Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Doğu ile Batı arasında


Ulaş Karakul

“Soruların cevaplarının gökyüzünde arandığı zaman, kuşku maksada ermekteki dürtüyü oluşturur; ama aranan, gökyüzünün cevabıymışçasına uydurulduğunda, kuşkuya ihtiyaç kalmamıştır”
Haldun Çubukçu

istanbul_foto1Sosyalizmin dünya çapında bir güç merkezi olmaktan çıkmasıyla birlikte, o güne kadar kendisini Marksist olarak gören ve toplumsal/tarihsel çözümlemede Marksist bir referans çe{jcomments on}rçevesinden hareket etmeye çalışan geniş bir kesim, devraldıkları mirasın geçerliliği konusunda güçlü kuşkular duymaya başladı. Üzerinde kuşkuların toplandığı şeyin gerçekten marksizmin kendisi mi yoksa marksizmin kabalaştırılmış bir versiyonu mu olduğu sorusu, bu tartışma bakımından önemsenmiyordu. Çünkü Karl Popper’in “Tarihselciliğin Sefaleti” gibi birçok girişimde, marksizmle hesaplaşmaya çalışan pek çok kişi, hesabı hızlıca kesebilmek için üç beş önermeye indirgenmiş bir marksizmle gölge boksu yapmayı tercih etmiştir. Değil mi ki marksistler, bir tür iktisadi indirgemecilik ve tarihsel determinizmden hareket ediyorlardı, o halde iktisadi indirgemeciliğin ve tarihsel determinizmin yerle bir edilmesi akademik planda marksizmle hesaplaşmanın temel hareket noktası olmalıydı.

Popper’in de içinde bulunduğu anti-marksist kampın eleştirileri, tarihsel materyalizmin toplumsal bilimler alanındaki egemen konumunu sarsmaya yetmedi. Toplumsal bilimleri tarihsel materyalizmden ‘kurtarmaya’ soyunan girişimler iki sonuçtan birisine ulaştılar. Bunlardan ilki, tarihe ilişkin teorik genellemelerin tümden reddedilmesi ve tarihte kapsamlı neden-sonuç ilişkileri kurmaya çalışmaktan vazgeçmek gerektiğini savunan ampirist gelenekti. Diğer taraftan tarihe toplumbilimsel yöntemlerle yaklaşarak büyükçe genellemelere ulaşanların çoğu, ‘dişe dokunur bir alternatifin yokluğunda… Marksist kategorileri veya bunların biraz değiştirilmiş bir biçimini kullanmaktadırlar’ çünkü ‘Das Kapital’den yüz yıl sonra… başka pek az şey göze çarpıyor’. Sir John Hicks’ten marksizmin gücünü teslim ettiği bu alıntıyı yapan Berktay, Hicks’in Marx’ı aşma iddiasındaki girişiminin de, arkasında hiçbir iz bırakmayarak ortadan kaybolduğunu savunuyor. (Berktay, 1983, 25)

Marksist kampın içinde oluşan kuşkular da, mekanik/kaba bir Marksizm anlayışının yetersizliğinden hareket ediyor, kimi zaman sınıf indirgemeciliği kimi zaman kültürel düzeyin ihmal edilmesi gibi noktalardan geçerek marksizmi ‘derinleştirmeye’, ‘zenginleştirmeye’ çalışıyordu. Ancak tıpkı anti-marksizmin bir marksizm karikatürüyle tartışmaya çalışması gibi, derin/zengin Marksistlerin ‘eski marksizm’le tartışması da bir karikatürle hesaplaşmaya yöneliyordu. Bugün de hâlâ, çoğunlukla eleştirmenlerin yarattığı bir karikatürü hareket noktası olarak ele alarak onu aşmaya çalışmak, pek çok insana güçlü bir haz veriyor. Örneğin tarihin, Yahudiler-sabetayistler ve diğerleri ekseninde okunmasıyla ortaya atılan ufuk açma denemelerine, üretim tarzı ve sınıf ilişkileri gibi hatırlatmalarla yanıt vermek, bu entelektüel sahada en azından ‘kaba’ bulunmaktadır. Ancak tarihteki tüm gericiliklerin Yahudi menşeli olabilecekleri yönündeki sayısı her geçen gün artan keşifler sevinçle karşılanır. ‘Eski Marksist’ konumunu terk ederek bu tehlikeli sulara yelken açmakta olanlar istisnasız her örnekte daha önce yapılmamış bir şeyi yapmakta olduklarını, Marx ve Engels’in Batı Avrupa’ya sıkışmış perspektiflerinin, kendileri tarafından dünyalılaştırıldığını ileri sürerken sözgelimi Hobsbawm’ın, marksizmin kitlelere öğretilmesi zorunluluğunun yol açtığı basitleştirme/yüzeyselleştirmenin, örneğin Stalin’in “Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm” kitabında aşırıya götürüldüğünü (Hobsbawm, 1992, 17) epeyce önceden söylemiş olduğunu gözden kaçırmaktadır. Aslına bakılırsa ‘eski marksizm’, “Marx’ın ve Engels’in düşüncesini iyice basitleştirerek belli-başlı toplumsal-ekonomik biçimlenmeleri, bütün insan toplumlarının basamak basamak ama değişik hızda tırmandıkları ve eninde sonunda hepsinin doruğuna ulaşabilecekleri tek bir merdivene indirgeme” denemesini hem bilimsel bakımdan yanlış hem de Marx’ın görüşlerine aykırı bulmaktadır. (Hobsbawm, 1992, 52-53)

Çok bilinen bu örneklere rağmen, yine de ‘eski marksizm’ üzerinde yoğunlaşan kuşkular karikatüristik eleştirilerinde ısrar ediyorsa, bu ısrarın kaynağını marksizmde gerçekten bulunan hatalar yerine, eleştirilerin tarihsel-politik arka planında aramak gerekir. “Kesin bir yenilgiden muzdarip radikal bir hareketi gözünüzde canlandırın. O kadar kesin bir yenilgi olsun ki bu, bir ömür boyu hatta daha da uzun süre, yeniden canlanması imkansız olsun. Kastettiğim yenilgi sadece politik solun üzücü biçimde aşina olduğu türden bir geri püskürtülme değil aynı zamanda sol politikanın geleneksel olarak başvurduğu paradigmaları geçersizleştiriyor görünümü verecek ölçüde kesin olan bir hezimettir... Öncü kol yalnızca bir kalıntı, argümanlarıysa belli belirsiz kavranabilir, ama boğuk bir çığlıktan başka bir şey olmayıp metafizik bir dış uzama savruluyor olsaydı ne olurdu?... Acaba politik sol böylesi bir yenilgiye nasıl bir tepki gösterirdi? Çoğu kişi, eski fikirlerinden... üzüntüye kapılarak, ya kinik tarzda ya da samimiyetle sağ konumlara sürüklenirdi…” (Eagleton, 1999)
Eagleton’ın sözünü ettiği kinik tarzın bir kolu, Türkiye’de politik karşılığını ulusalcılıkta, teorik anlamını ise, “Doğu’nun özgünlüğü-biricikliği” arayışlarında bulmaktadır. Her iki düzeyde de ‘yenilikçiler’ iki gerçek düşmana karşı konumlanırken (politik düzeyde emperyalizme teorik düzeyde ise avrupamerkezciliğe) kuşkuların asıl yoğunlaştığı şey ‘eski-kaba marksizm’ adıyla anılsa da gerçekte marksizmin kendisidir. Yine her iki düzeyde de kuşkucular, marksizmi, yeterince eleştirmemekle hatta yer yer ortak olmakla suçladıkları ‘düşman’la aynı sayıltılardan hareket etmekte, avrupamerkezcilik eleştirisini avrupamerkezci belirlemelere, emperyalizmle hesaplaşmayı dünya kapitalist sistemi içindeki güç dengelerinin yeniden biçimlenmesi beklentisine dayandırmaktadır. Sosyalist hareketin dünya ölçeğinde karşılaştığı yenilginin ardından kuşkuyla gökyüzüne bakanlar, aradıklarını gökyüzünün cevabıymışçasına uydurduklarında artık kuşkuya ihtiyaç kalmıyor. Büyük bir özgüvenle inşa edilen “Doğu-Batı” ya da “Emperyalizm-Millet” ikilikleri, bu ikiliklerin kendi iç mantığının totolojik karakteri itibariyle içerden yıkılmıyor. Bu perspektiflerle ortaya atılan öngörüler doğrulanmadığında ise “cevap almak için soracak bir gece göğü de” bulunmuyor. Bu nedenle dışardan bakmak, solun bir kısmına, mümkün tek direniş pozisyonu gibi görünen ulusalcılığı ve ona son derece uyumlu bir teorik arka plan oluşturan doğuculuğu görünür hasımlarıyla birlikte ele almak gerekiyor.

Oryantalist ruhu kim geri çağırdı?
Doğu-Batı karşıtlığının, kapitalizmin dünyaya yayılmaya başladığı 16-18. yüzyıllardan sonra dünya çapındaki bölünmenin temel ifadesi olarak tekrar kullanılması için, Sovyetler Birliği ve sosyalist Çin’in varlığıyla kendisini ortaya koyan sosyalist kampın yıkılmasını beklemek gerekmiştir. 80’lere kadar, sosyalist ülkeler kendi aralarındaki tüm ciddi sorunlara rağmen, emperyalist zincirin işleyişinde bir engel oluşturdukları için, bu dönemde emperyalist kamp açısından tehdit kızıl diktatörlüklerden geliyordu ve emperyalistler kendilerini hür dünyanın temsilcisi olarak sunuyorlardı. “Hür dünya” ile “kızıl diktatörlükler” arasındaki bu bölünme, herhangi bir coğrafi ya da tarihsel bağlamdan bağımsız olarak açıkça somut küresel politik ilişkiler temelinde inşa edilmişti. Doğu’da komünist Çin vardı ama onun az daha doğusundaki Japonya, kapitalizmin ve eşanlamlı olmak üzere demokrasinin, refahın, akılcılığın parlak bir örneği olarak görünmekteydi. Keza Ortadoğu’da, Mısır gibi, Irak gibi, Suriye gibi Arap ulusçuluğuyla sosyalizan bir politik tutumu harmanlayan ülkeler düşman olarak görülür ya da en azından güvenilmez bulunurken, Ürdün ya da Suudi Arabistan gibi emperyalizme geniş bir üs oluşturan ülkelerin doğulu-Müslüman karakteri hiçbir sorun yaratmıyordu.

Dünya çapındaki saflaşmanın, Sovyetler Birliği ile çevresinde yer alan sovyetik bloktaki ülkelerin gürültüyle yıkılması ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin kademeli olarak kapitalist sisteme entegre olmasıyla değişmeye başlamasının ardından emperyalist kamp, İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden beri sürekli kendisini sınırlayan engelden kurtulmuş oldu. 1987’de Huntington, Walter Lippman’ın ABD’nin düşmanı olan tehlikenin boyutuyla elinde tuttuğu askeri-politik güç arasındaki dengeyi ele alma biçiminden hareket ederek, geçmişte ABD’nin her zaman bir “Lippman açığı” tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu, yani dünya çapında sosyalist ülkelerin varlığına karşı koymak için gerekli olan gücü bulamamasının söz konusu olduğunu, bu nedenle de askeri harcamalar için kamuoyu rızasının kolayca alınabildiğini belirtmekteydi. Oysa yeni dönemde ABD inanılır bir düşmandan yoksundu ve ortaya çıkan Lippman fazlası, güvenlik politikalarının oluşturulmasında kimi güçlüklere yol açabilirdi.* Huntington sosyalist kampın dağılmasıyla gündeme gelen liberal gevşekliğin tehlikeli olduğunu, geçmişte sosyalist kampa karşı tedbir almaya bağlı olan ABD’nin güvenliğinin yeni dönemde tüm dünyada istikrarın yaratılmasına yönelmeye mecbur ve tam da bu nedenle belki eskisinden daha fazla güce ihtiyaç duyacağını ileri sürüyordu.

Bu emperyalist kibiri yerle bir eden 11 Eylül oldu. ABD’nin artık tekrar inanılır bir düşmanı vardı. Yalnız sorun şu ki bu düşmanın konumu belirli bir ülkeyle sınırlı değildi, değişik ülke vatandaşlarından oluşan bir örgütlenme olarak görünüyordu, bir kısmı uzun süredir ABD, İngiltere gibi ülkelerde ya da ABD’nin denetimi altındaki Müslüman ülkelerde yaşıyordu. Düşman yeterince açık seçik olarak belirlenemese de bunun yeni dünya savaşı olduğu açıktı. Thomas L. Friedman durumu ABD açısından şöyle özetliyordu: “… üçüncü dünya savaşı bizi bir diğer süper güçle boy ölçüştürmüyor. O bizi -dünyanın tek süper gücü ve liberalizmin, serbest pazarın, batı değerlerinin mükemmel sembolünü- bizim dışımızda kalan tüm kızgın insanlarla boy ölçüştürüyor. Bu kızgın insanların çoğu İslam dünyasındaki ve üçüncü dünyadaki devletlerden sesini yükseltiyor. Onlar bizim değerlerimizi paylaşmıyorlar, onlar Amerika’nın onların yaşamı, politikaları ve çocukları üzerindeki etkisine -İsrail’e desteğinden söz etmeye gerek yok- içerliyorlar ve onlar kendi toplumlarının egemen moderniteye karşı başarısızlığında sıklıkla Amerika’yı suçluyorlar.”

Amerika’nın değerlerini paylaşmayan bu kızgın insanlar çoğunlukla Müslümandılar ve çoğunlukla geldikleri ülkeler, dünya kaynaklarının bölüşümü bakımından stratejik önem taşıyorlardı. Bu ilginç denk gelme, ABD’nin küresel ölçekteki stratejik saldırısının konjonktürel vurgularını da belirledi. Saldırı, enerji kaynakları üzerindeki bir egemenlik mücadelesi değildi aksine küresel teröre karşı, demokrasi ve insan haklarının tüm dünyada egemen kılınması amacıyla, despot tiranlıkları ortadan kaldırmak amacıyla yürütülüyordu. 11 Eylül gerçek bir tehditle karşı karşıya olunduğunu açık seçik göstermekteydi. Tehdidin kaynağı ise “doğu”ydu. Liberalizm ve serbest pazar birer “batı değeri” ise ona karşı olanların doğulu olması da doğaldı.

Egemen olanın bilme hakkı
ABD öncülüğünde ‘Doğu’ya karşı yürütülen savaşın, doğunun ne olduğu sorusuna vereceği yanıtları derleyeceği literatür, kapitalizmin Avrupa’dan dünyaya yayılmaya başladığı 16-17. yüzyıllarda ortaya çıkan ve 19. yüzyılda doruğuna ulaşan avrupamerkezcilik içinde fazlasıyla vardı. Klasik avrupamerkezcilik, Avrupa’nın eşsiz bir uygarlık yatağı olarak, bilinen tarihin tamamında uygarlığın ve gelişmenin merkezi olarak gösterilmesine ve dünyanın geri kalanının ondan farklı olduğu her noktada aynı zamanda “geri” olduğu varsayımına dayanıyordu.

Oryantalizm bu bakımdan avrupamerkezciliğin bir alt alanını, özel olarak doğudaki toplumlara yönelik Avrupalı bilgi edinme yöntem ve içeriğini ifade etmektedir. Özellikle Said’in (1998) çalışmasından sonra tümüyle olumsuz bir anlamda kullanılan oryantalizm kavramı başlangıçta, tıpkı antropoloji gibi, bir Bilim dalı olarak görülmekteydi. Said’in başarıyla yaptığı, bütünlüklü bir derleme içinde, Ortadoğu ve İslam üzerine yazılmış geniş bir literatürün gerçekdışı ve çarpıtıcı niteliğini gözler önüne sermekti. Öte yandan Said, eleştirisini avrupamerkezciliğin sadece doğuyla ilgili kısmına yöneltiyor ve her ne kadar oryantalizmi “sömürgeciliğin keşif kolu” olarak nitelese de kapitalist sermaye birikimi ile bir bütün olarak ilişkilendirmiyordu. “Edward Said’in bize önerdiği doğuculuk eleştirisi de ya çok ileri gitmiş ya da yeterince ileri gitmemiş olmasının eksikliğini taşıyor. Said’in eleştirisi (…) Avrupamerkezli önyargıya işaret etmekle yetindiği ölçüde eksik kalıyor; Avrupamerkezciliğin daha ortaçağda bile Avrupalıların görüşüne egemen olduğu ölçüdeyse ileri gidiyor.” (Amin, 2007, 125)

Avrupamerkezcilik, yazılı tarih boyunca doğu ile batı arasında kurulmuş ilişkilerin toplam ifadesi değildi. Gerçekte Doğu-Batı arasında binlerce yıllık bir ayrım ve bu ayrıma dayalı bir farklılaşma miti, avrupamerkezci hurafelerden birisidir ve onun doğumuyla birlikte ortaya çıkmıştır. Batı Avrupa’nın kapitalist gelişmesinin sonucunda dünyaya açılması, “dışarıdaki”lere ilişkin ve elbette bizzat kendisine ilişkin bir bakış açısının ortaya çıkmasına yol açtı. Egemenlik ilişkileri, bilme/öğrenme/tanımlama hakkını da bir egemenin hakkı haline getirmekteydi. “Antropolojinin doğrudan öncelleri arasında en önemlisi, kuşkusuz ki 16. yüzyıldan itibaren Batı Avrupalıların Avrupa dışına yönelmesine yol açan sömürgecilik girişimi ve bununla bağlantılı keşif/fetih yazınıdır. (…) Fetih yazını, maddî hatalar ve önyargılarla doludur; ve çoğunlukla ‘yerli’yi anlatmakla birlikte Avrupa’nın kendi üzerine düşüncelerini temsil eder. Yerli, fetih yazınında daha çok Avrupalıların ‘çarpıtılmış ya da tersyüz edilmiş imgesi’ niteliğini yüklenmektedir: ‘tanrısız, çıplak, cinsellikte kural tanımaz, yetke-yasa bilmez, hatta yamyam” (Özbudun; Şafak; Altıntek, 2007, 16)

Nasıl ki 2001 yılında Friedman gibileri “bizim dışımızda kalan tüm kızgın insanlar” tarifine, girişmek üzere oldukları saldırganlık nedeniyle başvuruyorsa, onların Batı Avrupalı erken temsilcileri de aynı nedenle başvuruyorlardı. “Sosyal Antropolojinin öncüleri” sayılabilecek iki önemli kişi, İngiltere ve Fransa’nın Amerika kıtası üzerindeki rekabetlerinde askeri-siyasal görevler üstlenmiş Louis Comte de Bougainville ve Kaptan Cook’tu. Bougainville Quebec’te İngiltere karşısında alınan mağlubiyeti telafi etmek için Falkland adaları ve Patagonya’ya bir sefer düzenlemiş ve dönüşünde, 1771’de, antropolojinin habercisi sayılan kitabını yayınlamıştı. Cook ise Bougainville’in Pasifik gezisinden rahatsız olan İngiltere tarafından krallığa katılabilecek yeni koloniler bulması için verilen gizli bir emirle Yeni Zelanda’ya kadar uzanan bir seferi yönetmişti. (Saran, 1989, 173-174) Fetih yoluyla dünya kaynaklarının açgözlü bir biçimde yağmalanması ile fatihin “yerli”ler hakkında bilgi edinmesi, birbirini besleyen ve destekleyen iki eşzamanlı faaliyet biçiminde gerçekleşti.

Doğu’nun ve Batı’nın tarihten yalıtılması
Avrupamerkezcilik Avrupa’nın dışında kalanları, kendilerinin ‘çarpıtılmış/tersyüz edilmiş imgesi’ haline getirirken, “Avrupa değerleri”ni belirli bir tarihsel aşamanın ideolojik ifadesi olarak değil, tarihin dışında baştan beri var olan kültürel bütünlükler olarak göstermeye çalışıyordu. Onlar, Avrupalılar, ezelden beri bireysel özgürlükler, özgür akıl, felsefe vs yeteneklere sahiptiler. Hatta denilebilir ki, Avrupa ile Avrupa olmayanı, Akdeniz/Ural dağları vs coğrafi sınırlar değil, Avrupa’nın baştan beri sahip olduğu varsayılan kültürel özellikler ayırıyordu. Ama tabii ki bu kavrayışa ulaşmaları biraz zaman aldı.

“Hiçbir 18. yüzyıl Avrupalısı, Avrupa’nın kendi kendini yarattığını iddia edemiyordu. Ne var ki, artık Avrupa’nın diğer bütün öteki kıtalardan çok daha ileri olduğu öne sürülüyordu. (…) Yabancı ülkelerden inkar edilemeyecek kadar çok fazla alıntı yapıldığında ya da alımlamaların kültürel ya da ‘ırksal’ üstünlük hiyerarşisine ters düştüğü durumlarda, kültürel gururun muhafaza edilmesi gerekmektedir. Popüler yazar Oliver Goldsmith, 1774’te yayımlanan Yeryüzünün Tarihi adlı kitabında (…) şu sözleri yazmaktadır: ‘İnsanların başka ırkları arasında icat edilmiş olması mümkün olan sanatlar, mükemmelliklerine burada (Avrupa) ulaştılar.” (Bernal, 1998, 292) Henüz Avrupa’nın dünyanın geri kalanından kesin olarak ayrışmasının tamamlanmadığı bu erken Avrupamerkezcilik biçimleri, Avrupa-dışı toplumlarla olan ilişkileri tümüyle reddetmiyor, ancak Avrupalı saydıkları ile diğerleri arasında Avrupa’nın üstün olduğunu ileri sürüyorlardı. Bu üstünlüğün tarihsel kökenini ise Eski Yunan’da buldular. Avrupamerkezciler doğululardan nefret ediyor, Yunanlıları ise taparcasına seviyorlardı. Onlara göre bilimler Yunanistan’da büyük bir ilerleme göstermişlerdi. Mısırlılar bir keşifte bulunmuşsa bile bu onları ancak becerikli yapardı, Yunanlılar ise bir dehaya sahipti. Keza Çinliler sanatları ve bilimleri biliyor ama bir bakıma da bilmiyorlardı. (Bernal, 1998, 307) Aynı yoldan yürüyenler felsefeyi de Yunanlıların tekeline aldılar. Göttingen Üniversitesi’nin kurucularından Heumann, Mısırlıların en fazla kültürlü olarak görülebileceklerini, felsefenin bu kültürlülük durumundan tamamen bağımsız bir biçimde Eski Yunan’da ortaya çıkmış olduğunu savundu. Heumann bu tezini, felsefenin ancak ılıman ülkelerde doğabileceğini, çok sıcak ve çok soğuk iklimlerde felsefenin doğmasının olanaksız olduğunu söylemeye kadar götürdü. Ona göre felsefe ancak, Yunanistan, İtalya, Fransa, İngiltere ve Almanya’da doğabilirdi. (Bernal, 1998, 313-314)

19. yüzyıla girilirken Yunan hayranlığı, Eski Yunan’ın oluşumunda Avrupa dışı uygarlıkların rolünün tamamen reddedilmesine vardı. Artık tarih, akademik bir tartışmanın konusu olmaktan çıkmıştı. Humboldt’a göre, Yunan tarihi incelemesi, öteki tarihsel incelemelerden tamamen farklı bir konuydu. “Dünya tarihinin tümüne uyguladığımız standartları onlara da uygulamaya kalkarsak, onlarla olan ilişkimizi görmekte tamamen başarısız oluruz. Yunanlılar hakkındaki bilgiler bizim için sadece zevkli, yararlı ya da zorunlu olmakla kalmaz. Hayır! Olmak ve üretmek istediğimiz şeyin idealini sadece ve sadece Yunanlılarda buluyoruz”. (Bernal, 1998, 399) Avrupamerkezciliğin tarih tezi, Yunanlıları Doğu Akdeniz havzasından kendi coğrafyasına naklediyordu ve bu işlemi artık bilimsel kaygılar perdesinin altına sığdırmaya imkan da kalmamıştı. 1821’de Yunanistan’ın bağımsızlık savaşı başladığında Shelley coşkuyla “Hepimiz Yunanlıyız. Yasalarımız, edebiyatımız, dinimiz, sanatlarımız, hepsinin kökü Yunanistan’da” diye haykırıyor, Fransız dergisi Courier Français “Avrupa dinine ve uygarlığına” açılmış “ölümüne bir savaş”tan söz ediyordu. (Bernal, 1998, 404-405) Avrupamerkezciliğin “Hıristiyan Batı uygarlığı”nın dinsel köklerini bile Eski Yunan’da arayacak kadar kendini kaybetmesi, doğumu Ortadoğu’da gerçekleşmiş Hıristiyanlıkla İslamiyet arasında tarihüstü ayrımlar uydurabilmek için bu dinlere inanan halklar arasında tümüyle mantıkdışı farklılık gerekçeleri aramaya yöneltti. Kimilerine göre, doğulular cinselliğe fazla düşkün oldukları için ilerlemeden uzak olarak görülüyor, kimi zamansa iklim özelliklerine vurgu yapan coğrafi belirlenimciliğe başvuruluyordu.

“Bir halka ya da halklar grubuna, az çok sürekli ve durumlarını ve gelişmelerini açıklamaya elverişli olduğu öne sürülen bu tür yargılar, bir ayrıntıdan bütünleştirici sonuçlar çıkarmaya dayanan aynı yüzeysel yönteme başvurur. Bunların gücü büyük ölçüde, seçilen ayrıntıya bağlıdır; yerinde olduğunda ve herkesten kabul gördüğünde böyle bir ayrıntı inandırıcı gelebilir ve genelleyici sonuçlar çıkarılmasına yol açabilir” (Amin, 2007, 119) Avrupamerkezcilik ve onun bir kolu olarak oryantalizmin sıklıkla başvurduğu düzenek tam olarak budur ve ne ilginç ki bu anlayışların can düşmanı olduğu savlanan “doğuculuk” da aynı şekilde hareket etmektedir. Doğu ve Batı denilen coğrafyalara ait toplumlar, birbirleriyle kurdukları dinamik ve tarihsel ilişkiler bakımından değil de tarihüstü kamplar olarak ele alındıklarında, bu ayrımın gerekçesi, genellenmiş özgüllüklerden başka bir yerde bulunamaz. O zaman İslam toplumlarında cemaat/dayanışma ilişkilerinin prekapitalist formasyonlar durumundayken bile sosyalizme daha yatkın bir temel oluşturdukları ya da hiçbir zaman kapitalist olmadıklarına varan fikirler kolayca dile getirilebilir. “Doğucu”ların sandığının aksine, avrupamerkezcilik doğunun farklı olduğunun reddine değil bunun bir mutlak hakikat mertebesinde kabulüne dayanmaktadır. Nasıl ki Marksist bir çalışma açısından oryantalizmin önemi, onun görünürdeki araştırma nesnesinde değil de örtük varsayımlarında ve ideolojik temelinde (Turner, 1984, 17) ise aynı şekilde doğuculuk, keşfettikleri bakımından değil varsayımları ve ideolojik niteliği bakımından dikkate değerdir.

İçselcilik ve Özcülük
Avrupamerkezcilik de “doğuculuk” da, doğu ve batı derken temelde kendi içinde homojen, tarihsiz kurgulardan söz etmektedir. Oryantalistler için bir “doğu” vardır ve doğu kümesi kapsamında yer alan nitelikler, doğulu olan tüm küme elemanları için geçerlidir. Doğunun nitelikleri, ona içsel deyim yerindeyse ezelî niteliklerdir. Elbette aynı şekilde de batının nitelikleri de… Eski Yunan’dan Modern Avrupa’ya çizilen doğru üzerinde her bir noktanın, “Batı Uygarlığı” tesbihine boncuklar gibi dizilivermesi, bütün tarihsel altüst oluşlara rağmen muhafaza edilen bir “öz”ün varlığını göstermekten başka bir amaca yönelik değildir.

Öz’lerin içeriğine ve onlara ilişkin değer yargılarının farklılığına rağmen, “doğuculuk” da kendisini batının özünü bulmaya ve göstermeye adamıştır. Baykan Sezer’in yol göstericiliğinde tam da bu özün peşine düşmüş olan Sezgin Kızılçelik, Sezer’in “Batı, tarihi boyunca kendi kaynaklarının yetersizliğini kendi dışındaki uygarlıkların zenginliklerine el koyarak kapatmaktadır” (Kızılçelik, 2005a, 1) önermesinden hareket etmektedir. Kızılçelik’e göre Batı “soyguncudur, bozguncudur, saldırgandır, ezicidir, hayduttur, yağmacıdır, talancıdır, yamyamdır, barbardır, nâdânîdir ve yok edicidir”. (Kızılçelik, 2005a, 6) Batı kavramının Kızılçelik tarafından bir metafor ya da bir tarihsel kategori olarak kullanılmadığını, onun batı dediği şeyin eski dünyanın batısı –eskiden beri Batı olan- yani Avrupa olduğunu belirtmek gerekir. Ona göre asıl yayılmacı Avrupa’dır ve “Amerika, sadece Avrupa’nın taşeronudur”. (Kızılçelik, 2005a, 7)
Avrupamerkezcilik, kapitalist üretim tarzının neden Avrupa merkezli bir gelişme gösterdiğine ve Avrupa dışındaki toplumların bu tarihsel aşamada neden arkada kaldıklarına yanıt verirken, dünya çapındaki çelişkilerin ortaya çıkardığı bir eşitsiz gelişmeden değil, doğuya ve batıya ait olan içsel niteliklerden yola çıkmaktadır. En klasik örneğini Weber’in (1997) ortaya koyduğu içselcilik, feodalizmden kapitalizme geçişte iktisadi düzeyin belirleyici rolüne odaklanan marksizmin tek boyutlu bir perspektifle hareket ettiğine inanmaktadır. “Weber’in oryantalizmi, Avrupa kapitalizminin doğuşunu bir dizi kültürlerarası karşılaştırmalar bağlamında açıklama çabasından kaynaklanmaktadır.” (Turner, 1984, 74) Weber’e göre kapitalizmin bağrında filizlendiği feodalizm Avrupa’ya özgüdür ve doğuda onun yerini prebendalizm alır. Prebendalizm feodalizmden, toprak mülkiyeti ve siyasal iktidarın merkez ve çevre arasındaki paylaşımı bakımından ayrılır. Egemenlik sahasında mutlak iktidar sahibi yerel derebeyliklerle karakterize olan feodalizmin aksine prebendalizmde siyasal yetke ve toprak üzerindeki tasarruf tamamen merkezde toplanmıştır. Bu toplumsal yapı, “İslamcı ahlak felsefesi” ve girişimci kent burjuvazisinin yokluğu ile birleştiğinde İslam coğrafyası kapitalizmin gelişimine uygun bir zemin sağlamaktan oldukça uzak kalmaktadır. Öte yandan Weber’e göre “gerçek parlamenter temsil ve ilgili bireylerin gönüllü olarak siyaset yapmaları da (…) çıkar kümelerinin ussal temsiline ilişkin yeni düşünce de, hep Batı dünyasına özgüdür” dahası “bu olayların tohumları Batı Dünyası’nda daha orta çağlarda bile ve yalnız burada vardı”. (Weber, 1995, 432)

Weber’in, kapitalizmin gelişimini içsel dinamiklerden yola çıkarak açıklaması ile “doğuculuk”un, Asya Tipi Üretim Tarzı’ndan hareketle ulaştığı sonuçlar şaşkınlık yaratacak kadar benzerdir. Kızılçelik, Turner’ı da referans göstererek şu tezi savunmaktadır. “ATÜT’ün temel özelliği, devletin güçlü ve despotik oluşudur. ATÜT’te devlet, bütün küçük toplulukların üzerinde duran ve herkesi kapsayan bir birliktir. (…) ATÜT’ün egemen olduğu toplumlarda sınıf savaşımı yoktur. Çünkü sınıfların ortaya çıkmasına kaynaklı edecek mülkiyet, gücü ve despotik devletin elindedir. ATÜT’ün başat olduğu yapılar, gelişmenin temel bir unsurunun olmayışlığını, yani toprak sahipleriyle sömürülen köylülük arasındaki sınıf mücadelesinin yokluğunu bünyelerinde barındırırlar.” (Kızılçelik, 2005b, 76-77) Oysa Turner aracılığıyla sanki Marx’a aitmiş gibi alıntılanan, ATÜT ve doğuda sınıf mücadelesinin yokluğu yönündeki fikirler gerçekte, Ortadoğu’yu marksizmin Hegelci bir yorumuyla ele almaya çalışan Avineri’ye aittir. (Turner, 1984, 48) Kendi özsel nitelikleri nedeniyle doğuda kapitalist gelişmenin ancak dışsal bir itkiyle mümkün olduğunu savunan Avineri, kendisinden medet uman “doğuculuk”u yüzüstü bırakarak, İsrail’in Filistin’i doğrudan sömürgeleştirmesinin Araplar ile Arap devletlerinin eski yönetici sınıfları arasındaki bağı kopararak modernleşmenin önünü açtığını düşünmektedir. (Turner, 1984, 50-51)

Her türlü içselci yorum, toplumlararası ilişkilerin tarihsel olarak değişken olduğunu görmezden gelir. Farklı toplumlar arasındaki ilişkiler, tarihsel ilişkiler olarak değil “öz”ler arasındaki ilişkiler görünür. Belirli bir topluma atfedilmiş belirli bir “öz”ün, o toplumla yaşıt, onun zorunlu ve doğal bir parçası olarak ele alınması, bizzat söz konusu toplumlar arasında tarihin başka bir döneminde başka bir tür ilişki kurulduğunu reddetmek zorundadır. Örneğin Sezer ve Kızılçelik’e göre Batı tarihi boyunca başka uygarlıkların kaynaklarını yağmalamıştır. Haçlı Seferi hatırlatmasıyla bu tez güçlendirilir. Bush’un 11 Eylül sonrasında “Haçlı Seferi”nden söz etmesi, bu tarih perspektifine bir politik güncellik de kazandırır. Oysa yağmacılığın Avrupalılarla sınırlı olmadığı son derece açıktır ve kimin kimi yağmalayacağı, tarihin belirli bir döneminde kimin askeri bakımdan üstün olduğuna bağlıdır. Sözgelimi 9. ve 10. yüzyıllar Arap korsanların Batı Akdeniz kıyılarında yaptığı sistematik yağmacılığa tanıklık etmiştir. Güney İtalya ve Güney Fransa’da korunaklı üs bölgeleri oluşturan yağmacılar, bu üslerden hareket ederek “şaşırtıcı uzaklıktaki bölgelere giderek” Avrupa içlerine uzanan saldırılar düzenlediler. “Surlarının ardında korunaklı olan kentler doğrudan zarar görmediler. Fakat kıyının etrafındaki tüm kırsal bölgeler korkunç bir biçimde harap edildiler” (Bloch, 2007, 39) Tüm bu dönem boyunca Avrupa’nın güneyinde tarımsal üretim tamamen durma noktasına kadar geriledi. Peki Avrupa uygarlığının soylu kökenini temsil eden Yunanlılar bu esnada ne yapıyordu? “Hıristiyanlar arasında denizcilikte uzman olan yalnızca Yunanlılardı ki, onlar da tıpkı Müslümanlar gibi, bu yeteneklerinden zaman zaman korsanlık yapmak için yararlanıyorlardı. Aynı soydan gelen korsanlar 848’de Marsilya’yı yağmalamamışlar mıydı?” Üstelik özcü ayrımları savunan herkesi utandıracak bir şekilde, Bizans donanmasının Lombardiya tacı için bir rakibini desteklemesini istemeyen İtalya Kralı Hugues, Alp geçitlerini kapatmak için Müslümanlarla ittifak yapmayı planladı. (Bloch, 2007, 41)

Doğu gerçekten benzersiz midir?
Görünürde birbirine karşıt iki perspektif, Avrupamerkezcilik ile “doğuculuk”, batıda ve doğuda tarihin farklı biçimlerde ilerlediğinin kabul edilmesinde, bu ikisi arasındaki geçişliliklerin görmezden gelinmesinde ve sonuç olarak dünya ölçeğinde tarihsel sürecin belirli ortak yasalar bakımından incelenmesinin yadsınmasında tamamen aynı tutumu benimserler. Kuşkusuz bu tarih perspektifini icat etme onuru Avrupamerkezcilere aittir. Ancak “doğuculuk”, onun hem milliyetçi hem de Marksist terminolojiden faydalanan biçimleri, bu perspektifi tümüyle benimser. “Egemen tarih görüşü temel bir varsayıma dayanır: Buna göre tarihsel güzergahlar, özellikle de farklı toplumların maddi gelişmelerini kat kat aşan kültürleri birbirine indirgenemez. Güzergahların birbirine indirgenemezliği ya tüm insanlık için geçerli genel toplumsal gelişme yasalarını tanımlamaktan bilerek kaçınarak ya da ‘Batı’ ile ‘Doğu’yu mutlak ve sürekli terimlere başvurarak karşıtlaştıran idealist bir kurguya dayanarak ifade edilebilir” (Amin, 2007, 151)

Avrupamerkezciliğin Avrupa’yı tarihten ‘ayıklamak’ için kullandığı yöntem, gecikmiş bir milliyetçilik olan Türk milliyetçiliğini de etkilemiştir. “19. yüzyıl antropolojisindeki ırkçı damardan esinlenen Batı Türkolojisi, Orta Asya Türklerine ‘yönetici millet’, ‘asker millet’, ‘ordu millet’ gibi karakteristikler yüklemiş, bunları tarih dışı bir tarzda kalıplaştırıp değişmez bir etnik tabiat içinde gizemlileştirmiş ve Osmanlı Devletinin kişiliğinde çağdaş Türklere yansıtmıştı” (Berktay, 2002, 48) Batı Türkolojisi’nden devralınmış bu karakteristikleri, kimi zaman “devlet kurma geleneği” gibi yüceltmelerle ele alıp Batı emperyalizminin karşısında bir direnme olanağı olarak göstermek, kimi zamansa askeri kabile geleneklerine vurgu yaparak tarihsel bir devrimci hat çizmek ulusalcı-doğuculara nasip oldu. Öyle ki Asyatik barbarlığın, savaşçı geleneklerin belirleyiciliği altında, tüm Türk tarihi boyunca ‘ordu’nun tarihsel eylemlerini şekillendiği varsayımıyla, sosyalist bir parti, 28 Şubat ve 27 Nisan muhtıralarını selamlamakta beis görmemektedir. “27 Mayıs 1960 Politik Devrimi, 28 Şubat 1997 İlerici Hareketi ve 27 Nisan 2007 İlerici Muhtırası, Türk Ordusu’nun Cumhuriyet dönemindeki üç ilerici davranışıdır. Ordu’nun bu hareketlerinin kaynağı onun Devrimci Geleneğidir. O Gelenek de tâ Osmanlı’nın ilk kuruluş günlerinden gelir. Bilindiği gibi Osmanlı’yı kuran Oğuzlar’ın Kayı Boyu, Göçebe yani İlkel Sosyalist Toplum Düzeninde yaşayan bir kavimdi. Ordu’ya Devrimci Geleneğini veren, özel mülkiyet nedir bilmeyen, bu İlkel Sosyalist Toplum biçimidir.” **

Askeri kabile demokrasisinin ilkel toplumdan feodalizme sıçrayışta, geçiş biçimlerinden belki de en evrenseli olduğunu, bu bakımdan askeri demokrasinin sadece Türklere değil en az onlar kadar Cermenlere veya Slavlara da ait olduğu düşünülürse, ordusu tarihsel olarak devrimci roller oynayanların neden sadece Türkler olduğu sorusu haklılık kazanır. Elbette bu soruya verilecek tutarlı bir “doğucu” yanıt bulunamaz. Daha kolay bir yola başvurularak söylenen şey ise Osmanlı da dâhil olmak üzere feodalizmin doğuda hiçbir zaman yaşanmadığıdır. Yani bir zamanlar Avrupa’da askeri demokrasiyle yoğrulmuş ilkel kabile toplulukları vardıysa bile, onların gelenekleri ezilmiş, oysa doğuda varlığını yüzyıllar boyunca sürdürmüştür. ***

1960’lı yıllarda hem Avrupa’da hem de Türkiye’de son derece popüler olan ATÜT’çülüğün temelde savunduğu da budur ve kendisine kaynak olarak Marx ve Engels’in sağlığında yayınlanmamış çalışma notları olan Grundrisse ve onun bir bölümü olan Formen’i gösterir. Rusya’daki ilkel toprak mülkiyetinin varlığının sosyalizm için bir temel oluşturup oluşturmayacağına ilişkin, Marx tarafından 1881’de Vera Zasuliç’e yazılmış mektup son derece ‘seçmeci’ bir okumayla istismar edilir. Altı ATÜT’çüler tarafından bunaltana kadar çizilmiş cümle şudur: “Rusya’da, bu ülkeye özgü koşulların bir araya gelmesi yüzünden, ulusal ölçüde kurulmuş olan tarım komünü, ilkel niteliklerinden adım adım kopabilir ve doğrudan doğruya, ulusal ölçüde kolektif üretimin unsuru olarak gelişebilir” (Marx; Engels, 1992, 254) Değil mi ki Marx “özgü koşullar” ve tarihsel sıçrama ihtimalinden söz etti, o zaman doğunun özgün tarihsel güzergâhına gözünü dikenler coşkuyla başka “özgü koşullar” ve tarihsel sıçrama aramaya girişirler. Tâ ki elimizde “özgü koşullar”dan başka bir şey kalmayıncaya kadar. ****
Oysa tamamlanmamış ve gözden geçirilmemiş olmasına rağmen bu notlarda ve benzer konulardaki mektuplarında Marx ve Engels, tarihin genel gelişim yasalarına bir istisna olmak üzere ATÜT’ten söz etmek bir yana, güçlü bir biçimde Batı ve Doğu’da ortak olan yanlara işaret etmektedir. Zasuliç’e yazılan mektup, Rusya’da sosyalist dönüşümün koşulu olarak bir kapitalist dönemin geçirilmesi zorunluluğundan dem vuran reformizmi eleştirmektedir. Aslında Rus komünü sosyalizme, kapitalizmin etrafından dolaşarak değil, kapitalist gelişmenin doğrudan sonucu olarak ulaşabilir. Kapitalist yayılma tarafından fethedilmiş pre-kapitalist yapılar, kapitalizm doğuya giremediğinden değil aksine girdiği için bu olanağa kavuşabilirler. “Kapitalist sistemin Rus savunucuları böyle bir çözümün teorik olanağını yadsımaya kalkarlarsa, kendilerine soracağım soru şudur: makineleri, buharla işleyen gemileri, demiryollarını vb işletebilmek için Rusya Batı gibi, makine sanayinin o uzun kuluçka döneminden geçti mi? (…) nasıl oldu da bankalar, kredi kurumları vb gibi Batıda yaratılması yüzyıllar sürmüş olan değişim mekanizmalarını göz açıp kapayıncaya kadar ülkelerine sokabildiler?” (Marx; Engels, 1992, 255) Rusya kapitalist sisteme, kendi iç evrimi yoluyla değil kapitalist yayılma yoluyla girmiş olduğundan, bu ülkede sosyalizm gündeme, ilkel komünü ortadan kaldıracak bir kapitalist gelişmenin ardından girmek zorunda değildir. Ve Rus komünü devrimin yolunu açmaz, aksine “Rus komününü kurtarmak için bir Rus devrimi gerek”mektedir. (Marx; Engels, 1992, 266)

Marx, “Asya ve Hint mülkiyet biçimlerinin Avrupa’da başlangıçta her yere damgasını vurduğu yolunda ileri sürmüş olduğu” görüşü destekleyen yeni kanıtlar bulduğunda, bu kanıtların Rusların orjinallik iddialarının son izlerini de ortadan kaldırdığını düşünmektedir. (Marx; Engels, 1992, 248) Ortak toprak mülkiyeti, kaynağını, doğulu bir “öz”de bulmaz. Engels’e göre sürekli göç ederek yaşayan her topluluk için ancak soylara göre örgütlenmiş ortak tarım olanaklıdır. Cermen kabilelere yönelik bir askeri harekâta girişen Sezar, özel ve ayrı tarlalarının bulunmayışı karşısında şaşırmaktadır. (Marx; Engels, 1992, 283)

Kabile toplumunun göçebe ve askeri nitelikleri, doğuyla batıyı birbirinden ayırmaya ve bu tartışma bakımından doğuyu “orijinal” yapmaya yetmediğinde, doğuda toprağın özel mülkiyet değil devlet mülkü olarak görülmesine işaret edilerek, “hukukî dünya görüşü” yardıma çağrılır. Burjuva tarihçiliğinin temel karakteristiği olan bu bakış açısı, belirli bir üretim tarzını o üretim tarzının hakim olduğu bir toplumsal sisteme indirgeyerek, o sisteme tıpatıp benzemeyen diğer toplumsal sistemlerin başka bir üretim tarzına sahip olduğunu ileri sürer. Feodalizm Avrupa’da ademi-merkeziyetçi bir üstyapıyla birleştiği için de bu ademi merkeziyetçiliğin bulunmasını feodalizmin bir koşulu olarak görmektedirler. Bu anlayışı haklı olarak hukuksal-formalist yorum olarak adlandıran Berktay, “somut tarihin sonsuz çeşitliliği, üretim tarzlarının sonsuz çeşitliliğinin değil fakat üstyapının bu göreli özerkliğinin ve yaşanmış toplumlarda birden fazla üretim tarzının ve üstyapılarının yan yana yer almasının ürünüdür” demektedir. (Berktay, 1983, 41) Batı ve Doğu’da tarihsel gelişmelerin birbirinden farklı güzergâhlarda ilerlediğini göstermek için kullanılan fiyef dağıtım şekli, “feodal üretim tarzı temeli üzerinde yükselen evrensel bir siyasi biçimdir”. Bizans’ta pronoia; Arap ve İran İslam devletlerinde kat’ia; İran ve Anadolu Selçuklularında büyük ve küçük iktalar; Osmanlı timar’ı, zeamet’i, has’ı; Batı Avrupa ortaçağında ise beneficium, feodum ve alladium, bunların tümü rantın kaynağının aristokrasi içindeki paylaşım şeklinin birbirinden farklı fakat amaç ve işlev bakımından ortak biçimleriydi. (Berktay, 1983, 369-370)

Doğu’nun devrimci dinamikleri mi devrimin doğudaki dinamikleri mi?
İşçi Partisi’nin 2007 Temmuz seçimlerinden önce attığı “Batı’nın Hakkından Doğu Gelir” sloganı, içerdiği kişisel ima bir yana bırakılırsa, “doğuculuk”un tüm temsilcilerinin ortak beklentisini dile getirmektedir. Politik bir akım olarak ulusalcılık teorik düzeyde a) dünya çapındaki saflaşmaların devletlerarası saflaşmalar olduğuna, b) belirli ulusal sınırlar içindeki bir toplumun iç çelişkilerinin, devletlerarası mücadelenin bir yansıması olduğuna, c) bu devletlerarası mücadelelerin günümüzde varolan devletlerin devraldıkları devlet gelenekleri arasında da yaşanmış olduğuna d) bu devlet geleneklerinin geniş ölçekte belirli uygarlık alanları ile kesiştiğine e) bu uygarlık alanlarının doğumunun kapitalizme göre son derece ‘köklü’ olduğuna dayanmaktadır. Elbette ulusalcılık eninde sonunda politik bir dalgadır ve kendi teorik çerçevesini, birçok durumda, bu özette olduğu kadar açıkça ortaya koymaz. Bir bakıma, tüm burjuva düşünüşler gibi, kendisi hakkında bir yanlış-bilince sahiptir.

Ulusalcılık gibi, bir bütün millet’in emperyalizmle karşı karşıya olduğu ve ancak tekmil milletin birleşmesiyle bu saldırının alt edileceği tespitini yapan bir siyasal hareketin, teorik cephaneliğini “doğuculuk”tan çıkarmasından daha doğal bir şey olamaz. Ancak ulusalcılık ve doğuculuğu birbirinden bağımsız olarak ortaya çıkmış ve bir biçimde yolları kesişmiş iki akım olarak görmek de mümkün değildir. Gerçekte ulusalcılık doğuculuğu gerektirir, doğuculuk bu ihtiyaca cevap vermek üzere göreve çağrılır.

Tarihsel-teorik bir perspektif olarak doğuculuğun yükselmesi ile politik bir akım olarak ulusalcılığın yükselmesi aynı tarihsel arka plana dayanmaktadır: Sosyalizmin bir toplumsal seçenek olmaktan çıkması, işçi sınıfının püskürtülmüş olması, emperyalizm karşısında onun mağduru olan devletlerin, devlet olarak direnmesinden başka çare görülmemesi ve bu direnmenin o devletin tarihsel zaferlerinden ilham alması. Bu bakımdan her ikisi de emperyalizm karşısında bir direniş çabasının değil çaresizliğin ifadeleri olarak görünmektedir. Çünkü ilk olarak emperyalizmden kopuş, karmaşık ve sınıf çıkarları belirsizleşmiş bir “millet”in değil, temel olarak işçi sınıfının ve ancak onun sınıf olarak harekete geçmesi ile ortaya çıkacak bir toplumsal bölümün hedefidir. Emperyalizmin bağımlı ülkeleri hallaç pamuğu gibi attığı koşullarda işçi sınıfı, ancak ülkeyi savunarak kendisini savunabilir durumdadır. Ve ancak ülkeyi kurtararak kendisini kurtarabilir. Ama bu, sınıf çelişmelerinin yürürlükten kalktığı “ulusça emperyalizme karşı” bir mücadelenin verileceği anlamına da gelmiyor. Aksine bizzat bir ülkeyi emperyalizme karşı savunmak önce yerel burjuvaziye karşı amansız bir mücadele verilmesini gerektirir. İkinci olarak işçi sınıfı, emperyalizme karşı mücadelesinde, “kadim doğu”nun geleneklerinden değil, somut ve tamamen kapitalist dünya sisteminin ortaya çıkardığı çelişkilerinden hareket eder. “Doğunun devrimci geleneklerinden” emperyalizme karşı bir mücadele gücü derlemeye çalışan akımın, Ortadoğu’da olduğu gibi bir devlet/uygarlık geleneğine sahip olmayan coğrafyalardaki emperyalizme karşı mücadeleyi küçümsemesi manidardır. 2000’li yılların başında tüm Latin Amerika’yı etkileyen halk hareketleri, 2002 Ocak’ında Arjantin’de yağmalamalara yol açtığında, “Arjantin’de yağma olur Türkiye’de devrim” fikrini savunan Doğu Perinçek’in, bu tezini Türklerin sahip olduğu devlet geleneğine dayadığı hatırlanmalıdır.

Dünyanın gördüğü en küresel sistem olan emperyalizme karşı mücadele, dünya çapında emekçilerin ortak sorunudur. Ezilen coğrafyada devrimci dinamikler, işçi sınıfından köylülüğe ve küçük burjuvaziye doğru genişler. Bu genişleme, ulusal ölçekte güç kazandığı ölçüde, ulusal bir mücadele halini alır. Fakat bu sonuç, ulusal sınırlar içindeki sınıf mücadelesinin işçi sınıfı tarafından kazanılmış olmasının sonucudur. O halde Doğu’nun devrimci dinamiklerinden değil devrimin Doğu’daki dinamiklerinden söz etmek gerekir. Elbette devrimin “Doğu”nun dışında kalan dinamikleriyle birlikte…

Dipnotlar:
* http://www.foreignaffairs.org/1987/3.html
**http://kurtuluspartisi.org/index.php?option=com_content&task=view&id=20&Itemid=1
*** Bir ayrıksı örnek olarak Samir Amin, feodalizmin Avrupa’yla sınırlı olarak ele alınması gerektiğini ve ilkel toplumla kapitalizm arasındaki geçişin evrensel olarak haraçlı toplum şeklinde adlandırılmasını öneriyor. Ancak “doğuculuk”tan farklı olarak onun önerisi, feodalizmin Avrupa versiyonuna ait hukukî ilişkilerin ikincil bir öneme sahip olduğunun kabul edilmesi ve bizim bir üretim tarzı olarak feodalizm olarak adlandırdığımız şeyin haraçlı üretim tarzı olarak adlandırılmasıdır. Buna karşın doğuculuk, feodal üretim tarzı ile Avrupa feodalizminin tarihsel kurumlarını birbiriyle birleştirerek, ancak feodalizmin Batı Avrupa versiyonunda görülen kurumların bulunduğu zaman feodalizmin var olduğunu savunarak, üretim tarzı kavramının kendisini reddediyor.
**** Hikmet Kıvılcımlı da, doğunun özgünlüğünün, kendisi tarafından yapılmış onca çalışmaya karşın, ancak Grundrisse açığa çıktıktan sonra entelektüel ilgiyle karşılaşmasını, Marx’a ‘dindarca’ bakılmasından kaynaklandığını düşünmektedir. Tarih Tezi temelde, “özgün olan”ı ortaya çıkarmaya yönelmiştir. Bu özgünlük arayışı, kapitalizmin Batı’da ortaya çıkışını “Doğu’da bir araya gelen iki kişi birbirini kazıklamaya çalıştığı halde Batı’da sermayelerin birleştirilmesi yoluna gidilmesi” ile açıklamaya kadar varıyor.

Kaynakça:
Amin, Samir (2007) Avrupamerkezcilik, Bir İdeolojinin Eleştirisi, İstanbul, Chiviyazıları
Berktay, Halil (1983) Kabileden Feodalizme, İstanbul, Kaynak Yayınları
Berktay, Halil (2002) Osmanlı Devletinin Yükselişine Kadar Türklerin İktisadi ve Toplumsal Tarihi iç. Türkiye Tarihi cilt 1, İstanbul, Cem Yayınevi
Bernal, Martin (1998) Kara Atena, Eski Yunanistan uydurmacası nasıl icat edildi?, İstanbul, Kaynak Yayınları
Bloch, Marc (2007) Feodal Toplum, İstanbul, Kırmızı Yayınları
Eagleton, Terry (1999) Postmodernizmin Yanılgıları, İstanbul, Ayrıntı Yayınları
Friedman, Thomas L. (2001) World War III iç. Foreign Affairs
Hobsbawm, E.J (1992) Kapitalist Üretim Öncesi Biçimler’e Önsöz iç. Kapitalizm Öncesi Üretim Biçimleri, K. Marx, F. Engels, Ankara, Sol Yayınları
Kızılçelik, Sezgin (2005a) Batı Bataklığı, Ankara, Anı Yayıncılık
Kızılçelik, Sezgin (2005b) Batı Barbarlığı, Ankara, Anı Yayıncılık
Marx, Karl; Engels, Friedrich (1992) Kapitalizm Öncesi Üretim Biçimleri, Ankara, Sol Yayınları
Özbudun, Sibel; Şafak, Balkı; Altuntek, N. Serpil (2007) Antropoloji Kuramlar Kuramcılar, Ankara, Dipnot Yayınları
Said, Edward (1998) Oryantalizm, Sömürgeciliğin Keşif Kolu, İstanbul, İrfan Yayıncılık
Saran, Nephan (1989) Antropoloji, İstanbul, İnkılap Yayınevi
Turner, Bryan S. (1984) Marks ve Oryantalizmin Sonu, İstanbul, Kaynak Yayınları
Weber, Max (1997) Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu, Adıyaman, Hil Yayınları
Weber, Max (1995) Toplumsal ve Ekonomik Örgütlenme Kuramı, Ankara, İmge Yayınevi