Türk-İş’in olağan genel kurulları: Hükümete liyakat olağan


Bahar Alimoğlu

‘Partiler üstü siyaset’ işçilerin güçlerini, egemen güçlerin temsilcisi olan partilerin hizmetine sokmaya yarayan bir mazeret olmuştur. Türk-İş, ‘Komünizmi telin (lanetleme)’ mitingleri düzenlemiş, askeri darbeleri alkışlamış, hatta 12 Eylül hükümetine bakan düzeyinde temsilci bile vermiştir.

kumlu6–9 Aralık 2007 tarihlerinde, Türkiye’nin en büyük işçi sendikaları konfederasyonu olan Türk-İş’in 20. Olağan Genel Kurulu gerçekleşti. Türk-İş’e Bağlı İstanbul Şubeleri Platformu, Genel Kurul öncesinde yaptığı açıklamada “Bizler, yüzünü işçi sınıfına dönecek, gücünü işçi sınıfının mücadelesinden alacak sendikal anlayış temelinde taraf olunması ve bu talebin yükseltilmesi gerektiğine inanıyoruz. Bizler, aynı zamanda sendikal demokrasiyi tesis edecek, tabanın söz ve karar hakkını savunacak ve işçi sınıfının talepleri doğrultusunda mücadele edecek sendikal yönetim istiyoruz. Türk-İş’e sürülen hükümetlerin arka bahçesi karalamasından kurtulmanın yolunun mücadeleci sendikal anlayışın tesis edileceği bir Türk-İş Yönetimi’nin seçilmesi ile mümkün olacağına inanıyoruz.” diyordu. Ne yazık ki bu temenniler gerçekleşmedi. Yani; otuzun üzerinde sendikadan delegelerin katıldığı Genel Kurul’da yeni yönetim, işçi sınıfına yönelik saldırıların nasıl püskürtüleceğinin tartışıldığı bir ortamda ve bu temelde yarışan yönetici adayları arasından seçilmedi.

Türk-İş’in ‘partiler üstü siyaset’i
Türk-İş kurulduğu 50’li yıllardan bugüne, devlet ve iktidar ile daima uyumlu olmuş ve çatışmaya girmemeye çalışmıştır. Zaman zaman Türk-İş, hükümetlerle çelişkiye düşse bile, devlet ile ilişkilerini bozmamaya özen göstermiş ve ‘radikal’ tutumlardan uzak durmuştur. İktidar partileri ve koalisyonların kanatları arasında serpilip büyümüş ve siyasi iktidarlarla kurduğu iyi ilişkiler neticesinde her devirde işe yarar bir ‘partiler üstü’ siyaset yaklaşımını benimsemiştir. Tabii ki bu kavramsallaştırmanın ‘masumiyet’i sizi yanıltmasın; ‘ideolojisiz’den, ‘siyasetsiz’den bugüne kadar, nasıl tam da ‘egemen ideoloji’yi, ‘egemen siyaset’i anladıysak, nasıl o örtüyü kaldırıp altındakine baktıysak, ‘partiler üstü siyaset’e de öyle bakmamız gerekir. ‘Partiler üstü siyaset’ anlayışını ‘iktidar partisinin siyasetinin maşalığı’ olarak okumak gereklidir bu yüzden. Türk-İş tarihi boyunca bu yüzden sola hep mesafeli olmuştur. ‘Partiler üstü siyaset’in zaman içerisinde bağımsız ve birleşik siyasal bir işçi hareketi kurulması fikrinin karşıtı bir anlama geldiği de ortaya çıkmıştır. Zaten bu anlayışın ilke düzeyinde Türk-İş’in anatüzüğüne, TİP’in ilk defa katıldığı 65 seçimlerinden birkaç yıl önce girmiş olması da tesadüf değildir. ‘Partiler üstü siyaset’ işçilerin güçlerini, egemen güçlerin temsilcisi olan partilerin hizmetine sokmaya yarayan bir mazeret olmuştur. Türk-İş ‘Komünizmi telin (lanetleme)’ mitingleri düzenlemiş, askeri darbeleri alkışlamış, hatta 12 Eylül hükümetine bakan düzeyinde temsilci bile vermiştir. Türk-İş’in ‘partiler üstü siyaset’ anlayışı, 80’lerdeki liberal dönüşümle Konfederasyon’un kendi sonunu da getirmiştir.  Özelleştirmeler Türk-İş’in üye tabanı açısından da büyük bir tehdit oluşturmuştur, çünkü Türk-İş’in yapısı devlet işletmeleri ağırlıklıdır. 80’li yılların ortalarında yaklaşık 1 milyon işçiyi kapsayan kamu sözleşmeleri, 2000’li yıllarda 550 bin işçiyi kapsar hale gelmiştir. Özellikle son yıllarda AB ülkelerinde de işçi haklarına yönelik saldırılar doruğa çıkmışken bile Türk-İş AB’ye üyeliği desteklemiş, özelleştirmeye hiçbir zaman cepheden karşı çıkamamıştır; bunlar daha güncel örnekler. İşte ‘partiler üstü siyaset’in resminin belli başlı parçalarıdır bunlar ve Türk-İş’in 60’lı yıllarda adını koyduğu bu anlayışını bugün hala devam ettirdiğinin göstergesidir. Zira yeni Genel Başkan Kumlu da “Biz partiler üstü politika izlemeye devam edeceğiz” diye açıklamasını yapıvermiştir Genel Kurul sonrasında. Türk-İş’in hükümete liyakat konusunda yürüttüğü bayrak yarışında bayrağı, Salih Kılıç’tan sonra Mustafa Kumlu devralmıştır; hepsi bu. Türk- İş’te yaşanan görev değişimi, iktidarın burjuvazinin farklı klikleri arasında el değiştirmesinin gecikmiş bir sonucudur sadece. Memleketin bir 5 yıl daha AKP tarafından yönetileceği hesaplanmış, Türk-İş de kendisini bu hesaba adapte etmiştir. Kısacası Türk-İş bugüne kadar hep sınıf siyaseti gütmüştür, ama o sınıf işçi sınıfı olmamıştır. Türk-İş işçilere ve emekçilere yönelik saldırılara ses çıkarmayarak iktidarın ekmeğine yağ sürmektedir. Türk-İş’in ve sendikacılığın yaşadığı tıkanıklıkta ve zayıflamada; en az iktisadi, sosyal ve siyasal altüst oluşların payı kadar, Türk-İş’in bu yapı ve anlayışı da önemli rol oynamıştır.

Sarı sendikacılık
Türk-İş, anlayışının adını 60’larda koymuştur ama daha evrensel bir adı ve uygulama alanı vardır ‘partiler üstü siyaset’ anlayışının; o da ‘sarı sendikacılık’tır. Tüm dünyada, işçi haklarının savunulmasının sosyalizm ile ilişkilendirilmesini reddetmek ve sınıfların, sosyal adalete dayanan bir plan üzerinde yeniden barıştırılması gerektiğini savunmak üzerine kurulu bu anlayış, işçiler karşısında patronları tutmuştur. Kapitalist bir devlette yaşadığımıza göre, egemen ideoloji sermayenin ideolojisidir ve egemen siyaset de egemen sınıfın, yani patronların siyasetidir. Kapitalizm, sınıflararası hegemonya mücadelesinin sacayaklarından biri olan ideoloji alanında da büyük ölçüde başarı kazanmıştır. Bunun en büyük göstergelerinden biri de, egemen sınıfın işçi sınıfının araçlarını kısmen de olsa ele geçirmiş olmasıdır. Türk-İş’in tarihine baktığımız zaman açık bir şekilde mevcut iktidarlar tarafından korunup kollandığını görürüz. Örneğin aynı iktidarların DİSK’i tasfiye etmek için sarf ettiği çabalar (Sendikalar Kanunu ve Toplu Sözleşme Grev Lokavt Kanunu’nda yapılan değişiklikle örgütlenmeye baraj engeli getirilmesi gibi), bizzat 1969–1971 yılları arasındaki Demirel hükümetlerinin Çalışma Bakanı Seyfi Öztürk’ün “Yakında DİSK’in çanına ot tıkayacağız” açıklamaları, tam da Türk-İş’i ‘işçi sınıfı’nın biricik ve uslu temsilcisi yapabilmek içindi. Yeterince biat ettiğine kanaat getirilen sendikacılara (ne garip, bir zamanlar onlar da işçiydiler) milletvekilliği, bakanlık mertebelerinin açılması; sendikacılıktan kazanılan güzel paralar da ödülü olmuştur bu süreçlerin. Yeni Başkan Mustafa Kumlu’nun AKP ile yakın ilişkileri olduğu biliniyor. Salih Kılıç’ın biat düzeyi bile yetersiz kalmış olmalı ki, AKP planlarından onu çıkartmış. Kel öldü diye sırma saçlı yapanlar var, Salih Kılıç’ı da unutmadık henüz. Zaten beş kişiden oluşan Yönetim Kurulu’nda değişen sadece iki kişi var. Aslında anlayış değişmedikten sonra kişilerin hiçbir önemi kalmıyor, Yönetim Kurulu sil baştan oluşturulsaydı da liyakatten başka bir sonuç çıkmayacaktı. Ayrıca, Konfederasyon’un Yönetim Kurulu’na üye gönderen sendikalar ile ilgili açılmış yolsuzluk davaları da dikkat çekiyor. Her horoz kendi çöplüğünde ötüyor, tabii çöplükler bazen kesişiveriyor işte…

Genel Kurul’dan notlar
Genel Kurul’un ilk günü konuşan Erdoğan, geçmişte işçiyle işveren ilişkilerinin çatışma ve pazarlık içinde sürdüğünü, günümüzde ise bunların yerini uzlaşmanın aldığını dile getirdi. Nasıl da güzel anlatmış; gizlisi saklısı yok adamın. Delikanlı başbakanımız bizim bir yazı boyunca anlattığımızı bir cümlede özetleyivermiş. ‘Halkın içinden’ gelen başbakan, sözlerinde İETT’de çalıştığı zamanlardan da bahsederek ‘işçilerin içinden’ de geldiğini hatırlattı. Tabii “Ankara’da işçi dostu bir hükümetin, sendikanın değil işçinin hakkını savunan bir Türk-İş’in olduğunu” söylemesi biraz palavraydı; ama o kadar olur. Bir yanıyla da doğruydu aslında, değil mi ki başbakanımız işçinin ‘anası’nı bile unutmamış, hatırlamıştı. Vesilesi teferruat.

Ne yapmalı?
Sendikalar, işçi sınıfının gerçek anlamda bir sınıf olarak ortaya çıkmaya başladığı 19. yüzyılın ortalarından itibaren, mücadelenin keskinleştiği dönemlerde işçi sınıfının direnme ve örgütlenme merkezleri olarak işlev gördü. Aklı başında olan hiç kimse sendikal mücadelenin -şu anki tüm geriliklerine rağmen- gereksiz olduğunu iddia edemez. İşçi sınıfı üzerindeki baskı ve sömürü devam ettikçe ve sınıfsal çelişkiler var oldukça sendikal mücadele güncel kalacaktır. Bu yüzden konfederasyonların olağan genel kurullarından çıkan sonuçlara rağmen gün; gavura kızıp oruç bozma değil, bizim olanı onlardan alma günüdür…{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99