Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Tarihin Sarkacı (II): Tembel olma, olursan sefil ol...


Ahmet Haşim Köse

Burjuva toplumu, biz öyle görüyoruz diye değil, kendi gerçekliğinin doğal sonucu olarak sınıflı bir toplumdur. Sınıfların toplumun belleğindeki yeri ve politik özne olarak konumları bugün için dünden farklıysa, bu sınıfların tarihe gömülüşü anlamına gelmez.

marx-5Bir önceki sayıda yazımıza “toplumların kriz dönemleri ahlak, hukuk ve eşitlik kavramlarının yeniden inşa dönemleridir” tespitiyle başlamıştık. Vurgumuz, genelleşmiş kriz süreçlerinin, düne ilişkin “normal” kabul edilen tüm toplumsal var oluş biçimlerini kuşatıp, tüketmesi ve yeni bir “gerçeklik” kabulünü yaşamın her alanında diretmesi üzerineydi. Antonio Gramsci’nin kavramlarıyla düşünülecek olursa eğer, söz konusu meşrulaştırma işlevini, iktidarların varlıklarını ve bu varlığın “yeni” gerçekliğini, sıradan insanların gündelik yaşam pratiklerinde onanması olarak görmek mümkündür.

Bu anlamda, geçmiş yazılarımızda da kullandığımız, James Petras’ın “Türkiye’de ve Latin Amerika’daki mevcut neo-liberal başkanlar … halk kesimlerine erişen iyi-örgütlenmiş parti aygıtlarına ve en yoksul sınıfların oylarını satın almaya yönelik iyi finanse edilmiş ‘refah’ ve ‘yoksulluk’ programlarına sahiptirler” tespitini, burjuva modernliğinin yerini, giderek, emekçi kesimlerin “sefaletin örgütlenmeleri” ile yer değiştirmesi olarak yorumlamak mümkündür.

Kimdir bu yoksullar? Kuşkusuz bu soruya verilecek yanıt aslında “burjuva toplumu nedir?” sorusuna vereceğimiz yanıtın da kendisidir. Burjuva toplumu, biz öyle görüyoruz diye değil, kendi gerçekliğinin doğal sonucu olarak sınıflı bir toplumdur. Sınıfların toplumun belleğindeki yeri ve politik özne olarak konumları bugün için dünden farklıysa, bu sınıfların tarihe gömülüşü anlamına gelmez. Üstelik sınıf kavramını dışlayan düşünce formları da öyle masumca ve kendiliğinden oluşmamıştır. Tüm diğer gerçeklikler için olduğu gibi bu gerçeklik de masum değildir. Burjuva toplumunun emekçi sınıflara karşı yoğun karşı saldırısının ve bu saldırıya ritim tutan entelektüel tahakkümünün eşleşmesiyle olmuştur bu...

Geçen yazımızda sefaletten görev çıkaran “yufka” yürekli entelektüellerin, sefalete biçtikleri “fiyat” ile “liberal” siyasi değerlerden ilişkisini koparmayan yeni “sol” çağrılarına değindik. Bu yazımızda Sol’un sefalet örgütlenmesiyle iktidar mücadelesi yürütemeyeceğini vurgulayarak, ülkemizin sefalet manzaralarına ilişkin “sorular ve yanıtlar” sunacağız. Burada genel eğilimler olarak sunulan sonuçlar meslektaşım Dr. Serdal Bahçe ile sürdürdüğümüz çalışmaların bulgularından türetilmiştir. Çalışmamız, asıl olarak, sefalet çalışmalarının temel veri tabanı olarak kabul gören ve ülkemizde de 2002 yılından bu yana düzenli olarak yayınlanan “hane halkı gelir ve tüketim anketleri”dir. Çabamızı, kabaca, bu anketlerde sunulan bilgileri toplumsal sınıf oluşumlarına dönüştürerek, ‘Türkiye kapitalizminin bugünü’nü analiz etmektir.

Nesnel bir sınıf pozisyonu olarak değerlendirildiğinde Türkiye’de işçi sınıfının konumu nasıl yorumlanabilir?
Nesnel pozisyonları açısından değerlendirildiğinde Türkiye’de kentli işçi sınıf oluşumu düzenli olarak artmıştır. 2000 sonrası kriz sürecinde, bu artış tarımsal sınıf oluşumları (esas olarak, küçük mülk sahibi köylüler ve tarım emekçileri) ve küçük burjuvazideki çözülmesiyle beslenmiş ve belirgin bir ivme kazanmıştır. 2004 yılı dikkate alındığında Türkiye’deki toplam hanelerin % 56’sı kent emekçilerinden oluşmaktadır. Bu oran 8.410.805 haneye tekabül etmektedir. Diğer taraftan sermaye sınıfının kontrol ettiği gelirde önemli bir yoğunlaşma mevcuttur. Bu kutuplaşma Marx’ın öngörüsü ile tümüyle örtüşmektedir: Sermayenin (ve tabi zenginliğin) merkezileşmesi, sefaletin yaygınlaşması…

Sefaletin sınıfsal bir karakteri var mıdır?
Sefalet kimliksiz bir oluşum değildir ve açık sınıfsal karşılıkları vardır. Dünya Bankasının 1 dolar olarak kabul ettiği açlık sınırı veri alınırsa Türkiye’de bu geliri elde edemeyen kitlelerin % 61’i kır ve kent emekçilerinden oluşmaktadır. Bu kitleye % 28’lik paya sahip “geçimlik üretimde bulunan köylüleri” de eklersek sefaletin % 89’unun emekleriyle geçinen halk katmanlarına ait olduğu açıklık kazanmaktadır. Bu kitleler salt “vatandaş” değildirler; belirli toplumsal sınıf oluşumlarının katmanlarıdırlar. Bu sınıf oluşumlarının sefaletine yanıt aramak, “sefaleti hafifletecek katkı ne olmalıdır” sorusuna yanıt aramakla değil, neden sefalete itildiklerini araştırmakla mümkündür.
Yine de sefalete bir fiyat biçmek istesek, bu ne kadar olmalıdır?

Yufka yürekli entelektüeller Ricardocu tezlere dönerek, bu yardımın “tembelliği” teşvik etmemesi ve bu nedenle “asgari” ücretten düşük olması gerektiğini vurgulamaktadırlar. Bizim yanıtımızı Marx, “Ücretli Emek ve Sermaye – Ücret, Fiyat ve Kar” adlı çalışmasında açıkça vermiştir. Şu kadarını söylemek yeterli olacaktır. Yasal asgari ücretin kendisi bile emekçi hanelerin kendilerini minimum düzeyde yeniden üretmelerine yetmemektedir. Emekçi sınıfların salt ücret gelirleri dikkate alındığında, bizim yaşamsal minimum olarak tanımladığımız “yiyecek, barınma, giyim ve zorunlu ulaşım harcamalarını” karşılama oranları son derece düşüktür. 2004 yılı verilerine göre tarım emekçilerinin % 66,5’i, kent emekçilerinin % 52’si ücret gelirleriyle fiili varlıklarını sürdüremez durumdadırlar. Bu oran geçimlik tarım yapan köylüler için % 79’dur. Emekçi sınıflar, küçük burjuva oluşumlar ve tarım kesiminde emekleriyle yaşayan katmanlar ile birlikte değerlendirildiğinde 6.200.323 hane ve bu hanelerde yaşayan 27.341.102 kişi temel faaliyetleri ile toplumsal olarak var oluşları için gerekli minimum harcamalarını karşılayamamaktadırlar. Faaliyet gelirleri değil de, toplam gelirleri dikkate alındığında bu sayılar, sırasıyla, 4.328.809 hane ve 19.578.41 kişidir.

Üstelik bu sınıf oluşumlarının ortalama gelirleri asgari ücretten de düşüktür. Şimdi bizim sorumuzu da, uygun görülürse, sefalet teknokrasisi yanıtlasın: Asgari ücretin dahi yaşamsal minimumları karşılayamadığı bir toplumda, asgari ücretten düşük olup da “tembelliğe” teşvik etmeyecek sefalet katkısının anlamı nedir? Liberal değerlere uzak olmayan “sol” acaba buna nasıl yanıt verir?{jcomments on}