Serdal Bahçe*
‘Vatandaşlık’ ve gelecek hakkında ‘eşitlik’ vaaz eden şarlatanlıklara hiç ama hiç gerek kalmadı. Artık eşitsizliğin ve eşitsizlik içinde rekabetin toplumsal refah açısından ve akademik kalite açısından, kötü değil, tam tersine iyi bir şey olduğu kamu görevlileri tarafından fütursuzca ilan edilmektedir.
Üniversitenin manastırdan veya camiden doğduğunu bilmeyen var mıdır? Tarihin en köklü üniversitelerinin çoğu, örneğin Bologna, Salamanca, El Ezher, Kayrevan, Sorbonne, Cambridge ve Oxford, (1) dinsel kurumlardan doğmuştur. Kuruluşları Papalık veya İmparatorluk, ya da Sultan fermanlarına dayanır. Bu üniversitelerin tamamı ayrıcalıklı doğmuş ve ayrıcalıklıların çocuklarını kabul etmişlerdir. Bu anlamda toplumun hiyerarşik yapısını yeniden üretme sürecinde işlevleri çok büyük olmuştur. Feodalite siyasal ayrıcalıkların ekonomik ayrıcalıkları belirlediği ve bu durumun eğitim ve hukuk sistemlerinin işleyişi tarafından da açıkça ortaya konduğu bir toplumsal sistemdir. Onu deviren burjuvazi, hiç kuşkusuz, en başta, iktisadi alan dışında her alanda vatandaşlara mutlak eşitlik vaat etti. Üniversiteleri yeniden düzenledi ve tedrici bir şekilde kapılarını toplumun çalışan sınıflarına da açmak zorunda kaldı.
Lakin kapitalizm bir görünüşte eşitlik sistemidir. Siyasal, politik, kültürel ve hatta iktisadi alan görünüşte eşitlik alanlarıdır. Eğitim ve doğal olarak yüksek eğitim de, görünüşte eşitlik alanıydı. Kapitalizmin özü olan eşitsizlik, toplumsal yaşamın ve güncel yaşamın her alanında ‘eşitlik’ perdesi altında yeniden üretilir. Burjuvazinin görünüşte çalışan sınıflara eğitim konusunda vaat ettiği eşitlik de altında yatan yapısal eşitsizliği gizleme işlevi görmekteydi. Yaygınlaşan ve sayıları artan üniversiteler arasında bir eğitim kalitesi farkı yaratarak ve eğitim kalitesi yüksek üniversitelere girmeyi ek paralı eğitim desteği alamayanlar için zorlaştıran bir sınav sistemini kurumsallaştırarak özde eşitsizlik zaten yaratılmış oluyordu.
Çalışan sınıflar adına bir cehennem yaratan neo-liberal uygulamalar temelde bu görünüşte eşitsizlik perdesini yırttı ve eşitsizliğin piyasalaştırılmış bir toplumda kaçınılmaz olduğu ilan edildi. ‘Vatandaşlık’ ve gelecek hakkında ‘eşitlik’ vaaz eden şarlatanlıklara hiç ama hiç gerek kalmadı. Artık eşitsizliğin ve eşitsizlik içinde rekabetin toplumsal refah açısından ve akademik kalite açısından, kötü değil, tam tersine iyi bir şey olduğu kamu görevlileri tarafından fütursuzca ilan edilmektedir. Önce sadece karanlıkta fısıldıyorlardı, şimdi karanlık her yerdedir. Yusuf Ziya Özcan’ı çok da eleştirmemek gerekir aslında; hatta belki dürüstlüğünden dolayı kutlanmalıdır kendisi. Yıllardır karanlıklarda fısıldananı açık etmiş ve dürüstlük göstermiştir, aslında onun YÖK Başkanı olmasına yol açan süreci yaratanların hiçbir zaman bu ölçüde dürüstlükle ifade edemediklerini açıkça ifade ederek mevzileri netleştirmiştir. Yusuf Ziya Özcan artık uzun bir zamandır bilinçli bir şekilde çürümeye bırakılmış ve görünüşte eşit, ama aslında olabildiğince eşitsiz bir akademik eğitim sisteminin önceden hesaplanmış tasfiyesinin ilk adımını atmıştır. Baskın Oran’ı ve Murat Belge’yi de suçlamamak gerekir, onlar çağımızın saf ve ‘reformcu’ aydınlarıdır ve ‘cehennemin yollarının iyi niyetle döşendiğini’ bilmeyecek kadar iyi niyetlidirler. Kapitalizmin bütün reformcu aydınları gibi yoksulun kaderinin zenginin vicdanı sayesinde düzelebileceğine yürekten inanmışlardır. Oysa hem şu anda tasfiye edilen sözde eşitlikçi sistem, hem de yerine ikame edilmeye çalışılan ‘rekabetçi’ sistem çalışan sınıfların çocuklarının çalışan sınıfın sıradan üyeleri olmalarını garantileyen sistemlerdir; bunu dünyanın en ‘vicdanı temiz’ burjuvazisi bile değiştiremez.
Üniversiter eğitim çoktandır nitelikli girdiyi (akademisyeni) düşük maliyetle kullanmayı ve yüksek kaliteli çıktıyı (öğrencileri) yüksek fiyattan pazarlamayı hedefleyen bir ticarileşme sürecine girmiştir. Burada belirtildiği gibi bölümler, fakülteler, ülke içindeki üniversiteler, hatta uluslar arası düzeyde üniversiteler arasında bir hiyerarşi yaratılmış ve hem öğrencinin hem de akademisyenin fiyatlaması bu hiyerarşiye göre yapılmıştır. Bu süreçte akademisyen, üzerinde yıllardır çalıştığı makine konusunda uzmanlaşan işçi misali, kendi disiplini üzerine uzmanlaşan bir meslek adamına dönüşmüştür. Öğrenci de hiç kuşkusuz bir ‘müşteri’ye ve ‘yatırım plasmanı’ kalemine dönüşmüştür.
Akademik hiyerarşi hem fiyatlama sürecine yardım etmektedir hem de ideolojik hegemonyayı sürdürme sürecinde önemli bir role sahiptir. Tepesinde ABD üniversitelerinin oturduğu hiyerarşik yapılanma aynı zamanda bir merkez çevre ilişkisine yol açmakta ve bu ilişki sadece uluslararası düzeyde değil, ulusal düzeyde de ortaya çıkmaktadır. ABD’deki üniversitelerin doktora programı Çinlilerle, Hintlilerle, Latinlerle, Türklerle ve Araplarla dolup taşmaktadır. Saf bir akademik üretimin dışında bir ideolojik yapılandırma da söz konusudur. Özellikle sosyal bilimler alanında bu yapılandırmanın çok daha baskın olduğu aşikardır. ABD doktoralı genç akademisyen, genellikle kendi sosyal disiplinin dar bir alanına mahkum olan kişidir. Doktora programında öğrendiklerinin ulusal düzeydeki sorunları açıklamaya ne kadar muktedir şeyler olduğunu sorgulamaz bile. ABD doktoralı bir iktisatçı, örneğin yağmalanmış kamu arazilerinin üstünde yükselen gecekondulara ‘konut iktisadının’ parlak modelleriyle bakmaya çalışır. ABD doktoralı sosyolog, öğrenmiştir bir kere; tarikatlara ve ticaretle iç içe geçmiş dinsel oluşumlara hemen ‘sivil toplum örgütü’ yaftasını yapıştırıverir. Ancak bunlar ABD’den doktora almış genç ve ‘en iyi’ akademisyenler açısından bağışlanabilir küçük hatalardır. Onlar zaten kendi ülkelerinin özellikle özel üniversitelerinin ve merkez kamu üniversitelerinin tepelerine yerleşecek ve taşra üniversitelerine eleman yetiştireceklerdir. Taşra üniversiteleriyle birlikte hiyerarşi tamamlanmış olmaktadır. Bu hiyerarşide özel üniversiteler giderek daha güçlü bir pozisyon edinmektedirler çünkü mali güçleri giderek yıpranan ve ‘iyi’ öğrencileri özel üniversitelere kaptıran merkez kamu üniversiteleri, akademisyenleri de özel üniversitelere kaptırmaktadırlar.
Her yeniden yapılanma sürecinin kesinlikle kazananları ve kaybedenleri vardır. Yusuf Ziya Özcan’ın varlığını teyit ettiği tasfiye planının kaybedenleri kesinlikle kamu üniversitelerinin büyük bir bölümü ve toplumun çalışan sınıfları olacaktır, kazananı ise kuşkusuz özel üniversitelerdir. Özel üniversiteler küresel akademik hiyerarşide önemli bir yer tutmaktadırlar. Hem yurtdışından gelen genç akademisyenlerin ‘iyilerini’ istihdam etmekteler hem de ABD üniversiteleriyle yakın ilişkileri sayesinde çok sayıda mezunu ABD üniversitelerine göndermekteler. Ayrıca kamu üniversite sisteminin mali zaaflarından yararlanarak kamu üniversitelerindeki öğretim üyelerine yarı zamanlı iş olanağı sağlamakta ve böylece kamu üniversitesi akademisyenlerini de ‘günaha davet’ etmektedirler. Bu çürüyen sitem içindeki rolleri orta öğretim siteminde özel dershanelerin rollerine bir hayli benzemektedir.
Özel üniversitelerin gözden kaçırılmaması gereken bir diğer özelliği de sahip oldukları sınıfsal kimliktir. Burslu öğrenciler özel üniversite öğrenci kapasitesinin ancak çok küçük bir kısmını kaplamaktadır. Burs olanağı da ancak merkezi sınavda belirli bir kriterin üzerinde başarı gösteren öğrenciler için sağlanmaktadır. Diğer bir deyişle, öğrencilerin ailelerinin ekonomik durumlarına kesinlikle dikkat edilmemektedir. Baskın Oran’ın burs önerisi işte tam da bu noktada beklenilen sonucu vermeyebilir. Çünkü özel üniversitelerin belirlediği, ya da paralı hale gelmesi durumunda şimdiki kamu üniversitelerinin belirleyeceği başarı kriterini de yoksul çalışan kesimlerden gelecek çocuklar kesinlikle tutturamayacaklardır. Bu başarıyı yakalayabilmek için ‘iyi eğitim’ veren bir özel liseden ya da iyi bir özel dershane eğitiminden geçmek gerekecektir ki bu da çalışan sınıfların genellikle çocuklarına sağlayamayacakları bir olanak olarak kalacaktır.
Böyle önerilerin bir diğer gerekçesi de, açıkça ifade edilmese de, paralı hale gelecek kamu üniversitelerinin, varlıklı sınıftan gelecek öğrencilerinden toplayabildikleri har(a)ç ile şu anda çok düşük ücret almakta olan akademisyenlerin yaşam standartlarını yükseltebilecekleri ve onları bu şekilde daha ‘rekabetçi’ hale getirebilecekleri düşüncesidir. Ancak bu gerçekçi bir düşünce değildir. Burada ‘rekabetçi’ durumun ne ölçüde hayırlı bir mefhum olduğunu tartışmıyoruz bile. Önemli olan artık aşikar hale gelmiş bu düşüncede akademisyenin bir ‘eğitim pazarlamacısı’, öğrencinin ise tam olarak bir ‘müşteri’ statüsüne indirgenmesidir. Aslında bu indirgeme kamu üniversitelerinde halihazırda yapılmaktadır. İkinci öğretim programları veya yaz okulu programları tam da bu türden adımlardır. Buna çağın ruhuna uygun olarak üniversitelere dayatılan ve öğrencileri ve akademisyenleri ‘çıraklaştıran’ üniversite-sanayi işbirliği programlarını da eklerseniz durumun vahametini daha kolay kavrayabilirsiniz.
Yukarıda betimlenen sistem kesinlikle toplumsal eşitsizliklerin, yüksek öğretim de dahil olmak üzere, hayatın her alanında yeniden üretildiğini göstermektedir. Kapitalizm zaten üretim ilişkilerindeki eşitsizliklerin yansımalarını hayatın her karesinde yeniden üretir. Artık eşitsizliklerin gizlenmediği ve ortaya döküldüğü bir çağda yaşamaktayız. Tıpkı feodalitede olduğu gibi. Üniversitelere biçilen kılıf onları kendi kaynaklarına geri döndürme, onları manastırlaştırma veya camileştirme tehlikesini taşıyor. Artık ilan edilmiş savaşın en temel amacı üniversiteyi yeniden ayrıcalıklıların ve varlıklıların meslek edindirme kursuna çevirmektir. Savaş ilan edilmiş ise kabul edilmek zorundadır. Kamusal parasız eğitim sonuna kadar savunulması gereken bir mevzidir.
Dipnot:
1 - Karamsarlık yaratmak istemeyiz ancak bir tarihsel gerçeği belirtmek isteriz. Üniversite, içinde barınan bireylerden bağımsız bir kurum olarak, tarihi boyunca devrimci yükselişlerin genel olarak yanında değil, karşısında olmuştur. Oxford, 1640’da Cromwell’in cumhuriyetçi ordusu yerine, kralcı güçlerin yanında saf tutmuştu. Sorbonne olarak anılan tarihi Paris Üniversitesi, Fransız devrimiyle birlikte kapatılarak, yeniden kurulmuş ve işçi ve esnaf çocuklarına kapılarını açmıştır. Darbeyle iktidara gelen Nasır’ın Mısır’da yaptığı ilk işlerden biri El Ezher’in eski yapısını dağıtmak ve onu en azından kadınların da girebileceği şekilde yeniden düzenlemek olmuştur.
*Ankara Üniversitesi SBF{jcomments on}