Deniz Yücel
Almanya’nın Ludwigshafen kentinde 9 kişinin öldüğü ve 60’a yakınının da yaralandığı yangının gerçek nedeni hala açıklığa kavuşmazken Türkiye kökenli göçmenler Solingen ve Mölln’de yaşanan kundaklama ve ölümleri hatırladılar.
Wanne-Eickel futbol kulübünün genç takımında oynayan bir futbolcunun Alman milli takımı için oynamaktansa Türk milli takımı için oynamayı neden tercih ettiğini kendinize sordunuz mu hiç? Türkiyeli göçmenlerin eski pasaportlarındaki vatandaşlıklarını neden korumak istediklerini.
Bu sorulara verilecek yanıtlar Ludwigshafen’daki yangının Mölln ve Solingen’deki yangınları hatırlatmasına neden oluyor. Almanya’daki Türklerin hızlı bir şekilde olayın geçmişle bağlantısını kurmaları 1992 Kasımı ve 1993 Mayısındaki cinayetlerin kolektif hafızalarda nasıl da derin bir iz bıraktığını gösteriyor. Bu saldırılar özellikle burada büyüyen göçmen çocukları kuşağı, benim kuşağım için travmatikti. Mölln ve Solingen bize tehdit altında olduğumuzu öğretmişti; burada istenmediğimizi ve sonuç olarak bir “biz” olduğumuzu.
Benim gibi lisede okuyan biri için bu pek de anlaşılır bir durum değildi. Annemden, babamdan ve arkadaşlarımdan sınırların halklar arasında değil üst sınıftakiler ve alt sınıftakiler arasında uzandığını öğrenmiştim. Başkaları için bu yaşam hissi dünyayı açıklayan bir tarzda değildi. Yine de sonuç aynı oluyordu: Kendimizi belki Alman olarak görmüyorduk ama Türk olarak da ve belki de ilk defa gerçekten yabancı olarak da görmüyorduk. Ama bunun bir önemi yoktu çünkü onlar bizi Türkler olarak görüyorlardı.
Şimdi kendimi Alman arkadaşlardan biraz ayırmaya başladığımı hissetmiştim. 1980’lerin ortalarında yaygın olan bu durum 90’larda da artmıştı. Hessen’de dönemin Sosyal demokrat eyalet yönetimi dil kurslarını ismini “Yabancılar için Almanca” (Deutsch für Auslaender) olarak belirlemişti. Almanca derslerinde sınıfın en iyilerinden biri olmama rağmen ben de bu kursu almak zorunda bırakılmıştım. Pek çok çocuk için dil sorunları yoğun olarak yaşanmaya başlanmıştı. Daha fazla çalışılmadığı zaman öğrenciler ilkokula gönderilmekle tehdit ediliyordu. Bu dönemde resmi açıklamalar Türk ve Yunanlıların Almanca öğrenmede zorluk çektikleri üzerine oluyordu. Böylece “Yabancılar için matematik” (Mathe für Auslaender) gibi dersler de çıkmış oldu. Yine o yaşlarda yabancılara bakan kurumlar çeşitli bahanelerle tüm hayatımızı geçirdiğimiz o bölgede yaşamamızı zorlaştıracak kararlar alıyorlardı.
Mölln Travması
Böylesi deneyimler, yaşamınızda tırmalayıcı izler bırakıyor. 1988-89’da aşırı sağcılar eyalet parlamentolarına girmeye başladılar. 1989’da duvarın yıkılmasından sonra, Alman komşularımızda bayraklarını daha fazla ortaya çıkarma yönünde bir eğilim gelişti. Bu eğilim sürekli hızlı bir büyüme içerisinde oldu. O dönemde annem “Bunu bize karşı yapıyorlar” diyordu. Ülkedeki pek çok göçmenden endişe duyulduğu ortaya çıktı. 1990 yazında CDU, Bild ve Spiegel gibi yaygın medya araçlarının da desteklediği “Belgeli göçmenlik” uygulaması başlattı. Rostock gibi pek çok yerde Neonaziler “halkın isteklerini” yerine getirme isteği nedeniyle polis olarak çalışmak için işe başvurdu. 1992 yılında Sosyal demokratlar göçmenlik haklarının insanların ellerinden alınmasını onayladı.
Bu süreçte Möll saldırısı insanlar arasındaki ayrımcılığın gelişmesine ve karşılıklı saldırıların olmasına neden oldu. Türkiye kökenliler de aşırı sağcıların yoğun olarak gittiği kafelere saldırdılar. Tölerans yerine “silahlı meşru müdafaa” çağrıları bile yapıldı. Bild gazetesi ve CDU bu ve benzeri çağrıları sürekli hale getirmişti.
Ama Mölln saldırısından hemen sonra hiçbir konuda bize yaklaşmayan komşularımızın bize çiçekler getirdiğine de şahit olduk.
Yine de bu süreçten sonra Türkiye kökenliler arasında “geri dönüş” çok fazla konuşulur hale gelmişti. Bu süreçten sonra Neonaziler sürekli olarak gelişmelerini ve büyümelerini sürdürdüler. Diğer yandan “yabancı” çocukları da devletin bir türlü geliştirmek istemediği haklar yüzünden kendilerinin Almanlarla aynı şanslara sahip olmadıklarını yaşayarak görüyorlardı. Bu da bu insanları Türk toplumu ya da Müslüman cemaatleri arasında arayışlara itti. Elbette buradan yararlanmak isteyen Türk milliyetçileri ve İslamcı gruplar da görev başındaydılar: Çeşitli nedenlerle okuyamayan gençleri kendi etraflarında toplamaya başladılar ve bu süreç genişleyerek sürüyor.
Güvensizlik ve ayrımcılık ve dışlama iki taraflı milliyetçiliğin etkisiyle hala canlı bir şekilde sürüyor. Ludwigshafen’daki yangın insanların nasıl da hızlı bir şekilde travmaların etkisi altına girebileceğini de gösteriyor. Solingen ya da Mölln’deki olaylar yaşanmasa bugün nerede olurduk? Bunların yaşanmasına izin verilmese. Ya da politikacılar daha farklı davranabilselerdi… Belki o zaman bir normallik yaşıyor olurduk. Belki o zaman “yabancı” gençlerin ve ailelerinin yaşadığı farklı sorunları konuşmaya başlayabilirdik.
www.taz.de adresinde yayınlanan yazı Bülent Özçelik tarafından Yarınlar için çevrilmiştir.{jcomments on}