Üniversiteler yeniden düzenlenirken eski YÖK’ü savunmak ne işe yarar?


Yarınlar

YÖK eski başkanlarından Kemal Gürüz, Yusuf Ziya Özcan’a türban konusunda cevap vererek “Malezya’ya gitsin” diyor. Sanki şimdiki Başkan, Gürüz başkanlığındaki YÖK’ün kadrolusu değilmiş gibi. Malatya İnönü Üniversitesi Rektörü Fatih Hilmioğlu da Özcan’ın atanmasının ardından “Sayın Gül, kendisine benzeyen bir insanı YÖK’ün başına atadı” diyerek güya yapılan atamayı eleştiriyor. Ya kimi atayacaktı?

aglcbeliYÖK eski başkanı Erdoğan Teziç’in görevini bırakması ve Abdullah Gül’ün fazla zaman geçirmeden boşalan koltuğa ODTÜ Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Yusuf Ziya Özcan’ı ataması, küllenmiş bir tartışmayı yeniden alevlendirdi: Cumhuriyet elden gidiyor mu? Birinci Cumhuriyetçilerin etkili kalemi Hürriyet’ten Bekir Çoşkun, ‘Susma sustukça sıra sana gelecek’ sloganına atıfta bulunarak ve düşen her bir kale için ayrı ayrı gözyaşı dökerek ‘Sıra size gelecek’ diyebildi güçlükle. Kolay mı, düşen kale bir değil iki değildi: Ağustos sonunda düşen Cumhurbaşkanlığı makamı, Ekim sonunda düşen Anayasa Mahkemesi başkanlığı, en son düşen Türk-İş ve YÖK yönetimi… Buna Sabah ve ATV’nin Çalık Grubu’na geçmesini ekleyenler de var. Cumhurbaşkanlığı seçimi tartışmaları başladığında, ulusalcı cephenin oldukça çok barutu olduğu düşünülüyordu ki, öyle de oldu. Önce Ankara Tandoğan Meydanında başlayan Cumhuriyet mitingleri, İstanbul’dan geçerek İzmir Gündoğdu Meydanı’na ulaştı. Mitingler bu cephede oldukça fazla heyecan da yaratmıştı aslında. Ancak mitinglerin işe yarayıp yaramadığının biricik göstergesi olarak 22 Temmuz seçimlerinin beklenmesi gerekiyordu. Seçimler geçti, ulusalcı cephede Fazıl Say’ın geçtiğimiz günlerde içine girdiği ‘Yenildik, kızımı da alıp ülkeyi terk edebilirim’ ruh hali oldukça yaygın hale geldi. Onlar tehlikeye işaret etmişler ama halk anlayamamıştı. Elden bir şey gelmiyordu ne yazık ki! Seçimlerin ardından tek ayakta kalmayı başaran Birinci Cumhuriyetçi Tuncay Özkan gibi görünüyor şimdi. Gerçi o da seçim gecesi oldukça yalpaladı ama düşmedi… Bir bakıma dağ fare doğurdu. Bütün bu muhalefet sürecinden çıka çıka Tuncay Özkan çıktı.

İlhan Selçuk’un MHP hesabı tutmadı
22 Temmuz seçimlerinden bir ay kadar önce, Haziran sonunda, Cumhuriyet gazetesi başyazarı İlhan Selçuk kendince bir gerçek keşfetti. Selçuk önce “Peki, vaktiyle İslamcılarla al takke ver külah olan MHP şimdi nasıl oldu da dinci iktidara veryansın ediyor?” diye soruyor; ardından şöyle yanıtlıyordu: “İslamcılar Amerikancılaşıp Türkiye Cumhuriyeti’ni yutmak üzerine seferber olunca sentez mentez kalmadı...” Bu ışıltılı sözleri etmeden önce zahmet edip MHP’nin 99 seçimlerinden sonra kurulan Ecevit hükümetinde ne işler yaptığına bakmak gerekmiyor mu? Ecevit hükümetinde MHP’nin o ünlü 15 günde 15 yasa sürecinde nasıl tavır takındığına bakmak yeterlidir. Orada MHP’nin ne kadar emperyalizm karşıtı olduğu görülebilir. Yeni YÖK başkanı Özcan atandıktan hemen sonra, üniversitelerde türbanın serbest bırakılması gerektiğini ima eden açıklamalar yaptı. MHP gecikmeden cevap verdi: “Harcını yatıran başını istediği gibi örter.” Bakalım İlhan Selçuk bir açıklama yapacak mı?

YÖK’teki değişim neyi gösteriyor?
Tartışmalar başladığında Ece Temelkuran aslında durumu iyi özetlemişti: “AKP devleti”. Seçimden sonra başlayan süreç tam olarak AKP’leşen devleti anlatmaktadır. Daha doğrusu birinci AKP döneminde başlayan süreç en kritik adımlarını atmaktadır. Devlet kurumlarının içine girdiği değişim süreci bir yanı ile dincileşmeyi anlatsa da bir yanıyla da piyasacılığa dolu dizgin devam edildiğini anlatıyor. İncelenip bakılabilir. AKP’nin önemli kurumlara atadığı isimlerin istinasız hepsi aynı zamanda piyasacılığa ve devletteki neo-liberal dönüşüme iman etmiş şahıslardır.

YÖK eski başkanlarından Kemal Gürüz, Yusuf Ziya Özcan’a türban konusunda cevap vererek “Malezya’ya gitsin” diyor. Sanki şimdiki Başkan, Gürüz başkanlığındaki YÖK’ün kadrolusu değilmiş gibi. Malatya İnönü Üniversitesi Rektörü Fatih Hilmioğlu da Özcan’ın atanmasının ardından “Sayın Gül, kendisine benzeyen bir insanı YÖK’ün başına atadı” diyerek güya yapılan atamayı eleştiriyor. Ya kimi atayacaktı? Milliyet yazarı Güneri Civaoğlu ise Demokrat Parti nerede diye soruyor. Mehmet Ali Bayar nereye kaybolmuş? Belki Demokrat Parti AKP’nin önünü kesebilirmiş… Bütün bu tartışmalar tek bir şey gösteriyor ‘eskiciler’ açısından: Günü nasıl idare ederiz? Oysa tartışmaları derhal bu sığlıktan uzaklaştırıp, AKP’nin yükselişini nasıl kavramak gerektiğine ve siyasal İslamla nasıl başa çıkılacağına yönelmeliyiz. Bir yandan piyasacılığı, özelleştirmeleri savunurken bir yandan da siyasal İslam’a karşı mücadele edilemez.

Siyasal İslam nasıl yükseldi ve nereye evrildi?
Türkiye’de siyasal İslamın yükselişi pek asabi paşalarımızın belirttiği gibi tarikatların ‘sızma’ yöntemiyle topluma yayılması ile gerçekleşmedi. Daha doğrusu tarikatların topluma ‘sızmaları’ sadece kendi çabaları ile açıklanabilecek bir süreç değildir. Hiçbir siyasal akım uygun toplumsal ortamı bulmadan gelişemez. 12 Eylül rejimi sahne aldıktan sonra dincilik bizzat devlet eliyle büyütüldü. Henüz Doğu Bloku yıkılmamış, toplumda zemin bulan ‘komünist tehlikeye’ karşı ABD eliyle ılımlı İslam (yeşil kuşak) projesi uygulamaya konulmuştu. Zorunlu din dersi uygulamasına geçilmesi, İmam Hatip Liselerinin sayılarının arttırılması, alevi köylerine cami yaptırılması, büyüyen Kürt sorununa karşı uçaklarla din propagandası yapan bildiri dağıtılması bunlardan bazılarıdır. Gelgelelim 89’da Doğu Bloku, 91’de de SSCB dağıldı ve burjuva siyaseti yeni rotasını çizmeye başladı. Belki ABD için yeşil kuşağın pek önemi kalmamıştı, ancak zaten 12 Eylül öncesinden köklü bir geleneği devralan siyasal İslam, bulduğu uygun ortamda büyüdü. Hem tarikatlar kanalıyla hem de bizzat Refah Partisi kanalıyla. Nihayet 95 genel seçimlerinde Refah Partisi seçimlerden birinci parti olarak çıktı ve Çiller’in DYP’si ile hükümet kurdu. Erbakan’ın partisinin milletvekillerinin başörtüsü vb üzerinden olur olmadık çıkışlar yapması, Erbakan’ın D8 gibi alışılmadık işlere bulaşması sonucu bildiğimiz 28 Şubat süreci başlamış oldu.

96 3 Kasımında meydana gelen Susurluk kazası ile devletin bütün pis işleri gözler önüne serildi. Kaza toplumda büyük yankı uyandırdı ve ardından toplumsal bir muhalefet gelişmeye başladı. Erbakan’ın 97 Şubatında tarikat şeyhlerini Başbakanlık’ta ağırlamasının ardından da tanklar Sincan’da yürüdü ve ‘balans’ ayarı yapıldı. Susurluk kazasına karşı oluşturulmuş tepki de 28 Şubat’la beraber içi boşaltılmış bir laiklik talebinin arkasına yedeklendi. Bu süreç illa ki planlı bir şekilde işlemiştir gibi bir iddiamız yok. Başka bir deyişle devlet Susurluk’a karşı oluşmuş tepkiden korktu bu yüzden 28 Şubat müdahalesi yapıldı demek, devlete çok aşırı bir akıl yüklemek olur. Aşağı yukarı eş zamanlı yürüyen iki faklı süreç, gücü elinde bulunduranlar tarafından birleştirilmiştir. Bir devrimci önderliğin varlığında süreç başka türlü de işleyebilirdi. Devletin deşifre olmuş pis işleri ve tarikatların Başbakanlıkta yapmış olduğu toplantı birlikte ele alınabilir, bizzat hem Erbakan hem de kontrgerilla hedef alınabilirdi. Ancak ne yazık ki bu mümkün değildi.

28 Şubat süreci bu şekilde geçilmiş oldu. 28 Şubat’tan ders almış Milli Görüş’ün yenilikçi kanadı 2001’de bazı merkez sağ kadroları da yanlarına alarak AKP’yi kurdular. Bu kez öyle tehlikeli işlere girmeye gerek yoktu. Dünya ile entegrasyonu tam, Türkiye’nin yerleşik büyük burjuvazisi ile siyaseten çatışmayan ve işleri oluruna bırakan ama iktisadi olarak tam rekabet eden bir siyasal hareketle karşı karşıya kalıyorduk. AKP “Ben fazla radikal hareket etmeyeceğim ama siz de benimle iyi geçinin, beraber var olmayı öğrenelim.” demiş oldu. Büyük burjuvazi dönem dönem kem küm etse de, eninde sonunda bir uzlaşmaya varıldı. AKP-Aydın Doğan sürtüşmesinin tam bir uzlaşma ile bitmesi bu sürecin en tipik örneklerindendir. 2002 seçim süreci başlamadan önce AKP’ye son derece mesafeli yaklaşan Doğan medyası, seçim sürecinin başlamasıyla baktı ki olacak gibi değil hemen çark etti. Zaten yerleşik büyük burjuvazimizin Türkiye’de kaç kişinin başının kapalı olduğuyla çok derdi olduğunu düşünmüyoruz. Onlar için sorun, emperyalist merkezlerle ilişkilerde sorun yaşanmaması ve kendilerinin iş yapmasının engellenmemesinden ibaret. AKP bir dönemlik iktidarı boyunca bu konuda yeterince teminat vermiş görünüyor. Ondandır Hürriyet ekonomi servisinin iki de bir AKP’yi övüp durması. Ondandır seçimlerden önce bütün büyük patronların “Gönlümüz AKP’den yana değil ama aklımız AKP’den yana.” demesi.

Toplumsal süreçler çoğunlukla, planlanarak yürümüyor demiştik. Yani işler Kurtlar Vadisi’ndeki gibi mutlak bir erkin planı dahilinde işlemiyor. Toplumdaki sınıf mücadelesi bir siyaset dinamiği yaratır. Mücadele böyle bir düzleme taşınınca da belirleyici olan güçtür. Ortada bir çekişme vardır yani. Hem emekçi sınıflarla burjuvazi arasında, hem de burjuvazinin çeşitli kampları arasında. O zaman AKP’yi burjuva kamptaki siyasi rekabette ön plana çıkaran nedir? Bu soruya cevap bulmak gerekir.

Eski popülizm
Bu soruya cevap bulmak için öncelikle eski dönemin siyasi rekabetini biraz anlamak gerekir. Bu başlıkta en önemli tartışma popülizmdir. Popülizm -en genel anlamıyla- emekçilerin iktidarı talep edecek kadar değil ama yeterince güç sahibi olduğu, parlamenter rekabetin yarattığı uygun koşullarda, iktisadi gelişmenin de buna uygun olması şartıyla iktisadi bölüşümden aldıkları payın artmasıdır. Demek ki bildiğimiz anlamda popülizmin var olması için üç temel şart gerekir. Birincisi söz konusu ekonominin büyümesi (İç pazara dönük üretimin büyümesi bu süreç için daha avantajlıdır) gerekir ki burjuvazi çok zarar görmeden bu süreci atlatabilsin. İkincisi emekçilerin bir pazarlık gücüne haiz olmaları gerekir. Yani emekçilerin ‘tehdit’ ediciliği olmalıdır. Üçüncüsü burjuva siyaseti kendi içinde rekabet halinde olmalıdır. Emekçilerin isteklerinin karşılanmamasının, takip eden seçimlerde bir etkisi görülmelidir. Diyelim ki Demirel iktidardan düşmeli yerine Ecevit’i bırakmalıdır. Türkiye’de popülizm iki dönemde yaşanmıştır. Birinci dönem 1962–1976, ikincisi ise 1989–1993 arasıdır (dönemlendirme Korkut Boratav’a aittir). Birinci dönem ekonomik tıkanma ile sona ermiş ve 12 Eylül 1980’le birlikte de 89’a kadar bir daha gündeme gelmemiştir. 89’da ise ANAP’a duyulan tepki ve yükselen işçi hareketinin tetiklemesi ve ardından 12 Eylül rejiminin koyduğu siyasi yasakların kalkması ile kızışan siyasi rekabet ortamında bir süre popülist dönem varlığını sürdürmüştür. Ancak hem ekonomik gidişatın bu dönemin sürmesine izin vermemesi hem de işçi hareketinin çabuk geri çekilmesi ile bu dönem çabuk kapanmıştır. 90’ların başından 2000’lere geliş ise bir geçiş dönemi özelliği arz etmektedir.

AKP’nin yeni popülizmi
Yukarıda belirtmiştik yine belirtelim. Türkiye’de dinciliğin siyasal olarak yükselmesi kendi başına açıklanabilir bir süreç değildir. AKP’nin muhafazakar olmasının yanında yaptığı en iyi iş, işlettiği bir tür sağ popülizmdir. Yeni olanın yukarıda anlattığımız popülizmden en temel farkı, icra mekanizmasının ve işin niteliğinin oldukça değişmiş olmasıdır.

Geçmişte sendikalarda bugüne göre çok daha fazla emekçi örgütlüydü ve bu sendikaların siyasi etkisi oldukça fazlaydı. 2000’lerin Türkiye’sindeyse sendikaların hem üye sayısı hem de pazarlık gücü oldukça azalmıştır. Aynı zamanda sendikaların etkisinin azalmasına da neden olan KİT’lerin özelleştirilmesi klasik anlamda ücretlere müdahale olanaklarını tasfiye etmiştir. İktisadi gelişme de ‘dünya ile rekabet’ gibi burjuvaziye göre belirlenmiş bir ölçüte göre belirleniyor. Böyle bir ölçüt esas alınınca da işçi maliyetlerinin yüksekliğinden şikayet edilmeye başlanıyor. Bu etkenlerin bir sonucu olarak asgari ücret oldukça yaygınlaşmış görünüyor. O zaman eskiye benzer olan tek şey siyasi rekabetin devam ediyor oluşudur.

Yoksulluğun bu kadar güncel olduğu bir ortamda nasıl oluyor da AKP %47 oy alıyor? Demek ki AKP siyasi rekabette bir şekilde öne geçiyor. Ruh hali Fazıl Say gibi olanların temel yanlışları AKP’yi siyasi rakipleri ile birlikte ele almamalarıdır. Tamam, AKP kötü de CHP ne yapıyor? 22 Temmuz seçimlerini hatırlayalım. 22 Temmuz’da CHP’nin neredeyse tek öne çıkardığı siyaset Cumhuriyet elden gidiyor meselesiydi. Hatta bu uğurda MHP’ye bile göz kırpıldı.

AKP’yi bu süreçte rakiplerinin önüne geçiren bir kaç temel unsur sayılabilir. Birincisi yarattığını söylediği siyasi istikrar. Evet, bir istikrar yaratılmıştır ancak bu istikrar yoksullukta sabitlenmiş bir istikrardır. Bu süreçte insanların kriz çıkmadığı her koşula razı olur hale gelmesi siyasal bilinçte yaratılmış en büyük tahribattır. Birinci AKP döneminden önce çıkan iki büyük ekonomik krizin ardından yaşanan sıkıntılar bu bilinci oluşturan en önemli etkendir. İkincisi, geniş kitleler hızla yoksullaşırken AKP onların temel ihtiyaçlarını sanki lütufta bulunuyormuş gibi karşılayarak kitlelerle arasında bir siyasi pazarlık yaratmaktadır. Yeni tür popülizm dediğimiz tam olarak budur. Çok az ücretle yetinmek zorunda olan ya da işsiz kalan kitleler en temel ihtiyaçlarının karşılanması karşılığında AKP’ye bağlanmaktadır. Bu temel ihtiyaçlar kömür, gıda yardım paketleri, yemek çadırlarında dağıtılan yemek vb olarak sayılabilir. AKP kadroları bu tür işleri belediyelerde yeterince tecrübe ederek iyice öğrenmişti zaten. Fethullah Hocagillerin öğrenciler özelinde yaptığı da tam olarak budur. Ekonomik sıkıntı içinde bulunan gençlerin temel ihtiyaçları karşılanıp hem bir ekonomik bağımlılık hem de tarikata karşı bir vefa duygusunu yaratıyorlar. Toplumda dincilik bu dinamiğin bir ürünü olarak büyüyor. Bu dinamiğe müdahalede bulunmak niyetinde olmayan hiçbir siyasal hareket AKP’nin önüne geçemez. Bu müdahalenin özü, sadakaya muhtaçlığın ortadan kaldırılmasıdır.

Ulusalcılık bir savunma hattı olabilir mi?
YÖK’e yapılan yeni atamanın vb gelişmelerin ardından yaşanan yeni tartışmada ulusalcıların önerdiği, eski kurumların savunulmasından ibarettir. YÖK’ten Erdoğan Teziç ayrılmış, yerine Yusuf Ziya Özcan gelmiş bundan bize ne? Türk-İş yönetimini Salih Kılıç kaybetmiş de yerine AKP’nin has adamı gelmiş buna mı üzülelim? Ortada korunacak kollanacak eski tip bürokratların koltukları dışında bir şey görünmüyor. Şimdi ulusalcı rektörler en fazla ikide bir mikrofonu eline alıp öğrencileri Cumhuriyete sahip çıkmaya çağıracaklar. Süreç yine Cumhurbaşkanlığı seçiminde olduğu gibi türban gibi sığ ve kozmetik bir muhalefet üzerinden yürüyecek. Türban meselesini tartışmaya açan rektörlere; emekçilerin durumunu da, üniversitelerin piyasalara açılmasını da, yoksulluk konusunda ne düşündüklerini de sormamız gerekecek. O Cumhuriyet değerlerinin içinde bunlar da var mı, asıl siz ondan haber verin diyeceğiz. Öğrenciler tarikatlara durduk yerde muhtaç olmuyor. Sizin savunduğunuz bu piyasacı eğitim-öğretim anlayışı yüzünden muhtaç oluyor.

Yukarıda açıkladığımız nedenlerden ötürü, iktisadi bölüşüm sürecine emekçilerin lehine müdahale etmek burjuvazinin rızasını alarak mümkün değildir. Daha fazla pay koparmaya çalışmanın sistem açısından olur yanı yoktur. Onlar şu an dünya ile rekabet edemediğimiz için yürürlükteki asgari ücreti bile çok buluyorlar.

Üniversitelerdeki değişimden şikayet eden gençler, Rektörlerin sözünü dinlemekten vazgeçip, kendi geleceğinin ülkenin geleceğine bağlı olduğunu görerek daha kapsamlı ve tutarlı bir politik hattı izlemeliler. Mezun olduklarında hangi sınıfa dahil olacakları gerçeğini görerek hareket etmeliler. Yoksa emekli paşalarla salonlarda oturup ağlaşmalar, ‘stratejik yaklaşım’ geliştirmeler son derece faydasızdır. Emekçiler ayağa kalktıkça hem kendilerini hem de bütün toplumu aydınlatacaklar. Bugün üniversitelerde Bilim yapmak için bile bu gereklidir. Emekçiler kendi kaderlerini kendileri belirleyecek güce erişemezlerse dinci gericiliği durdurmanın da yolu yoktur. Siz emekçileri fazla kaba saba, üç kuruşa kendisini satan insanlar olarak mı görüyorsunuz? Onlar da “Kızımı da alıp giderim” diyebilenleri fazla tuzu kuru buluyorlar. Olay bundan ibarettir. Bütün bu tartışmalarımızın ışığında, eskiyi korumaya çalışan ulusalcı siyasi hat AKP’ye karşı mızıkçılıktan başka bir işleve sahip olamaz. Evet, yeni YÖK’ü hedef tahtasına yerleştirmek gerekir ancak; eskisinde korunacak kollanacak bir şey olmadığını bilerek…{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99