Yarınlar
Özgürlük dediğimiz kavram, bir serbestlikler toplamı olmaktan çok, bir toplumsal kısıtlamalar bütünüdür. Toplumsal yaşam içinde kimi kısıtlamalara tabi olduğumuz kabul edildiğinde özgürlük de anlamını neyin kısıtlandığında bulacaktır. Toplumsal yaşam açısından geri ve ileriyi belirleyen, serbesti ya da kısıtlamanın çokluğu, niceliği değil, niteliğidir. Güncel tartışma bakımından türbanın gerici niteliği düşünüldüğünde, kısıtlamanın kendisi görece ileriyi temsil etmektedir.
Türban tartışmaları, tartışmaya giren ya da girmekten çekinen herkesi içine katarak, taraflaştırarak devam ediyor. Tartışma boyunca çokça soru soruldu. Türban, kadınlar açısından bir tercih midir yoksa bir dayatma mı? Üniversitelerde türbanın serbest bırakılması üniversiteyi özgürleştirir mi yoksa gericileştirir mi? Türban siyasi bir simge midir yoksa basit bir dini vecibe midir? Toplumsal ilerleme ve gelişim açısından bazı kişisel haklar kısıtlanabilir mi yoksa bu düşünce baştan lanetlenmeli midir? Türbana evet demek AKP’nin siyasi şemsiyesine denk düşmekse, hayır demek CHP ve ulusalcılığa (hatta statükoya ya da faşizme) mı sığınmaktır? Bütün bu sorular ve yanıtları, Türkiye siyasetinde gerçek referans noktalarına işaret ediyor. Türkiye’de siyaset, AKP eliyle yürütülen neo-liberal operasyon ve toplumsal muhalefetin ulusalcılık havuzunda eritilmesi ile devam ederken, yaşadığımız türban tartışması suni ve anlamsız olmak bir yana, bu siyasetin kendisi tarafından dayatılmış gerçek bir saflaşmaya işaret ediyor. Gündemdeki türban düzenlemesi karşısında net bir tutum geliştirebilmek için türbanın ifade ettiği anlamı açık seçik tarif edebilmek gerekir. Türbanın anlamında netleşmek, neye karşı çıktığımızı, neyi savunduğumuzu ya da neyin karşısında sessiz kalmayı tercih ettiğimizi bilmek bakımından önemlidir.
Özgürlük, eşeğin çayıra salınması mıdır?
Türban kadınlar açısından bir tercih değil dayatmadır. Deniz Baykal’ın vaazlarını saymazsak, Müslüman kadın için türban takmak bir yükümlülüktür. Bu yükümlülük çeşitli biçimlerde tezahür edebilir. Tartışma açısından önemli olan bugün büründüğü haldir ve onun tek bir adı var; türban. Üniversitelerde türbanın serbest bırakılması, kişisel tercih ve özgürlüklere açılan yeni bir kredi değil, kadınların özgürce giyinmelerinin yasaklanmasıdır. Asıl yasakçılık türban düzenlemesinin kendisidir. Peki, kadının toplumsal rolünü bir tür cinsel tahrik nesnesi olarak belirleyen bu anlayış, üniversite çağına gelmiş bir insanın kişisel seçimi olamaz mı? ‘Türban takan genç kızlarımız’ bile isteye, özgür iradeleriyle bu seçimi yapmamışlar mıdır? Evet, türban tüm gerici içeriğine karşın, kişiler tarafından seçilebilir ve tercih edilebilir. Ancak bu seçim, yani bireysel olan toplumsal olandan kesinlikle ayrılamaz. Bireysel özgürlüklerin toplumsal yaşama katılış biçimi tarih boyunca kimi düzenlemelere tabi kılınmıştır. Türban da bir zahmet bu düzenlemelere tabi olmak zorundadır. Özgürlük dediğimiz kavram, bir serbestlikler toplamı olmaktan çok, bir toplumsal kısıtlamalar bütünüdür. Toplumsal yaşam içinde kimi kısıtlamalara tabi olduğumuz kabul edildiğinde özgürlük de anlamını neyin kısıtlandığında bulacaktır. Toplumsal yaşam açısından geri ve ileriyi belirleyen, serbesti ya da kısıtlamanın çokluğu, niceliği değil, niteliğidir. Güncel tartışma bakımından türbanın gerici niteliği düşünüldüğünde, kısıtlamanın kendisi görece ileriyi temsil etmektedir.
Günümüz Türkiye’sinde en temelinden en yukarısına kadar bütün eğitim kurumlarında türbanın serbest olduğunu düşünelim. Muhafazakar bir aileden gelen, daha on yaşını geçmemiş bir çocuk en başından itibaren başını örtmeye mecbur kalacaktır. Yani onun için bir seçim şansı dahi yoktur. Babası tarafından, sonra da kocası tarafından kendisine uygun görülen kıyafet biçilmiştir. Başlangıçta açık bir zorlama olanın, yüksek dozda bir ideolojik taarruza maruz kalarak tercih haline geliyor olmasına ses çıkarılmazsa, insanların özgür iradeleriyle faşizmi seçmelerini de anlayışla karşılamak gerekmez mi?
Eninde sonunda sosyal bir olgu olan din, toplumsal gelişmenin geldiği her aşamada kendini yeniden tarif eder. Tersinden de ifade edebiliriz, dinin kendisini tarif etme biçimi, içinde bulunduğumuz dönemin toplumsal gelişmişlik düzeyi ile ilgili bir fikir verebilir. Neo-liberal politikaların Türkiye halkının başına çöktüğü bu zamanların, toplumsal bir muhafazakarlığı beraberinde getirmesi şaşırtıcı değildir. Emperyalizm ve neo-liberal sistem, kendi kullarına ihtiyaç duyuyor. Türban genç kızların dini vecibelerinden biri olarak değil de Türkiye’de AKP eliyle uygulanan neo-liberal politikaların bir parçası olarak algılanırsa, tartışmaya mı yoksa türbanın kendisine mi karşı çıkmak gerektiği daha kolay anlaşılabilir. ABD’nin 30 yıllık arka bahçesi Latin Amerika’da Katolik Kilisesi’nin toplum üzerindeki etkisine benzer bir etki, Türkiye toplumunun giderek muhafazakarlaştırılması, Türkiye’yi emperyalizm açısından daha güvenilir kılacaktır.
Tehlike ulusalcıların işaret ettiği gibi bir şeriat tehlikesi değildir. Ilımlı İslam projesinin simgesi kara çarşaf değil, türbandır. Ancak konuya Ufuk Uras’ın yaptığı gibi “Bizim için Che Guevara tişörtü giyen de türban bağlayan kadın da saçı uzun ve küpeli erkek de aynı eğitimden yararlanma hakkına sahiptir. Bireysel özgürlükler, başkasının özgürlüklerini engellemediği sürece yasaklanamaz, kaldı ki saçları değil ama ‘Beyinleri örtülü erkekler’ her yere gidebilmekte, hatta eli satırlı saldırganlar üniversite koridorlarında dolaşabilmektedir” diyerek yaklaşıldığında yöntem bakımından ulusalcılarla benzer bir hataya tersinden düşülüyor. Eli satırlı saldırganların üniversite koridorlarında dolaşıyor olmaları, türbanlıların da dolaşabilmeleri anlamına gelmeyeceği yeterince açık. Ancak Uras’ın açıklamasında somutladığımız, türbanı bir kişisel tercih olarak algılayan görüşlerin sonu, türbanı siyasal içeriğinden bağımsız düşünmeleridir. Türban sayesinde dindarlaşan fakat ılımlılıkta ısrar ederek radikalleşmekten de kaçınan bir toplumda emperyalizmin neo-liberal operasyonlarını yürütmesi çok daha rahat olacaktır. AKP açısından türbanı siyasi geleneğinin bir namus meselesi olmaktan çıkarıp, kurulu düzene halk içinden yükselmesi muhtemel kimi itirazları önlemenin güncel aracı haline getiren de budur. Türban takmakla Che tişörtü giymek arasındaki ‘nüans’ kısaca böyle özetlenebilir.
Hangi siyasi geleneğin bayrağı?
Tartışmanın taraflarından biri olarak AKP uzunca bir süre, meseleyi dinen belirlenmiş sorumluluklarını yerine getirmeye özen gösterin genç kızlarımızın eğitim hakkı olarak özetledi. Ancak son düzenlemenin arifesinde daha da ileri gitmekten çekinmeyen Başbakan, “Başörtüsü takana sen siyasi simge olarak takıyorsun deniliyor. O da ‘Hayır ben siyasi simge olarak takmıyorum’ diyor. Velev ki bir siyasi simge olarak takıldığını düşünün, siyasi simge olarak başörtüsü takmak suç mu? Simgelere, sembollere yasak getirebilir misiniz? Dünyanın neresinde böyle bir suç var? Özgürlükler noktasında dünyanın neresinde böyle bir yasak var? Buradaki dert başka. Bunu takdirde zorlanıyoruz.” diyerek konuya açıklık getirdi. Başbakan’ın da kabul ettiği bir gerçek artık; türban siyasi bir simgedir. Simgesi olduğu siyasi gelenek ise, Maraş, Çorum ve Sivas katliamlarıyla tarihe geçmiştir. Türban siyasal İslam’ın simgesidir. Kendisini ilerici görenler için onun özgürlüğünden söz edilemez. Denebilir ki siyasal İslam artık katliam yapma alışkanlığından vazgeçmiştir, ılımlılaşmıştır. Refah Partisi deneyiminden öğrenerek, ılımlılaşan AKP siyasal açıdan Madımak Oteli’ni yakan kalabalıktan daha az tehlikeli değildir. Bugünkü düzenleme üniversitelerde kızların başını örtebilmesi değil, 37 insanı katleden zihniyetin siyasi simgesinin meşrulaştırılmasıdır. Yoksa üniversiteyi paralı hale getirmeye çalışan AKP hükümetinin yoksul kızların başörtüsünü dert ettiğine inanmamız gerekir.
Türban tartışması için ülke sınırları içinde yeterli miktarda dayanak bulunmakla birlikte, Türkiye’de türban tartışmasının ABD’nin 70’lerin sonunda bölgede uygulamaya koyulduğu yeşil kuşak projesiyle başladığını söylemek gerekir. Suni bir şey varsa o da bu tartışmanın 30 önceki başlangıcıdır. Yeşil kuşak projesi bugün ılımlı İslam adı altında yürütülüyor. Ilımlılık da emperyalizmle kurulan iyi ilişkilerden başka bir anlama gelmiyor.
Türban neyin örtüsü?
Yaklaşık bir aydır devam eden ve bir süre daha süreceği anlaşılan türban tartışmaları ülkenin gündeminde önemli bir yer işgal ediyor. Tartışmanın kapladığı alan büyüdükçe ve kimi önemli gelişmeler türban tartışmasının gölgesinde kaldıkça türbanın bir suni gündem olduğu yönünde yorumlar da ortaya çıkıyor. Türban tartışmalarını suni gündem olarak gören bu anlayışın en büyük sorunu, Türkiye siyasetinin iki belirleyeni, liberalizm ve ulusalcılığa daha başından teslim olması. Liberaller türbanı bir özgürlük sorunu olarak algılayıp desteklerken, ulusalcıların laiklik elden gidiyor feryatlarıyla düzenlemeye karşı çıkmaları ve tartışmada seslerin karşılıklı olarak yükselmesi, bu iki kesime de dahil olmayan çevrelerde nedense konunun suni olduğu izlenimini uyandırıyor. Oysa liberal ve ulusalcı aklılardan bağımsız düşünebilen herkes bu tartışmada kendi sözünü, neye benzeyeceğinden korkmadan söylemelidir. Türban tartışması, toplumun çok geniş bir kesiminin konuştuğu, ona göre saflaştığı ve tutum aldığı, son derece somut ve gerçek bir tartışmadır. Bir şeylerin üzerini örten, türban konusundaki tartışma değil, türbanın kendisidir. Tersanelerde artan işçi ölümlerinin, sosyal güvenliğin tasfiyesinin, Cizre’de 15 yaşında bir çocuğun daha öldürülmesinin üstünü örten, türbanı tartışarak düzenlemeye cepheden karşı çıkmak değil, türbanın kendisidir.
Devrimcilik mi özgürlükçülük mü?
Meclisten geçen türban düzenlemesi, gericiliğin iplerinden boşanmasından başka bir şey değildir. Kendisine ilericilik atfeden her kuvvet bu saldırıya berrak bir yanıt vermelidir. Soldaki kafa karışıklığı ise berrak bir yanıt verebilmenin önündeki en büyük engel. Ulusalcılık ve CHP ile aynı şeyi söylememe dürtüsü, kimi sol yapıları AKP-MHP ortak yapımı bu gerici düzenlemenin safına çekiyor. Yavuz Alogan’ın “Kızıl atkılı, kalpaklı çılgın profesörün dediği gibi, sosyalistler “Kemalizm’den geri gidemezler.” Chavez’in arkasından gelen sosyalist örgütler, onu aşmak ve anti-emperyalizmin ötesine geçerek burjuvaziyi mülksüzleştirmek, sosyalist bir devrim yapmak istiyorlar. Peki bunu isterken Bolivarcılıktan geri gidiyorlar mı? Onlar bütün Latin Amerika ulus-devletlerinin emperyalizmin karşısında yer alarak kendi kaynaklarına sahip çıkmasını, bağımsızlaşmasını istiyorlar.”(Mart 2007, RED) diyerek ulusal sorun üzerinden tarif ettiği durum, türban tartışmalarında yeniden yaşanıyor. Bolivarcılık Chavez’in Venezüella’sında ABD emperyalizmine karşı bir inat ve isyanın ideolojisi durumundayken, kemalizm bugün Türkiye’de ABD emperyalizmine yaranmak peşinde koşan, AKP’nin oynadığı işbirlikçi role talip bir siyasetin ideolojisi. Kemalizmden etkilenen kitleler için durum bu değilse de Kemalist liderlikler için durum tam olarak bu. Buna rağmen solun bir kısmı türban tartışmalarında kemalizmin bile gerisinde kalıyor. Kemalizmin eleştirisinin siyasal anlamı, daha çok hak ve özgürlük, daha çok demokrasi olarak anlaşıldığında ve bununla sınırlı kaldığında Türkiye solu Chavez’in Bolivarcılığı aşmak için kat ettiği yolun yarısını dahi alamıyor. Ancak bugün solun türban düzenlemesine karşı çıkması kemalizm mevzisine geri çekilmek anlamına gelmediği gibi bu alanda gerçek bir siyasetin başarı şansı onun kemalizmi aşıp aşmadığıyla doğrudan ilişkilidir.
13 Şubat tarihinde AÜ Cebeci kampüsünde çeşitli sol gruplarca gerçekleştirilen eylemde “Üniversitelerde öğrencilerin kılık kıyafetlerinden dolayı ayrımcılığa ve baskıya maruz kalmadan eğitimlerini sürdürme hakkını savunuyoruz” denilerek türban düzenlemesi açıkça savunuldu. AKP ve CHP’nin teşhir edildiği açıklamanın niyetlerden bağımsız olarak taşıdığı siyasi anlam ortada. Atılım’ın haberine göre eylemde hak ve özgürlüklerin hiçbir koşulda kısıtlanamayacağı önemle ifade edildi. Bu ifade türbanı hak ve özgürlükler dünyasının içinde görmesinin yanında türbandan bağımsız ele alındığında bile iflah olmaz liberaller dışında savunulması mümkün olmayan bir ideolojik zemine yaslanıyor. Din ve vicdan özgürlüğü konusunda koşul tanımayan cümleler kurmak ne zaman solun işi haline geldi? Bu ‘hiçbir zaman kısıtlanamaz’ olan ilkenin mantıksal sonuçları düşünülmüş müdür? Eğer düşünülmüşse, örneğin Cuma namazları sırasında derslere ara verilmesinin önündeki engel nedir? Namaz saatlerine ders konması insanların din ve vicdan özgürlüğüne vurulmuş bir darbe değil midir? Burjuvazinin bu eski ilkesine, kayıtsız şartsız dört elle sarılmayı solculuk sanan herkes, ortalama bir İslamcının önünde başını eğmek zorunda kalacaktır.
Sadece ortalama bir İslamcının önünde mi? Devrimci solun gençlik örgütlerinin önemlice bir bölümünün altına imza attığı açıklama, AKP’nin samimiyetsizliğini özgürlüklerin sadece türban özelinde algılandığına dayandırarak, kendi siyasetini YÖK’ün ve 301’in kaldırılması üzerine kuruyor. Vahim bir tesadüf olarak ikinci cumhuriyetçi liberaller de AKP’yi aynı argümanı kullanarak eleştiriyorlar. Kimi argümanların kimi tartışmalarda paylaşılmasında anlaşılmayacak bir şey yok. Ancak bu durumu vahim bir tesadüf haline getiren şey, devrimci sol ile liberallerin türban konusunda neredeyse tamamen aynı fikirde olmaları. Sınıfsal karakteri tartışmalı olmayan liberallerden Mehmet Altan Vatan gazetesinde yayınlanan röportajda da, “AKP’nin gidişini hiç de iyi görmediğini, kendi fikirlerinin değişmediğini, ama AKP’nin değiştiğini” belirterek, şöyle diyor: “Türkiye, tek mönülü fakir bir lokantaya döndü. Varsa yoksa türban... Madem özgürlükleri savunuyorsunuz, önce YÖK’ü kaldırın, üniversiteyi özgürleştirin. 301. maddeyi neden değiştirmiyorsunuz? Üstelik bunları yapmak, türban sorununu çözmekten daha kolayken...” Bu benzeşmenin bir ideolojik açıklaması olmalı.
Üniversite duvarlarına sol adına asılmış bir başka bildiri ise konuya açıklık getiriyor: “Kırıntı da olsa demokratik haklarımızı ve özgürlüklerimizi savunmayan, generallere karşı parlamentoyu, valilere karşı belediye başkanlarını savunmayan, halka kandırılmış gözüyle bakan bir solun halkın ezilen çoğunluğunu temsil etmesi mümkün değildir” Okuyanın dili tutuluyor! Toplumsal sistemi generallerle parlamento ya da valilerle belediye başkanları arasındaki çelişkiler üzerinden tarif etmek, bununla kalmayıp bu çelişkilerin taraflarının birinde ileri bir yön bulmak, insanlara bunlardan birini savunmayı önermek merkez çevre teorisinin son model bir yorumu mudur yoksa türbanı savunmaya çalışan solcunun kaçınılmaz sonu mudur?
Gericilik sınıfsaldır
Marksistlerin dünyayı hala sınıf mücadelesi üzerinden açıkladıklarını umalım ve soralım; bugün AKP ve MHP ortaklığı ile Meclis’ten geçirilen türban düzenlemesi, Türkiye sınıflar mücadelesinde nereye oturmaktadır? Bu sorunun yanıtı, tartışmanın gidişatı açısından belirleyici bir öneme sahip. AKP ve MHP türban düzenlemesi ile siyasal temsilcisi oldukları sınıfa ihanet mi etmekteler de proleter devrimci solun desteğini alıyorlar? Yoksa bu durumda solun siyasal aklını faşizm ve statüko kavramlarıyla bozmuş olmasının bir etkisi var mıdır? Statükoyu bozan her gelişme desteklenmeli midir? Yoksa var olan durumun hangi yönde bozulduğuna dair bir miktar kafa yormak gerekir mi? Eğer statüko korkusuyla türban düzenlemesine karşı çıkmayacaksak, sosyal güvenlik reformuna nasıl hayır diyebiliriz. Var olan sosyal güvenlik sistemi sözü edilen statükonun kendisi değil midir? AKP’nin sosyal güvenlik reformu statükonun bozulması anlamına gelmiyor mu? Sınıfsal çıkarlar sosyal güvenlik örneğindeki gibi açık seçik olmadığında, siyasal bir örtünün altına gizlendiğinde, var olan siyasal tartışmanın sınıfsal içeriğine ulaşmak solun önünde duran önemli bir görevdir. Türban konusunda söze “ne AKP ne faşizm” diyerek başlamak, Türkiye’de koşulları bulunmadığı halde bir faşizm sanrısına kapılmanın yanında AKP’yi imal edilen faşizmin karşısına yerleştirmek gibi bir hatayı da içeriyor. Bütün bunlar bir yana MHP’nin elinden çıkmış bir düzenlemeye faşizmin muhalefet ettiğini düşünmek için örtülü faşizm tahlillerinden daha fazlasına ihtiyacımız olduğu kesin.
Burjuvazinin türban konusundaki tutumu gayet açık. Düzenlemenin içeriğine yönelik herhangi bir itiraz dile getirilmezken sadece tartışmanın yan etkilerinden rahatsız oluyor. TÜSİAD’ın kadın başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ, türban tartışmalarına ilişkin, kadının tek sorununun türban olmadığını söylemekle yetiniyor. AKP diğer sınıfsal görevlerini aksatmadığı sürece türban konusunda burjuvaziden aykırı bir ses çıkmayacağı anlaşılıyor. Düzenleme karşısında, burjuvazinin yeşil kesiminin fikrinin ne olduğu ise söylemeye gerek bile yok.
Karşı karşıya olduğumuz sorun, üniversite amfilerinde bir miktar türban takan öğrencinin bulunacak olmasına indirgenemez. Türban düzenlemesi çok daha kapsamlı bir projenin ayrılmaz bir parçası olarak Türkiye halkına kabul ettirilmeye çalışılıyor. Neo-liberal saldırının bir parçası olarak bugün gericilik özgürlük istiyor. Bu anlamıyla gericiliğin özgürlük talebinin önünde, yalnızca türban gündeminde yüksek sesle konuşarak duramayız. Gericiliğe karşı mücadele ancak emekçilerin ve emek eksenli bir siyasal hattın başarabileceği bir iştir. Bu gerçeği görmek ve böyle bir siyasal hatta mücadele etmek görevi önümüzde duruyor.{jcomments on}