Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Piyasanın üniversiteye değen sihirli eli: Paralı eğitim


Çağlar Kılınç

12 Eylül ile birlikte her alanda hız kesmeden sürmekte olan neo-liberal projenin üniversiteler alanındaki ifadesini keşfetmek Yusuf Ziya Özcan’ın harcı olmadığı gibi ezber bozma iddiası ile halka düşmanlık eden liberal sivri zekalıların da boyunu aşan bir iş. İleri sürdükleri tezler, en az neo-liberalizm kadar eskidir ve neo-liberalizmin Türkiye serüveni boyunca üniversitelerde yürüyen, zaten bunların kervanıdır.

unakitan_butceYeni YÖK başkanının açıklamaları ile başlayan, liberal aydınların desteği ile ilgi çeken paralı eğitim tartışması, Türkiye’de üniversitelerin piyasa ihtiyaçlarına göre düzenlenmesi sürecinin önemli fakat küçük bir parçası. Gerek yeni başkanın gerekse liberal destekçilerinin hiçbir tezleri yeni olmadığı gibi, zaten yürürlükte olan, işleyen sistemden ayrışan bir yönü de yok. 12 Eylül ile birlikte her alanda hız kesmeden sürmekte olan neo-liberal projenin üniversiteler alanındaki ifadesini keşfetmek Yusuf Ziya Özcan’ın harcı olm{jcomments on}adığı gibi ezber bozma iddiası ile halka düşmanlık eden liberal sivri zekalıların da boyunu aşan bir iş. İleri sürdükleri tezler, en az neo-liberalizm kadar eskidir ve neo-liberalizmin Türkiye serüveni boyunca üniversitelerde yürüyen, zaten bunların kervanıdır.

12 Eylül’ün açtığı yol
12 Eylül Türkiye’de üniversitelerin gördüğü en kapsamlı tasfiye hareketi idi. Solcu olduğu bilinen, duyulan ya da düşünülen yüzlerce akademisyenin görevden uzaklaştırılması, üniversitenin toplumsal muhalefetin bir bileşeni olmaktan çıkarılması gibi hedeflere derhal ulaşıldı. Ancak darbe “Tasfiyemi yaparım, giderim” demedi. İdeolojik ve kurumsal her türlü araçla üniversite içine yerleşen 12 Eylül zihniyetini kaba bir darbecilikle açıklamak onu küçümsemek olacaktır. Üniversitede YÖK ile kurumsallaşan 12 Eylül zihniyetinin asıl marifeti bilginin üretilmesi yönündeki tüm süreçlerin piyasanın ihtiyaç ve insafına bırakılması oldu. Darbe ve YÖK ile özdeşleşmiş bulunan baskı ve yıldırma politikaları ise piyasa ihtiyaçlarına göre davranmayan ve tasfiyenin bir şekilde süpüremediği unsurların başına çökecekti. 30’lardan 80’e kadar ‘Bilim, eğitim vs.’ şeklinde ifade edilen üniversitenin rolü, YÖK ile birlikte ‘eğitim, bilim vs.’ şeklinde değiştirildi. Eğitimin toplumsal içeriği ise tapınılan piyasanın ihtiyaçlarından başkası değildi. Eleştirel bir düşünme sürecini zorunlu kılan bilimsel üretimi ikinci plana, aynı düzeyde bir sorgulama gerektirmeyen eğitimin, örneğin mühendis yetiştirmenin arkasına atan, 12 Eylül zihniyetinden başkası değildi. Bu anlamda, 12 Eylül’e hakkını verip, onu salt bir darbecilik olarak değil bütünlüklü bir toplumsal sistemin ifadesi olarak okuduğumuzda, Baskın Oran’ı, Murat Belge’yi yelpazenin neresine yerleştireceğimize karar vermek de kolaylaşıyor. 12 Eylül’ün açtığı yolda, 30 yıllık ezberleri papağan gibi tekrar ederek bağıra çağıra yürüyenlerin sol adına konuştukları bir ülkede YÖK Başkanı “Üniversiteler paralı olsun” demiş, çok mu?

Üniversite sanayi işbirliği
Üniversitenin işlevinin yeniden tanımlanması, bilim ile eğitim arasında eğitimin ön plana alınması, özgür insanın değil eğitilmiş insanın hedeflenmesi, Kenan Evren ya da İhsan Doğramacı’nın üniversite hayallerinden çok daha somut bir gerekçeye sahip; piyasa. Ar-Ge faaliyetlerinin yüksel maliyeti, maliyet oranında taşıdığı risk, işgücü piyasalarındaki nitelik ihtiyacı ve toplamda sermayenin karını maksimize etme güdüsü, üniversiteyi piyasanın insafına terk ederek gideriliyor. Bu saldırının adına ise üniversite sanayi işbirliği denildi. Bu adımla birlikte bilim, özgür insanın bir faaliyeti olmaktan çıkacak, memleketin bilmem hangi şirketinin ürünlerini geliştirilmesine adanacak, araştırma şirketin katkısı sürdükçe sürecek, sermayenin ihtiyacı karşılandığında katkı da araştırma da bitecektir. Bu işbirliği ile sermaye, üniversitenin tüm olanaklarını ve beyin gücünü kendisi için seferber etmekle birlikte, Ar-Ge faaliyetinin taşıdığı zorunlu riskleri de dışsallaştırmış oluyor. (Teknokentlerdeki vergi kaçağını ve acımasız sömürü çarkını eklemeye gerek var mı?) Doğrudan üretime hizmet etmeyen bilimsel araştırmalar için kaynak ayırmak bir yana; program, araştırma konularının belirlenmesinde sanayicileri etkin kılarak akademiye bir taşeron rolü biçiyor. Akademinin sınırları sermaye tarafından böyle cömertçe belirlendiğinde özerklik gibi sorunlar da kendiliğinden çözülmüş oluyor. İktisadi kalkınma hedefinin dışında bir araştırma olanağını ortadan kaldırdığınızda bağımsız bilimsel bir araştırmanın ihtiyaç duyacağı özerklik de sorun olmaktan çıkıyor.

Benzerleri gibi, üniversite sanayi işbirliği programı da varlık gerekçesini sermayenin ihtiyaçlarıyla açıklamıyor. Soracak olursanız, bilimsel bilgi ile teknolojinin iç içe geçmişliği ve birbirini beslemesinden tutun da üniversitelerin mali bakımdan rahatlamasına kadar bir düzine sebebi sıralayabilirler. Üniversitelerin kaynak sorunu, diğer özelleştirmelerde olduğu gibi bütçe hazırlanırken ya da vergilendirme yapılırken unutulur, biri satın almak istediğinde hatırlanır. Bu gerekçenin saçmalığını anlamak için üniversitede okumak gerekmiyor. Bilim ile teknolojinin beraberliği ise programın arkasına saklandığı diğer olgu. Bu ikili arasındaki beraberliğin aslında bir çatışmayı da barındırdığı, derhal somutlanamayan ve piyasaya arzı kolay olmayan araştırmaların bu çatışmadan nasıl etkilendiği ve somutlanıp alınıp satılabilir hale gelen her şey gibi teknolojinin de sermayenin egemenliğinde olduğu görmezden gelinirse denebilir ki; evet, sermaye bilime katkı yapıyor.

TÜSİAD raporu
Neo-liberalizmin üniversiteyi talanı, en bütünlüklü ifadesini ulusalcı rektör ve YÖK eski başkanı Kemal Gürüz ve arkadaşları tarafından 1994 yılında TÜSİAD için hazırlanan üniversite raporunda buldu. 30’lardan 80’e kadar üniversitelerde uygulanan Fransız–Alman ekolünün yerini Anglosakson modelin aldığını ilan eden rapor, ibretlik ifadelerle dolu. Rapor açıkça Anglosakson üniversite modelini öneriyor ve ABD üniversitelerinin “yönetim kurullarında o üniversitenin öğretim üyelerinin temsilcilerinin bulunmadığının” altını çiziyor. Bu üniversiteleri kim yönetiyor sorusunun yanıtı, hakiki ulusalcıların piyasanın önünde nasıl saygıyla eğildiğini de gösteriyor. ABD’deki kamu üniversitelerinde görev yapan 8000 civarındaki mütevelli heyet üyesinin mesleklere göre dağılımı şöyle: Sanayi ticaret: %40, diğer iş çevreleri: %25, eğitim: %15, diğer alanlar: %19. Özel üniversitelerin dahil olmadığı bu rakamlar örnek aldıkları, uygulamaya çalıştıkları modelin kesin sonucunu gözler önüne seriyor. Kemal Gürüz’ün ulusalcılığı tartışılmaz, tıpkı ulusalcılığın ekonomik liberalizminin, piyasacılığının tartışılmayacağı gibi.

Gürüz ve ekibi, TÜSİAD raporunda sosyal adalet ve fırsat eşitliği gibi sorunlara da çözüm arıyor. Raportörlere göre “Yükseköğretim giderlerinin tamamen kamu kaynaklarından karşılanmasının, toplumların alt gelir gruplarından yüksek gelir gruplarına kaynak aktaran bir mekanizma oluşturduğu ve bu nedenle sosyal adalet ve fırsat eşitliğine aykırı olduğu görülmektedir.” Üniversite öğreniminin yarı-kamusal bir hizmet olarak tanımlandığı rapor bu sorunu “gelir düzeyine ve başarının devamına bağlı, karşılıksız ve karşılıklı burs ve düşük faizli ve gecikmeli ödemeli kredi programları ile desteklenen makul miktarlarda ve üniversiteyi atılımcı bir işletmeye zorlayacak öğrenim ücreti” uygulamasıyla çözmeyi öneriyor. Biri “ezber bozmak” mı dedi? Baskın Oran ya geceleri yatmadan önce bu raporu okuyor ya da ezberi o kadar iyi ki 94’te yazılmış metni hala aklında tutuyor. Kemal Gürüz’ün 15 yıl önce yazdıklarını tekrarlamak; Baskın Oran ve benzerlerinin durumu budur.

“İsterse söylemesin!”
Bir basın toplantısı öncesinde Maliye Bakanının açık olan mikrofonu fark etmeyerek YÖK Başkanının dedikodusunu yaparken “YÖK Başkanı güzel şeyler söylüyor Sayın Bakanım” diyen bürokratına kıs kıs gülerek “İsterse söylemesin” demesi bugünkü tartışmaya noktayı koyuyor aslında. Maliye Bakanının sırıtışı hem üniversitelerde yaşanan dönüşümün akademik bir tartışmanın çok ötesinde siyasal ve ideolojik bir yönü olduğunu hem de YÖK’un nevi şahsına münhasır bir kurum olmayıp doğrudan hükümetlerin emrinde çalıştığını ortaya koyuyor. Kısa bir süre birbirinden uzak düşen iki kurum, hükümet ve YÖK artık sonsuz bir uyum içinde çalışabilme fırsatını yeniden yakalamış görünüyor.

AKP politikalarına muhalefet etme iddiasındaki ulusalcılığın ise “cumhuriyetin kalesi” saydığı YÖK ve üniversitelerle ilgili bu son tartışmada sessiz kalması nedensiz değil. Göstermelik tartışmalarda iktidarda olmamanın verdiği rahatlıkla bol keseden konuşan ulusalcıların, aslında çok da önemsiyor gözüktükleri bir alandaki son derece yakıcı bir tartışmaya kayıtsız kalmaları manidardır. YÖK Başkanı fazla açık konuştu. O kadar ki tartışmaya dahil olan tüm kesimleri kendisi kadar açık konuşmaya zorlamış oldu. Ulusalcılığın sessizliği, diğer pek çok konuda olduğu gibi bu tartışmada da neo-liberal programın dışında hiçbir seçeneğe sahip olmamasından kaynaklanıyor. YÖK ve liberallerin karşısında tek geçerli tepkinin soldan gelmiş olması, henüz eylemli bir yanıt üretecek düzeyde olmasa da memleketin sola olan ihtiyacının bir göstergesi kabul edilebilir.

Piyasa ya da toplum
Bilim dünyası ve bir bütün olarak üniversite yüz yıldır önünde duran iki seçenekten birini tercih etmek zorunluluğu ile yeniden yüz yüze geliyor, toplum ya da piyasa. Bilgi üretiminin amacı, üretilen bilginin mülkiyeti, paylaşımı ve yayılması gibi temel soruların yanıtları bu iki seçenek etrafında birikiyor.

Öyle ki neo-liberalizm gerçekte son derece bütünlüklü olan saldırısını, birbirinden kopukmuş gibi görünen paketler haline getirerek yapıyor. Üniversiteyi geleneklerinden ve farklı akımların yeşerebilmesi olasılığından mahrum mu bırakmak istiyorlar? O zaman asistanlık kurumunu tasfiye edecekler. Emekçi çocuklarına kapıları kapatmayı mı planlıyorlar? Öyleyse “Burs verelim ama paralı olsun” diyecekler. Bütün önerileri, her şeyi kapsayan iki seçenekten, piyasa ya da toplum seçeneğinden ikincisini seçtiklerinin açık göstergesi. Eğer üniversite kendini savunacaksa ve bu saldırıya bir yanıt üretecekse, ikinci seçeneği, toplumu, gündemine almak zorundadır. Mücadelenin fildişi kuleler düzleminden çıkarıp, onu toplumsallaştırmak. Öğretim üyesi, işçisi ve öğrencisiyle üniversitenin dört elle sarılmak zorunda olduğu tek seçenek budur.

Kaynaklar:
Metin Özuğurlu, Üniversite Sanayi İşbirliği Programının Eleştirisi
TÜSİAD Raporu, Türkiye’de ve Dünya’da Yükseköğretim, Bilim ve Teknoloji (1994)