı Hristiyan Demokrat Ria Oomen-Ruijten tarafından kaleme alınan Türkiye raporu taslağı tartışılıyordu. Görüşmede “Ordu ve yargıdan oluşan elit tabakası var. TBMM 3’te 2 çoğunlukla üniversitelerde başörtüsünün serbest bırakılmasına karar veriyor fakat uygulanmıyor. Ben dünyada böyle başka bir ülke bilmiyorum. Bunun örneği yok. Yargı bağımsızlığından yanayım. Ama Türkiye’de herkesin güvenebileceği bir yargı maalesef yok. Bu Türkiye’nin eksiği. Bu konuda çalışma yapılması gerekiyor” şeklinde konuşan Ruijten, son gelişmelerden sonra roporda yargıya yönelik eleştirilerini sertleştireceğini söyledi. Yargı ve siyasetin ayrılığı konusunda bol miktarda konuşmaya, hatta Türkiye’de bir yargı darbesi yaşandığı söylemeye devam eden AP üyeleri, tartışma konusu raporda çoktan yargıya intikal etmiş bulunan Ergenekon konusunda “devlet organlarındaki tüm bağlantılarının ortaya çıkarılarak örgütle ilişkisi olanların yargıya teslim edilmesi” talebinin ifade edilmesinde hiçbir sorun görmediler.

AB’nin dava sürecinde AKP’ye destek çıkmasında beklenmeyen hiçbir şey yok. Ancak söz konusu Avrupa olduğunda, gözlerinin önüne hayali, steril bir demokrasi gelenler için hatırlatmak zorundayız, yargı her burjuva demokrasisinde olduğu gibi Avrupa’da da egemen sınıfların hizmetindedir. Aynı metin içinde yargıya bir davanın üzerine gidilmesi, bir diğerinin ise hiç açılmamasını telkin etmek küstahlığı, basit bir kafa karışıklığı ile açıklanamaz. Avrupa Birliği’nden kapatma davasına gelen tepkilerin nedeni, başarılı bir müttefikini kaybetmek korkusundan başka bir şey değil. AB’den gelen tepkilerin dozu, işbirlikçilikte AKP’nin yerinin zor dolacağının da işareti. Bu anlamda Avrupa’nın fikri net. Avrupa Parlamentosu’nda kinci büyük grup olan Sosyalistlerin grup başkan yardımcısı Jan Marinus Wiersma, BBC’nin konuyla ilgili sorusunu “AK Parti yasaklanırsa, hükümetsiz, parlamentosunun yarısı boş bir ülke göreceğiz... Ve müzakere edecek kimse olmayacak karşımızda. Uygulamada bu, Türkiye ile Avrupa Birliği müzakerelerin fiilen durması anlamına gelir.” diyerek yanıtladı. AKP’siz bir Türkiye’nin AB açısından ne ifade ettiği hiç bu kadar yalın anlatılmamıştı.


Patronlar sorun istemiyor: “Biz böyle iyiydik!”

Kapatma davası ve Ergenekon operasyonlarıyla kılıçların karşılıklı olarak çekilmesi, kurulu düzenden memnun olanları telaşlandırdı. Burjuvazinin önderliğindeki STK’lara bazı işçi ve memur sendikalarının da eklenmesiyle oluşturulan ‘sağduyu’ platformu, sert bir çatışmanın eşiğine gelen tarafları yatyıştırmaya çalışıyor. Başrolde ise Türkiye siyasetinde uzun yıllar kritik roller üstlenmiş bir isim, TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu var.

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB), Türkiye Kamu Çalışanları Sendikaları Konfederasyonu (Türkiye Kamu-Sen), Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK), Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş), Türkiye Esnaf ve Sanatkarları Konfederasyonu (TESK), Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) ve Hak-İş’ten oluşan 7 STK, ‘Türkiye için sağduyu çağrısı’ başlıklı bir ortak açıklamayla tarafları köşelerine çekilmeye çağırdı. “Uluslararası finansal krizin dalgalarını hissetmeye başladığımız bugünlerde, iktisadi tedbir arayacağımıza hala sağduyu arıyor olmamız bir talihsizliktir. Türkiye’nin, bir an önce uzun dönemli ve tempolu büyümesini sağlayacak ve işsizlik başta olmak üzere tüm iktisadi ve sosyal sorunlara odaklanması gerekmektedir.” ifadesine yer verilen açıklamada “Ülkemiz anayasayı ve siyasi partiler kanununu ilgilendiren çeşitli sorunlar etrafında gergin bir süreç içerisindedir. Halbuki, yapmamız gereken ekonomik, siyasi ve sosyal standartlarımızı gelişmiş ülkelere ulaştırmak ve AB sürecini hızlandırmak olmalıdır.” denilerek çıkış kapısı konumundaki AB işaret edildi. Basın açıklamasının ardından soruları yanıtlayan Hisarcıklıoğlu “Aslında bizim bu çağrımız toplumun tüm kesimine. Sadece siyasi partiler değil, sadece bürokrasi değil, toplumun tüm kesimlerine. Herkese bu çağrıyı yapıyoruz ki herkesin, bundan sonra karşısındakinin fikrini dikkate aldığı, birbirini ‘öteki’ diye dışlamadığı bir Türkiye’de yaşamak istiyoruz.” diyerek kurulu düzenin bozulmasından duydukları kaygının altını çizdi. Herkesin bir geri adım atmasının talep edildiği açıklama TÜSİAD tarafından da desteklendi. Sınıfsal içeriği yeterince açık olan bu çağrıda, SSGSS sürecinde hükümetle uzlaşan işçi ve memur sendikalarının da imzalarının bulunması dikkat çekici. Son tahlilde AKP hükümetinin sorunsuz bir şekilde sürdürülmesi talebi, burjuvazi tarafından açıkça ifade edilmiş oldu.

Geri adım çağrısında AKP ve Hükümet’in açık ve sert bir şekilde eleştirildiği herhangi bir ifadenin yer almamasına rağmen, çağrı Erdoğan tarafından hoş karşılanmadı. İçeriği AKP’nin gündelik söylem ve politikalrına son derece uygun olan metnin AKP’yi de içerecek bir şekilde herkesi geri adım atmaya çağırması doğal olarak Erdoğan’ın hışmıyla karşılaştı.{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99