Orhun Demir
Akıllardan hiçbir zaman çıkarmamız gereken gerçekler, emperyalizmin kapitalist dünyayı anlamlandırmada hala kilit bir kavram olduğu ve sosyalist mücadeleden ayrışmamış bir anti-emperyalist mücadele dışında da o kilidi açacak bir anahtarın olmadığıdır.
19. yüzyılın son çeyreğinden 20.yüzyılın sonlarına kadar, kapitalist dünyayı açıklama çabalarının merkezinde emperyalizm, onu değiştirme mücadelesinin sloganlarında ve siyasetinde ise anti-emperyalizm vurgusu yer aldı. ‘Emperyalizm’ gerçekliğinden bir şey kaybetmemiş olsa da, entelektüel solun dilinden düşmeye başladı ve yerini ‘küreselleşme’ deyimine bıraktı. Daha önemli olanı ise emperyalizm tahlillerinin ve anti-emperyalist mücadelenin bazı sosyalistlerin de lugatından çıkmaya başlaması… Daha doğrusu sadece lugatlarda kalıp, somut siyasetlere pek yansımaması… Böyle olunca da ulusalcılar, oldukça sorunlu bir anlayışları olmasına karşın, anti-emperyalist vurgunun ve mücadelenin tek savunucularıymış gibi görünüyor.
Oysaki sosyalistler gerçeği analiz etmek, gerçek üzerine siyaset yapmak ve gerçeği dönüştürmek istiyorsa emperyalizm ve anti-emperyalizm gibi vurguları gözden ırak tutmamalılar. Akıllardan hiçbir zaman çıkarmamız gereken gerçekler, emperyalizmin kapitalist dünyayı anlamlandırmada hala kilit bir kavram olduğu ve sosyalist mücadeleden ayrışmamış bir anti-emperyalist mücadele dışında da o kilidi açacak bir anahtarın olmadığıdır. Emperyalizm günümüzde de her yanıyla siyasi bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor. Hiyerarşik, asimetrik ve çatışmalı bir sistem olarak emperyalizm hala dünya kapitalizminin en belirgin özelliği olarak karşımıza çıkıyor. Emeğin sermayeye, azgelişmiş ülke ekonomilerinin emperyalist ekonomilere tabiyeti hiçbir zaman olmadığı kadar dolaysız… Sermaye hiçbir zaman bugünkü kadar özgürce dolaşamıyordu ve emperyalist ekonomilerden az gelişmiş ülke ekonomilerine doğru olan sermaye ihracı hiç bu kadar yoğun olmamıştı. Emperyalistler arası rekabet ise her daim gözler önünde: Bir tarafta ABD, diğer yanda Çin, ortada AB ülkeleri ve Rusya…
Anti-emperyalizm ihmal edilemez!
Emperyalizm bu kadar gerçek iken onu dikkate almadan sosyalist bir strateji çizmek imkansızlaşıyor. Peki bir sosyalistin kendisini ayrıca anti-emperyalist olarak da tanımlaması gerekir mi? Sosyalist olmak anti-emperyalist olmayı kendiliğinden beraberinde getirir mi? Bu sorulara sadece teorik olarak ‘evet’ yanıtı verilebilir; ama siyasi pratikler söz konusu olunca ‘evet’ diyebilmek o kadar kolay olmuyor. Kolay olmuyor çünkü Kürt sorununu tartışırken, Barzani ve Talabani’nin emperyalizmle olan bağlantısını deşifre etmek milliyetçi-ulusalcı yaftası yemek anlamına geliyor. Ya da yine ulusalcı-milliyetçi damgasından kaçınmak adına ABD-İran ilişkilerini değerlendirirken PJAK’ın üstünden atlanıveriyor. Bunları liberal solcular değil, sosyalistler yapıyor üstelik. Meselenin bir de öbür boyutuna bakmak gerekiyor tabii. Yani sosyalist olmayan bir anti-emperyalist hareketi nasıl değerlendirmemiz gerekiyor? ABD emperyalizmine karşı direnen Chavez’in Venezüella’sına “Neden Marksist-Leninist değilsiniz?” gibi bir soru sormak ya da “Marksist-Leninist olmadığınız için sizi desteklemiyoruz” demek politik açıdan ne kadar anlamlı olabilir, diye de düşünmek gerekir. Aynı şekilde Lübnan’da Hizbullah’ı nasıl değerlendireceğiz? Ya da Filistin’de Arafat’ın tarihi hareketini… Tüm bu gerçekler sosyalistlerin, emperyalizm ve anti-emperyalizm olguları üzerinde yeniden ve yeniden düşünmesini ve her siyasi stratejisinde bu olguları hesaba katmasını gerektiriyor.
Ulusalcıların ‘milli’ burjuvazi arayışı ve anti-emperyalizm algısı
Sosyalistler emperyalizm ve anti-emperyalizm kavramlarına çekine çekine yaklaştıklarında da meydan ulusalcılara kalıyor ve Türkiye halkının emperyalizme karşı duyduğu haklı nefret ulusalcı siyasetlerde karşılık buluyor. Tam da bu noktada, ulusalcı liderliklerin nereye kadar anti-emperyalist olabileceği sorusuna yanıt vermek ve bu yanıtı anti-emperyalizmi siyasetin odağından çıkarmadan bir an önce bulmak gerekiyor. Ulusalcı liderliklerden sola yakın olanlarının emperyalizm algısı (sağda olanlarında ise emperyalizm dedikleri şeyin bir tür yabancı düşmanlığından ibaret olduğu ve kapitalizmden tamamen bağımsız olarak ele alındığını da belirtelim) temel çelişkinin kapitalizmin emperyalist aşamasından itibaren emperyalist merkezlerdeki kapitalist sınıflar ve onların aracıları olan sömürgeci devletleri ile ezilen uluslar arasında cereyan ettiği şeklindedir. Lenin’in emperyalizm tanımına da sık sık referans veren sola çalan bu ulusalcı yaklaşımlar, tekelci kapitalizm aşamasından itibaren emperyalist merkezlerdeki tekelci kapitalistlerle ezilen ulusların ‘milli’ burjuvazisi arasında da çelişki olduğunu varsayarlar ve bu çelişkinin derinleştirilmesi odaklı siyaset önerirler. Gerçekten de kapitalizmin neo-liberal yeniden yapılandırılmasına kadarki süreç için doğru olan bu yaklaşım sadece ulusalcıların değil, zamanın sosyalistlerinin de üzerinde önemle durduğu bir siyasi hatta tekabül ediyordu. Ancak, neo-liberalizmin devreye girmesiyle birlikte emperyalist merkezlerle ezilen ulusların ‘milli’ burjuvazisi arasındaki çıkar çatışmaları silikleşmeye başlamıştır ve ulusalcıların üzerinden atladıkları veya yok saydıkları günümüz gerçeği de budur. Başka bir deyişle, dünya kapitalizmi meta dışı bütün alanlara tecavüz etmeye başladığından itibaren ezilen ulusların milli burjuvazileri daha önce yapmak zorunda olmadıkları ciddi bir tercih yapmaya zorlandılar: Emperyalist tekelci burjuvaziye karşı durmak ve bu yolla sınıfsal kimlikleri yitirmek mi? Yoksa emperyalist burjuvaziye eklemlenerek ‘milli’ kimliklerinden feragat etmek mi? ‘Milli’ burjuvazinin bu tarihi tercihi onun sınıflar mücadelesindeki yerine uygun olarak gerçekleşmiş ve tercihini ulusal olandan değil, sınıfsal olandan yana kullanmıştır. Yani bir zamanların ‘milli’ olan burjuvazisi uluslararası kapitalist ekonominin aktörlerine dönüşmüştür artık. Diğer bir ifadeyle, “Bugünkü işbölümü ve üretimin küresel örgütlenmesi çerçevesinde bağımlı ülkelerde artık doğası itibarıyla milli karakterli mülk sahibi sınıf ve katmanlardan söz etmek olası değildir; günümüzde milli karakterli tek bir temel sınıf kalmıştır; o da emekçilerdir. Dolayısıyla anti-emperyalist mücadele stratejisi, büründüğü karaktere uygun olarak emekçi sınıfların kendilerini ulus olarak yeniden örgütlemelerini ve ulus statüsüne yükseltmelerini esas almak durumundadır”2.
Emperyalizm dış mihrak değildir!
Ulusalcı liderlikler emperyalizmi sınıfsal doğasından kopardıkları için hala ‘milli’ bir burjuvazi arıyorlar, bulamayınca da kendileri yaratıyorlar. TSK’nın Kürt sorununa yaklaşımında anti-emperyalist yönler buluyorlar; ama aynı TSK, OYAK aracılığıyla Kuzey Irak’a milyonlarca dolar yatırım yapınca ya bir şey diyemiyorlar; ya da bunu TSK’nın sınıfsal varoluş koşullarıyla değil, yönetim zafiyeti türünden inandırıcılıktan uzak bahanelerle savuşturmaya çalışıyorlar. Özelleştirmeler söz konusu olduğunda emperyalist yabancı şirketlerin kamu mallarını satın almalarına karşı çıkıyorlar ama onlarla resmi ortaklıklar kuran Türk sermayesi bu yağmadan faydalandığında “hiç olmazsa yabancıya gitmedi” diyebiliyorlar. Hal böyle olunca da emperyalizm dış mihraka, anti-emperyalizm de bir tür yabancı karşıtlığına indirgenmiş oluyor. Oysaki emperyalizm denilen şey hiç bu kadar tanıdık olmamıştı: Hükümetiyle, ordusuyla, bürokrasisiyle ve tabii ki girişimcisiyle burjuvazi emperyalizmin bir işbirlikçisi olarak karşımızda, hatta yanıbaşımızda duruyor: Türkiye emekçileri ve sosyalistleri ise emperyalizmle onlar arcılığıyla tanışıyor. ABD emperyalizmi onlar var oldukları için İncirlik’te durabiliyor, Lübnan’a ve Afganistan’a onlar da en az ABD’li emperyalistler kadar istekli olduğu için asker gönderiyor bu ülke. Emperyalizm bir tür dış mihrak olarak algılandığında ise emperyalizme hizmet etmekte herkesi geride bırakan faşist çetelere anti-emperyalist giysiler biçiliveriyor ve bu yolla halkların haklı emperyalizm nefretine kılavuzluk yapılıyor ama ‘karga’ misali bir kılavuzluk oluyor bu. Görüldüğü üzere fikri neyse zikri de o olmuyor ulusalcı liderliklerin: Söylemde anti-emperyalist ama eylemde her daim emperyalizmin işbirlikçi oluyorlar, tıpkı sınıfsal gerçekleri yadsıyan diğer yaklaşımlar gibi.
İşte tam da bu klavuz karganın etkisini kırmak ve devrimci bir kılavuz yaratabilmek için halkların emperyalizm nefretine kulak vermek gerekiyor. İşçi sınıfı için verilen mücadelenin günümüz koşullarında kalıcı anti-emperyalist sonuçlar yaratabilecek tek mücadele olduğunun altını çizerek ve emperyalizm ile onun işbirlikçilerini her yerde teşhir ederek dinlemek ve kılavuzluk etmek gerekiyor emekçi kitlelere.
Kaynakça:
Boratav, K. (2004) “Emperyalizm mi? Küreselleşme mi?” Küreselleşme, Emperyalizm, Yerelcilik ve İşçi Sınıfı (der: A. Tonak) içinde, 2. baskı, Ankara: İmge Kitabevi, s.21-33.
Özuğurlu, M. (2007) “Üretim sistemlerindeki değişimin emek üzerindeki etkileri: Dönüşen ve dönüştüren olarak AB”, http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=13722 [Erişim Tarihi: 25 Ocak 2007]{jcomments on}