Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Radikalleşememiş bir demokrasi projesi: Post-Marksizm


Yarınlar


Politik ve teorik geçmişi çok eskilere dayandırılabilecek olan post-Marksizm, 1980’lerde hem akademik hem de politik çevrelerde popülerlik kazanmaya başlamıştı. 1985’te Laclau ile Mouffe’un yazdıkları Hegemonya ve Sosyalist Strateji: Radikal Bir Demokrasiye Doğru adlı kitap, Radikal Demokrasi projesinin dayandığı teorik mantığı tüm argümanları ile ortaya koyması bakımından önemli bir başlangıç oluşturuyor. Aradan geçen yirmi yılı aşkın süreden sonra bu kitabın tekrar gündemimize gelmesine, İletişim Yayınları’nın geçtiğimiz ocak ayında kitabın yeni baskısını yapması vesile oldu. Yayınevleri durduk yere kitap basmıyor. Ortada dolaşan “Yeni Sol” projelerine fikir vermesi, ya da söz gelimi AKP’nin yükselişinden demokrasi dersi almayan kalın kafalı solculara demokrasinin içinde bulunduğumuz dönemde büyük bir öneme sahip olduğunun anlatılması amaçlanmış olabilir. Biz, kitapta ortaya konan teorilere bir göz atıp post-Marksizmin kısaca neyi vazettiğini özetlemeye çalıştık.

Post-Marksizm, ideolojinin ve politikanın ekonomiden ve sınıfsal ilişkilerden uzaklaştırılmasına dayanan, Marksizmin, işçi sınıfının öncülüğü, sosyalizme politik bir devrim ile ulaşılacağı gibi temel kabullerinin sorgulanması ve reddidir. Ellen Meiksins Wood(1), post-Marksizmi, Marx ve Engels’in Alman İdeolojisi’nde, gerçek tarihsel temeli terk edip ideoloji temeline dönüş yapmış olmakla eleştirdikleri “hakiki” sosyalizmin günümüze uyarlanması olarak tanımlar. Bu anlamda yazının başında da değindiğimiz gibi, post-Marksizm’in teorik ve politik geçmişini çok öncelere dayandırmak mümkün. Yalnızca eleştirenler tarafından değil, aynı zamanda Hegemonya ve Sosyalist Strateji (HSS) kitabının yazarları da ekonominin belirleyiciliği ve işçi sınıfının devrimci rolünü reddeden anlayışlarını Marksist teori içindeki kimi boşlukları ortaya çıkardığını düşündükleri Marksizm içi bazı tartışmalarla temellendirmeye çalışmakta; Rosa Luxemburg, Eduard Bernstein, Antonio Gramsci gibi yazarların kimi düşüncelerini benimseyip, kimilerini ise –kendi deyimleriyle- “radikalleştirerek” bir teori ortaya çıkarmaktadırlar. Yazarlar, teorik olarak dört başlıkta toparlanabilecek konularda çeşitli tartışmalar yürütmektedirler. Bu konu başlıkları; hegemonya, toplum, siyaset ve özne, ve toplumsal çatışmalar şeklinde sıralanabilir.
Yazarlar, kendilerine özgü bir hegemonya tanımı oluşturmada yardımına başvurdukları Gramsci’nin, hegemonya kavramını geliştirmede Lenin’in sınıf ittifaklarının ötesine geçtiğini savunurlar ve Gramsci’nin hegemonya kavramını “radikalleştirmeye” soyunurlar. Onlara göre Gramsci, hegemonya kavramını oluştururken iki yeni ve temel yer değiştirme yapmıştır: Birinci olarak ideolojinin maddi bir temeli olduğu, bu nedenle kolayca üstyapısal olarak yorumlanamayacağı; ve ikinci olarak da politik öznelerin artık sınıflar değil “karmaşık kolektif iradeler” olduğu. Gramsci’nin yaptığını söyledikleri bu kavramsallaştırmadan hareketle, politik özne olarak sınıfsal kimliğin artık geçersiz olduğu tezine ulaşmaktadırlar. Böylece 1970’lerde ve 80’lerde önemli bir hareketlilik yakalamış olan barış eylemcileri, feministler, eşcinseller, çevreciler, öğrenciler, etnik azınlıklar gibi “özne konumları”nın hegemonya oluşturmada “sınıf”ın yerini aldığını savlamaktadırlar. Oysa onların iddia ettiğinin tersine Gramsci, politikanın öznesi olarak sınıftan başka bir “karmaşık kolektif irade” göstermemiştir. Gramsci, yalnızca temel sınıfların –burjuvazi ve proletarya- hegemonik güç olabileceğini, bu iki sınıf dışında kalan toplumsal katmanlar ve ara tabakaların temel sınıfların hegemonyası altında yer alacağını söylemiştir. Yazarların Gramsci’den söz açtıkça sık sık başvurdukları “tarihsel blok” ise, toplumsal güçler şeklinde birleşmiş çeşitli müttefiklerle bir araya gelmiş hakim bir sınıfın hegemonyasına dayanır. Bu hegemonyanın kaynağını aldığı maddi temel ise söz konusu sınıfın ekonomik gücünden başka bir şey değildir.(2)

Bundan başka, yazarlar, “ideolojik ve politik çıkarların söylem yoluyla kurulabileceğini”, “siyasetin hegemonik pratiklere yönelen bir söylem kurma süreci olduğunu” ve “herhangi bir sınıfın maddi çıkarları üzerinden biçimlendirilemeyeceğini” iddia etmektedirler. Bu noktada da Marksist teoriyi, siyaset ile ekonomi arasında birebir bir ilişki tanımlamış olmak ve bir politik özne olarak işçi sınıfını merkeze koymakla eleştirmektedirler. Yazarlara göre, ekonominin toplumsal süreçleri belirlemedeki göreli ağırlığı ya da işçi sınıfının politik önder olduğu şeklindeki “özcü” anlayışlar terk edilmelidir. Bu noktada, politikanın öznesi olarak biraz önce adlarını andığımız “özne konumları”nı gösteren yazarlar, bu grupların değişken ve kimi zaman karşıt çıkar sahibi gruplar olarak aynı politik proje içinde nasıl yer alabilecekleri konusunda bir şey söylememektedirler. Marksizmin sınıf kavramını eleştiren yazarlar, toplumsal ilişkileri dışlayan, kaba ve indirgemeci bir ekonomi anlayışını Marx’a atfederek bu eleştiriyi temellendirmeye çalışmaktadırlar. Oysa toplumsal ilişkilerin üretim alanı ve süreçleri üzerindeki rolü Marx’ın temel vurguları arasındadır ve ekonomi, Marksist Bilim yönteminde en üst soyutlama düzeyi olarak analize katılmaktadır. Marksizm, yazarların iddia ettiğinin aksine, ekonomi ile siyaset arasında diyalektik bir ilişki olduğunu savlar. Sınıfın tarihsel bir özne olarak anlaşılabilmesi, bu diyalektik ilişkinin kavranmasıyla mümkündür.

Laclau ve Mouffe’un ortaya koydukları anlayış, anti-kapitalist bir yaklaşıma sahip değildir, çünkü post-kapitalist bir topluma geçildiği kabulünden hareket etmektedir. Sınıflı toplumun kapitalizmin karakteristik bir unsuru olmaktan çıktığı, burjuvazi ve proletaryanın farklılaştığı ve çalışanların üretici kimliklerinden çok tüketici, yurttaş ya da azınlık kimlikleri ile tanımlanan özne konumları edindikleri öne sürülmektedir.(2)

Laclau ve Mouffe, Marksizmi tam bir yapı bozuma uğrattıktan sonra, Radikal Demokrasi adını verdikleri bir proje sunmaktadırlar. Yazarlara göre, Yeni Sağın yükselişi karşısında Solun bir alternatif yaratabilmesi için Liberal Demokratik ideolojiyi reddetmek yerine onu “radikal ve çoğul bir demokrasi doğrultusunda derinleştirmesi ve genişletmesi” gerekmektedir. Ancak Radikal Demokrasi teorisinin hayata geçmesinin önünde duran merkezi bir sorun var: stratejisini üzerine kurdukları grupların kolektif bir eylemi ortaya çıkaracak söylemsel koşulların tanımlanması sorunu. Yazarlar bunun, sosyalist değil, liberal bir zemin üzerinde kurulmasının mümkün olduğunu belirtiyorlar. Marksizmi aşmak için yola çıkan, fakat onun gerisine, liberalizme savrulan post-Marksizmin siyasetinin ‘radikal’ olmayı asla başaramayacağını söylemek için başka bir kanıta gerek var mı?

Kaynaklar:
1- Wood, E. M. (2006) Sınıftan Kaçış. Yeni Hakiki Sosyalizm, Yordam Kitap.
2- Kaygalak, S. (2001) “Post-Marksist Siyasetin Sefaleti: Radikal Demokrasi”, Praksis, sayı:1, s.33-59.