AKP devletine doğru Ergenekon adımları

 

Çağlar Kılınç

Nasıl ki ‘biraz’ liberal olmak bile Ahmet Altan, Cengiz Çandar gibilerle aynı tastan beslenmekle sonuçlanabiliyorsa, aynı şekilde ‘milli şahsiyetler’ de kendilerini ne olduğunu anlamadan Veli Küçük gibilerle aynı davadan yargılanırken bulabiliyorlar.

perincekErgenekon operasyonu kapsamındaki ikinci büyük gözaltı dalgası, gerek burjuva siyaseti içindeki kamplaşma gerekse emekçilerin bu kamplaşmadaki konumları açısından önemli bir dizi gerçeği göz önüne serdi. Cumhuriyet Gazetesi başyazarı ve imtiyaz sahibi İlhan Selçuk, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ve İstanbul Üniversitesi eski rektörü Kemal Alemdaroğlu’nun eş zamanlı olarak gözaltına alınmasıyla başlayan ikinci dalga operasyon kapsamında, İşçi Partisi, Aydınlık ve Ulusal Kanal’da görevli çok sayıda insan gözaltına alındı, bir kısmı tutuklandı.

Ergenekon operasyonunun bu ikinci dalgası, Veli Küçük, Kemal Kerinçsiz gibi isimlerin tutuklandığı ilk dalgadan daha çok yankı uyandırdı. Bunun nedeni ikinci dalganın ilkine göre çok daha açık bir siyasi hamle olmasıydı. AKP aleyhine açılan kapatma davasının ardından, o davayı bir çıkış noktası olarak gören ulusalcı ferahlama kısa sürdü. Sistem içindeki AKP karşıtlarının 27 Nisan muhtırası ile birlikte bugüne kadarki en ciddi hamlesi hükümet tarafından aynı ciddiyetle yanıtlandı. 27 Nisan 2007 sonrası yaşanan gelişmelerle güven kazanan iktidar partisinin, sistem içi muhaliflerini bile elinde tutabildiği tüm devlet aygıtlarıyla ezmeye ne kadar hevesli ve hazır olduğu anlaşılıyor. AKP, burjuva siyaseti içerisindeki rakip ya da pürüz olarak gördüğü odakları çeşitli yöntemlerle etkisiz hale getiriyor. Ergenekon operasyonu kapsamında yaşanan son olayların bu alışkanlık ve yöntemin sonuçlarından başka bir anlamı bulunmuyor.
Gelinen aşamada bu operasyonun bildiğimiz anlamda bir ‘arınma’nın çok daha ötesinde bir siyasal anlam taşıdığı açık. Ergenekon ile temizlenen, AKP’nin devletleşmesinin önündeki kimi pürüzlerdir. Yeniden seçilmesinin ardından AKP’nin temel hedefi devletin tüm kurum ve olanaklarına sınırsız bir biçimde hakim olmaktır. Yasama ve yürütme üzerinde hakimiyetini sağlamış bulunan iktidar partisi, Ergenekon Operasyonu ile sanılanın aksine yargı içinde de ne kadar güçlü olduğunu göstermiş oldu. Yargı içinden gelen kapatma hamlesine yine yargının içinden bir yanıt üretilmesi bu alanda yaşanan çatışmanın boyutlarını gözler önüne seriyor.

AKP’nin devletleşmesi sadece yargı kurumuna yönelik bir hamle ile de açıklanamaz. Diğer bir anlatımla devletin AKP’leşmesi, ülkenin zaten saldırısı altında olduğu neo-liberalizme tam teslim olması anlamına geliyor. Bunun kesin sonucu da sağlık ve eğitimden başlayan sınırsız bir sömürü ve piyasacılıktan başka bir şey değil. Bu doğrultuda atılan adımlar geçtiğimiz beş yıl boyunca uluslararası sermaye çevreleri, ABD ve AB gibi emperyalist merkezler ve onların ülkemizdeki temsilcileri tarafından nasıl memnuniyetle izlendiyse, AKP’nin devletleşme yönünde başlattığı Ergenekon operasyonu da emperyalizmin desteği ile ilerliyor. Operasyonun siyasal hedefinde yer alan ulusalcılığın emperyalizm karşıtı söylemine rağmen devlet içinde hakim olduğu dönemde emperyalizmle uyum içinde çalışmış olması, bir vefa görmesine yetmiyor.

Ergenekon operasyonunun ikinci büyük dalgası AKP açısından salt bir gövde gösterisi de değildir. Devletin AKP’leşmesi, bir parti disiplini altına girmesinden çok AKP’yi de oluşturan bir koalisyonun örgütlü bir biçimde kadrolaşmasıyla gerçekleşiyor. Bu anlamda örneğin Gülen cemaatinin devlet içinde tuttuğu yer, öteden beri izlediği strateji de düşünüldüğünde büyük önem taşıyor.

Devlet mi derin devlet mi?
Ergenekon’un ilk dalgası topluma devlet içindeki bazı yasadışı odakların temizlenmesi olarak sunuldu. Mart ayında yaşanan tartışma da bu eksende devam etti. 83 yaşında bir gazetecinin götürülme biçimindeki nahoşluk dışında, medyanın büyük kısmında operasyonun siyasal hedeflerine yönelik bir ses çıkmadı. İlhan Selçuk özelinde bir tür gazetecilik dayanışması olarak da algılanabilecek eleştiriler, “öyle bir insanın bu gibi işlerle ne alakası olur” sorusuyla sınırlandı. Bu eleştirel sorunun ardında Ergenekon’un bir derin devlet operasyonu ya da temizliği olduğu ön kabulü yatıyor. Böylece devlet de temize çıkarılıyor. Devletten bağımsız bir ‘derin devlet’ tanımlamasının amacı devlet organizasyonunun tamamen meşru bir zeminde kalmasını, öyle görünmesini sağlamak. Oysa Veli Küçükler, Kemal Kerinçsizler devletin ta kendisidir. Ergenekon adı altında yürütülen her türlü pis iş, devlete rağmen değil bizzat onun bir unsuru olarak gerçekleşmiştir. Örneğin Veli Küçük halen görevdeyken, Susurluk kazasında ölmesinden önce Abdullah Çatlı ile son telefon konuşmasını yapanlardan birisidir. Ancak kendisi TBMM bünyesindeki soruşturma komisyonuna ifade vermeye dahi çağırılamamıştır. O zaman iktidarda bulunan Refah-Yol hükümeti tarafından komisyona ifade vermesi uygun görülmeyen Veli Paşa, şimdi AKP tarafından devleti ele geçirmeye çalışan biri olarak topluma sunuluyor. AKP devletin işleyişi ile kendisinden önceki hükümetler kadar uyum içinde olmadığı ve devlete kendisine göre bir şekil vermek istediğinden, Çiller’in kahraman dedikleri onlar için bir çete şimdi. Bugün AKP’nin kahramanı olanlar da yarın başka bir hükümet tarafından çete ilan edilebilirler. Örneğin bugünlerde ülkeye muhteşem bir dönüş yapmak üzere olan Fethullah Gülen’in bir zamanlar kaçmak zorunda kalmış olması ya da bir dönem devletin gözbebeği konumundaki Hizbullah’ın terörle mücadelenin hedeflerinden biri haline gelmesi gibi.

Devleti tüm derin organizasyonlarıyla bir bütün olarak kavrayanlar için, devlet içinde farklı eğilimlerin varlığı ve bunlardan birinin iktidarı durumunda parlatılan kimi unsurların diğerinin iktidarında gözden düşmesinde şaşırtıcı bir yön yoktur. Ancak kirli işleri devlete yakıştıramayarak, devletten ayrı bir derin devlet tanımlaması yapan liberal bakış açısı, devlet içindeki basit devir teslim törenlerini bir temizlik harekatı sanarak kutsayabiliyor. Gerçekte ise derin devlet denilen mekanizma, bildiğimiz devletin temel işlevi olan hakim sınıfların çıkarlarının korunmasını sağlamak adına, yer yer kendisi için çizilen hukuki sınırların dışında hareket etmesidir. O sınırı çizen devlet elbette onun ötesine geçmeyi de bilmektedir. Hukukla çizilen sınırın dışına çıkılma sıklığı ise ne tür bir devlet geleneğine sahip olunduğuyla ya da geri kalmışlıkla değil, hakim sınıf çıkarlarının bekçiliğinin neyi gerektirdiğiyle ilgilidir ve onun zorunlu ve doğal sonucudur. “Bu ülke için kurşun atan da yiyen de şereflidir”. Tansu Çiller’in Başbakan olarak özetlediği bu gerçek, devlet sahibi bir sınıf pratiğinin damıtılmış ifadesidir.

Buradan bakıldığında, Ergenekon ile yaşananlar “AKP’nin kendi derin devletini yaratması” değil, doğrudan doğruya devletleşmesidir. Bunu yaparken, tasfiye edilecek unsurlar arasında, sessizce köşesine çekilmeyip denetim dışında direnmeye çalışanlar, “şerefli” bir istirahatı tepmiş olurlar ve çete olarak anılırlar. AKP açısından konu, devletleşme yolundaki pürüzlerin ortadan kaldırılmasıdır.
Yaşanan çatışmanın burjuva siyaset alanına ait olduğu gerçeği, emekçileri ilgilendirmediği anlamına gelmiyor. Çatışan hakim sınıf kliklerinden birinin kesin galibiyeti emekçiler için sonsuz bir yıkımdan başka bir şey değildir. 27 Nisan 2007 muhtırası sonuç verseydi ve ulusalcılık AKP’yi yerle bir ederek iktidar olmayı başarabilseydi, tüm bağımsızlık ve anti-emperyalist söylemine rağmen Türkiye’yi emperyalist zincirden koparmak şöyle dursun, dibine kadar piyasacılığa batarak emperyalizmin yeni ortağı konumuyla yine emekçilerin kabusu olacaktı. Aynı şekilde Ergenekon ve benzeri operasyonlarla siyasal rakiplerini ve çatlak sesleri ortadan kaldırmış, devletin tüm kurumlarına tam anlamıyla hükmeden bir AKP olasılığı da sermayenin doymak bilmeyen iştahını kabartacaktır. Gerçekte iki seçenek de sermaye için kazanç ve rahatlık, emekçiler için sömürü ve yıkım demekken bunlardan birinin sorunsuz bir şekilde uygulanamıyor oluşu, hakim sınıflar arasındaki çelişkilerin somut ve gerçek sonuçlar doğurduğunun kanıtı sayılabilir.

Ulusalcı sürüklenme
Ülkemizin tarihi boyunca başlıca işlevi halkı sindirmek olan, egemenlerin yağma ve sömürü düzeninin devamı için her türlü kirli işi, her türlü cinayeti tezgahlamış bir organizasyon vardır. Bu yapı, Ergenekon şebekesi ile var olmadığı gibi, onun tasfiyesiyle de ortadan kalmayacaktır. Bu gerçeğin altı çizildiğinde ulusalcılık açısından geriye kalan bir siyasi akıl kaçırmasıdır. Vatan kurtarmak göreceli bir iştir. Kimin vatanını kimden ve kimin için kurtarıyorsun? Bu soru yanıtlanmadan, her vatan millet edebiyatı yapana itibar edilip, girip çıkanı belirsiz bir milli cephe siyaseti izlendiğinde, bir dönemin solcularının azılı kontrgerilla elemanlarıyla aynı davadan yargılanmaları mümkün hale geliyor. Türkiye siyasetini belirleyen iki ana akım, liberalizm ve ulusalcılık, bugüne kadar kullanılagelen siyasal ifade ve tanımlamaların üzerine öyle yoğun bir baskı kurdu ki, bunlardan birinin ağına takılanlar için bu iki akımın uç temsilcilerinin yanına düşmek an meselesi.

Nasıl ki ‘biraz’ liberal olmak bile Ahmet Altan, Cengiz Çandar gibilerle aynı tastan beslenmekle sonuçlanabiliyorsa, aynı şekilde ‘milli şahsiyetler’ de kendilerini ne olduğunu anlamadan Veli Küçük gibilerle aynı davadan yargılanırken bulabiliyorlar.

Bugün Türkiye’de tam bağımsızlık talebi ve anti-emperyalist mücadele ancak öznesi emekçiler olan bir sınıf mücadelesinin parçası olarak ele alındığında gerçekçi olabilir. Gerisi geniş yığınları burjuva siyasetinin peşine takmaktır. Ulusalcı söylemin motivasyon kaynaklarından biri olan vatan savunması bile eğer bir gün gerçekten gündeme girecekse, savaşçılarını emekli kontrgerilla içinden değil emekçiler arasından bulacaktır. Kesin olan gerçek, en küçük bir ilerici iddianın bile emekçi halktan başka sırtını yaslayacak kimsesinin olmadığıdır.{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99