Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Türban gündeminde feministler nereye?


Bilge Can Yıldız

Feminist hareketin en çok kullandığı argümanlardan biri olan kadın bedeninin cinsel nesne olarak görülmesi anlayışının ürünüdür örtünme… Bugün, aslında çarpıcı bir biçimde vücut bulduğu türban düzenlemesinde neden bir anda unutuluveriyor? Küçük mahallelerde bile yadırganmayı, ayıplanmayı göze alarak ‘Kimsenin namusu değiliz’ diye slogan atabilen feminist hareket, bugün utanmadan ‘kızlarının’ hakkını savunduğunu iddia eden Tayyip’e dönüp hak ettiği yanıtı veremiyor.

24Özgürlük dün solun, sosyalizmin jargonuna ait ‘tehlikeli’ bir sözcük değil miydi? Şimdi gericiliğin dilinde pelesenk; bu yüzden kafalar bulanık, akıllar karışık… Ne oldu, nasıl oldu da kadınlar için örtünmemek bir özgürlükken, şimdi örtünmek özgürlük oldu?
Üniversitelere türbanla girilmesini serbest bırakacak olan türban düzenlemesi, özgürlük palavrası ile gündemde bugün. Halkı muhafazakarlaştırarak yoksulluğa teslim eden hükümet, estirdiği liberal rüzgarın sürüklediği özgürlük kavramı ile, gericilik için özgürlük istiyor. Liberal akıl kaçırması özgürlüğü serbestlikle eş tutuyor, kavramları tersyüz ediyor, kafaları karıştırıyor da karıştırıyor. Baskı ile gelmesinin tarihsel koşullarının ortadan kalktığı gericilik, uğruna yıllarca mücadele edilen kavramlara sarılmış vaziyette, tıpış tıpış geliyor.

Feminizm nereye?
Şimdi türbanın bir kişisel tercih olduğu söyleniyor. Olsun, öyle olsun; insanlığın en geri ideolojisinin bir parçası olarak zihinlerdeki tahakküm olmasın da kişisel tercih olsun hadi. Bedenlerimizi cinsel nesne olarak gören anlayışın bir ürünü olan örtünme ve türban kişisel bir tercih olsun. Kişisel tercihlerle mücadele edilmez mi? Her kişisel tercih, salt kişisel tercih diye kabul edilebilir mi? Kişisel tercihler, bizi gericileştirecekse, muhafazakarlaştıracaksa, yine de “Ama kişisel tercih ne yapalım?” mı diyeceğiz? En kötüsü de AKP’nin bunu “kızlarımızın” kişisel tercihlerini kullanabilmeleri için yaptığı yalanına mı inanacağız? Saçımızı başımızı, kolumuzu bacağımızı tahrik unsuru olarak gören sapıkça zihniyete mi teslim olacağız?

Kişisel tercih kırmızı yerine mavi giyinmeye denir. Giyinmenin kendisi bir tercih değil ihtiyaçtır. Örtünmek ise ne tercih, ne ihtiyaçtır. Tercih değildir, çünkü İslam kişiye, örtünmemek ya da örtünmek arasında bir tercih hakkı sunmaz. İhtiyaç hiç değildir, çünkü iklim koşulları örtünmeden yaşamaya elverişlidir. Bütün bu kavramları birbiri yerine kullanmak, sapla samanı birbirine karıştırmaktır. Zira aynı kafa karışıklığı içerisinde, birileri çıkıp “Che tişörtü giymekle türban takmak arasında bir fark yoktur” diyebiliyor. Gerici bir tahakküm doğrultusunda, kişiler tercih yapamazlar, kişilerin yerine tercih yapılmıştır zaten. Onu uygulamanın adı tercih olamaz. Bunu anlamak bu kadar zor olmamalı!

Feminist kadın hareketinin en çok kullandığı argümanlardan biri olan kadın bedeninin cinsel nesne olarak görülmesi, bugün aslında çarpıcı bir biçimde vücut bulduğu türban düzenlemesinde neden bir anda unutuluveriyor? Feminist kadın örgütleri türban düzenlemesi tartışmalarının başlamasından bir aydan fazlaca bir zaman geçmiş olmasına rağmen hala neden kemküm ediyor? Neden net bir politika bulamıyor? Kadınların maruz kaldığı her türlü tahakküme son derece ‘cüretkar’ sloganlarla cevap verebiliyorken, şimdi liberalizmin bize yeniden, yeni hali ile tanıttığı özgürlük kavramı öyle bir sızmış ki her yana, kadın örgütleri apaçık önümüzde duran bu gericiliğe verecek yanıt bulamıyor. Küçük mahallelerde bile yadırganmayı, ayıplanmayı göze alarak ‘Kimsenin namusu değiliz’ diye slogan atabilen feminist hareket, bugün utanmadan ‘kızlarının’ hakkını savunduğunu iddia eden Tayyip’e dönüp hak ettiği yanıtı veremiyor. Dinin getirdiği dayatmayı kabullenmeyi bir tercih olarak görmek, toplumu gericileştirmek için kadın bedenlerinin kullanılmasına göz yummak değil de nedir? Ne zamandan beri kadın hareketi din ve vicdan hürriyeti tartışır oldu? Recme karşı, namus cinayetlerine karşı verilen mücadele ne zamandan beri yerini dini inanç ‘özgürlüğü’ savunusuna bıraktı? Kadın hareketinin gözü ne zaman tarihi okuyamayacak kadar körleşti?

Din… Nereden çıktı?
Dinin ortaya çıkması, ilkel topluluklardaki sihir ve büyü sanatının, uygarlığa geçişte kurumsallaşması olarak açıklanabilir. İnsanlık, uygarlığa kadar aç karnını doyurmaya uğraştı, en büyük sıkıntısı olan kıtlıklarla baş etmek için sihirler yaptı. Rastlantısal olaylar arasında sebep-sonuç ilişkisi kuran sihirsel düşünüş biçimi ‘doğaya hükmetme’ çabasından yola çıktı. Çünkü sihir yapmanın sebebi, örneğin yaban geyiklerinin sayısını artırmaktı. Yerleşik yaşama geçişle toprağı ekmeyi başaran insanlık, uygarlığa geçişte, geride bıraktığı yüz binlerce yılın deneyimini de beraberinde getirdi. Sihirsel törenler gelenekler halini aldı ve yerini geleneklerin izlerini taşıyan dinsel törenlere bıraktı. Sihirle ya da bir başka insan hüneri ile doğaya hükmedilemeyeceğini kavrayan insanlık, bu sefer hükmetmek yerine ‘doğaya yakarma’ diye tanımlayabileceğimiz dinsel düşünüş biçimine sahip oldu. Toplumsal işbölümünün ilerlemesi ile farklı işlerde uzmanlaşan toplum birimleri ortaya çıktı. Toplumun düşünüşüne yön veren din adamları ile toplumu dışarıdan gelecek saldırılara karşı koruyan askerler diyebileceğimiz birim, zaman zaman çatışmalar yaşasalar da Sanayi Devrimine kadar toplumların yönetici sınıfı olarak uzun yıllar boyunca gül gibi geçinip gittiler. Din adamları halkı, yönetenlerin buyruğu doğrultusunda ikna etti, bu sayede hem din adamları, hem yöneticiler konumlarını zevk ve sefa içinde yaşayarak korudular. Çoktanrılı dinler zamanında yönetici, tanrılardan biriyken; tarih ilerledikçe kafa karışıklıklarını gidermek için tanrıların sayısı giderek azaldı, yönetici bu sefer tanrının elçisi oldu, tektanrıcılığa geçişle de tek tanrının tek elçisi olan yöneticinin mutlak hükümdarlığı temin edildi. İnsanlığın doğaya hükmetmeye çalışırken keşfettiği din, uygarlıkta, hükmedilmesinin aracı olan bir üstyapı kurumuna dönüşüverdi. Din yüzyıllarca bu işe yaradı. Burjuva devrimlerinin başlaması ile ideolojinin, dinsel düşünüş yerine bilimsel düşünüş ile şekilleneceği bir döneme girilmiş oldu.

İnsanlık bir kez ileri olanı bulduğunda, örneğin ideolojik olarak sihirden dine, oradan da bilimsel olana vardığında, zaman içerisinde zikzaklar çizse de temelli geriye dönmeyecektir. Eninde sonunda daha ileriye varacaktır. Tarih bilimi, daha ileri olanın, çatışan sınıfsal çıkarların yön verdiği/vereceği mücadeleler ile geleceğini bize sabit bir veri olarak sunmuştur zaten.

Dinin ortaya çıkışından, yönetenlerin aracı haline gelmesi sürecinde, yine toplumsal işbölümünün sonuçlarından biri olan kadınların, erkeklere göre statülerinin daha düşük olması, dinin kadın ve erkeğin toplumdaki yerini algılayış ve algılatış biçiminde kendini daha eşitsiz bir biçimde gösterdi. Din ya da bir başka üstyapı kurumu toplumun yaşam biçiminden bağımsız olarak şekillenemeyeceğine göre, İslam dininde de kadının statüsü erkeğinkinin altında, hem de fazlaca…

Kadınların örtünmelerini emreden İslam anlayışında kadın bedenini cinsel nesne olarak görme vardır. Örtünmemiş hali ile kadın, erkeği tahrik etmek suretiyle ona cinselliği çağrıştırır. Örtünmemiş hali ile kadın, erkeği günaha davet eden, günah işlemesi için teşvik eden bir ‘şey’dir. İslam dini insanlığa değil, erkeklere gönderilmiştir zaten. Bunu Kuran’da açık seçik görürüz. Her bir ayet genel olarak erkeğe hitap eder, kadınlarla ilgili olan neredeyse tüm kısımlarda erkeğe, kadınlarının nasıl davranması gerektiği buyrulur. Toplumsal ilişkileri düzenleyen din ve özel olarak İslam, onun önemli bir parçası olan iki cinsin, kadın ve erkeğin arasındaki ilişkiyi de emirlerle düzenler. Öyle bir düzenler ki erkeğe dört karıyı, kadına da türbanla paketlenmeyi reva görür.

İnsanlığın savaşarak aştığı, yerine bilimsel düşünceyi koyduğu gerici dinsel düşünce bugün, yukarıda bahsedilen zikzaklarda geziniyor. Tarih boyunca olduğu gibi, yine yönetenlerin isteği doğrultusunda…

Günahkar kadınlar
Kadının özgürlüğü, ‘Örtünün!’ tahakkümüne karşı verilen mücadelenin adıdır. O tahakkümün serbestisine değil! “Örtünün!” diyen, kadına, günaha teşvik eden olarak bakar; aynı zihniyet erkeklere kadını dövme özgürlüğünü de verir, kadını taciz etme, kadına tecavüz etme özgürlüğünü de. Okul üniformalı liseli kızların bacaklarına kezzap atma özgürlüğünü de… Zira örtünmeyen kadın, etrafa afrodizyak saçarak dolaşır, erkeğin özgürlüğü buradan gelir. Örtünmenin ve türbanın gerekçesi de budur. Şimdi afrodizyak saçmak istemeyen namuslu kadın, kişisel tercihinden ötürü kapanmak isteyebilir tabii. Bir kere algoritma böyle kuruldu mu, işte o zaman örtünmek doğal olarak kişisel tercihtir ve kimse de bir şey diyemez. Peki, biz afrodizyak saçtığımıza mı inanacağız? Biz tıpkı Havva annemizin Adem babamızı ayartıp yasak elmayı yedirdiği gibi, erkekleri günah işlemeye davet eden ‘şey’ler olduğumuza mı inanacağız? Biz kadınlar günahkar mıyız? Türbana evet demek için önce bu soruya cevap vermek gerekir. Ancak bu soruyu evet diye yanıtlarsak türbana evet demek anlamlı ve tutarlı olur. Kadın hareketi bu soruya evet demenin sorumluluğunu alacaksa bugün, 8 Mart’ta türban özgürlüğünü kutlamak için çıksın alanlara.

Hayırsa; yasakçı diye ayıplanmaktan korkmadan, ayıplayanların da zihinlerini açmak için, kadının önüne konulan bu gerçek yasağa karşı çıkalım. Kadınların diledikleri gibi giyinmelerini engelleyen dinin tahakkümüne, yasaklarına karşı çıkalım.
Kaynak: İlkel Topluluktan Uygar Topluma, Alaeddin Şenel{jcomments on}

Bilge Can Yıldız