Tarihsel misyonu çerçevesinde YÖK


Uğur Erözkan

Türkiye’de hakim sınıfların üniversiteyi sistemin mutfağı haline getirmek için çok önceden başlattığı bir çalışmanın meyvesidir YÖK. 1933’te çıkarılan ilk üniversite kanunu ile başlanan üniversitenin sistemin ihtiyaçlarına uygun hale getirilmesi çalışması, henüz çok genç olan burjuvazinin tecrübesizliğinin de etkisiyle 50 seneye yakın sürdü.

antkabirrektrler1YÖK Başkanı’nın değişmesi birçok tartışmaya sebep oldu. Aslında bugünün gelişi dünden belliydi. Tartışmalar, Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde başlamıştı. Tabii o dönemki tartışmanın içeriği farklıydı. Eski başkan Teziç’in, Sezer koltuğunu AKP’nin seçeceği Cumhurbaşkanı’na teslim etmeden önce istifa edip etmeyeceği konuşuluyordu. Ulusalcı cephe o günlerde, Çankaya’yı, AKP’nin adayına bırakmak zorunda kalabileceği gerçeğini kabullenmemişti henüz. Bu yüzden ulusalcı saflardan “Teziç istifa!” çığlıkları yükselmese de, mecbur kalındığı taktirde ‘YÖK kalesini’ de kaptırmamak için uygulanabilir bir taktik olarak Teziç’e istifa etmesi yönünde telkinler yapılıyordu. Ulusalcı ekibin temel kaygısı, burjuvazinin tam desteğini ardına almış olan AKP’nin karşısında; elde kalan kurumlarla bir toplumsal etki yaratarak kendi çarkını yeniden işler kılmaktı. Bu kaygıyla YÖK’ün dümenini elde tutma çırpınışı, ulusalcıların düştüğü hazin durumu gözler önüne seriyor. YÖK’ü ‘cumhuriyetin bir kalesi’ sananlar, üniversitenin yıllar önce sistemin dümen suyuna girdiğini ve bu gibi kurumların iktidarda olan hakim sınıf kliğine göre her defasında yeniden şekillendiğini unutmamalıdır.  YÖK hala sistemin, bu anlamıyla da cumhuriyetin bir kalesidir. Diğer taraftan bu kurum, hiçbir zaman ona yüklendiği türden, devrimlerin bekçiliği gibi görevleri üstlenmedi.  YÖK Başkanı’nın değişmesiyle değişen pek bir şey olmayacak o yüzden, olmadı da. Tarihsel gelişimi içerisinde üniversitenin işlevine ve geçirdiği değişime bir göz attığımızda bu sonuca ulaşmak hiç de zor değil.

Üniversitenin adaptasyonu
Türkiye’de hakim sınıfların üniversiteyi sistemin mutfağı haline getirmek için çok önceden başlattığı bir çalışmanın meyvesidir YÖK. 1933’te çıkarılan ilk üniversite kanunu ile başlanan üniversitenin sistemin ihtiyaçlarına uygun hale getirilmesi çalışması, henüz çok genç olan burjuvazinin tecrübesizliğinin de etkisiyle 50 seneye yakın sürdü. Üniversitenin adaptasyonu çalışması, 1961 Anayasası’nın yarattığı nispi özgürlük ortamında filizlenen ilerici hareketlerin etkisini kırma çalışmasıyla eş zamanlı olarak yürütüldü. 1973’te çıkarılan 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu birçok baskıcı uygulamanın yasal kılıfı olduğu gibi, daha sonraları ilerici akademisyenleri ayıklama operasyonunun da temel dayanağı olacaktı. 1983’te Sıkıyönetim Kanunu’nda yapılan değişikliğe dayanarak 73 akademisyenin üniversiteyle ilişiğinin kesilmesi ile başlayan operasyon Sıkıyönetim Komutanlığı’nın kanatları altında ve YÖK aracılığıyla sürdürüldü. Aslında operasyonun en önemli parçası YÖK’ün bizzat kendisiydi. 1982 Anayasası’nın 131. maddesine dayanarak, “Yükseköğretim kurumlarındaki eğitim-öğretim ve bilimsel araştırma faaliyetlerini yönlendirmek, bu kurumların kanunda belirtilen amaç ve ilkeler doğrultusunda kurulmasını, geliştirilmesini ve üniversitelere tahsis edilen kaynakların etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak ve öğretim elemanlarının yetiştirilmesi için planlama yapmak” amacıyla kuruldu YÖK. Bundan sonra üniversitenin işlevleri arasında eğitim ön plana çıktı, bilimsel üretim geri plana itildi. Oysa üniversitenin birincil işlevi bilimsel üretim yapmaktır. Sistemin ihtiyaç duyduğu meslek sahiplerini yetiştirmeye yarayan eğitim ise üniversitenin ikincil işlevidir. Eğitim işlevinin ön plana çıkarılması, eleştirel düşüncenin zayıflamasına ve üniversitenin ilerici özelliğinin silikleşmesine yol açtı.

YÖK döneminde üniversitenin dönüşümü
Üniversiteyi bir “yüksek öğretim” kurumu haline getirmek amacıyla kurulmuş olan YÖK’ün gerçekleştirdiği dönüşüm, üniversitenin, hakim sınıfların ideolojik politik hattı doğrultusunda hareket etmesini sağladı. Türk-İslam düşüncesinin taşra üniversitelerine hakim kılınmasının büyük ölçüde YÖK döneminde olması tesadüf değil. Komünizmin baş tehlike olarak burjuvaziyi tehdit ettiği dönemde topluma komünizmin panzehiri olarak sunulan Türk-İslam düşüncesinin işlenmesi için üniversite üzerine düşen görevi yaptı. Üniversiteye yüklenen bu görev, dünya çapındaki bir değişimle bağlantılı olarak son buldu. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından komünizm, hem emperyalist kamp için hem de Türkiye burjuvazisi için baş tehlike olmaktan çıktı. Fakat bu sefer başka bir tehlike belirdi. Cunta ve Özal dönemlerinde topluma yüksek dozda şırınga edilen Siyasal İslam, Refah Partisi’nin yükselişine yol açmıştı. 1995 seçimlerinden hükümet ortağı olarak çıkan RP’nin, yerleşik burjuvazi ile düzgün ilişkiler kuramayıp, eline geçirdiği siyasal konumun kimin eseri olduğunu unutması, Siyasal İslam’ın hedef tahtasına yerleştirilmesine sebep oldu. 28 Şubat müdahalesi, bizzat hakim sınıflar tarafından büyütülmüş, fakat hesapta olmayan bir şekilde kontrolden çıkmış olan Siyasal İslam’ı tekrar rotaya sokmayı amaçlıyordu. Üniversite bu operasyonda laiklik savunusuyla ön plana çıktı. YÖK’ten ve bazı rektörlerden gelen çıkışların yanısıra değişen tehlikeye karşı 7 Kasım 1998’de değiştirilen disiplin yönetmeliği, onlarca İslamcı akademisyenin uzaklaştırılmasına ve bitmek bilmeyen türban tartışmasının başlamasına neden oldu. Böylelikle üniversite, 28 Şubat projesinin uygulayıcılığını laiklik savunusu adı altında yapmış oldu.

Bu süreçten AKP’nin çıkması, Türk hakim sınıfları içindeki laik siyasal söyleme sahip olan kanadın yalnızca Siyasal İslam’ı rotaya sokma işinde değil, aynı zamanda Özal dönemiyle başlattığı neo-liberal dönüşümü sürdürme işinde de başarılı olduğunu gösteriyor. “Kürek çeken değil, yol gösteren devlet” parolasıyla üretilen ve teorisi Şikago Okulu tarafından yapılan neo-liberal siyasetin üniversiteye de piyasacı anlayışı yerleştirmesi zorunlu idi. Piyasacılığın üniversiteye yerleşmesinde AKP’nin çok büyük emeği olduğu bir gerçek. Ancak temelin atılması yıllar önce gerçekleşti. Eğitimde ihtiyaç duyulan reform YÖK’ün kuruluşunun hemen ardından başlatılmıştı. İnsan Kaynakları, Halkla İlişkiler gibi bölümlerin açılması, az sayıdaki İşletme bölümlerinin pıtırak gibi çoğalması, mühendislik fakültelerine ar-ge programlarının konmaya başlanması, vakıf üniversitelerine arazi ve kaynak aktarılması bu dönemdeki girişimlerin ilk örneklerini oluşturuyor. Bir yandan eğitimin niteliği değişen sisteme göre düzenlenmeye çalışılırken, diğer yandan kamu üniversitelerinden kısılan fonlar vakıf üniversitelerine aktarılarak devletin üzerinden üniversite yükünü de kademeli olarak indirmenin yolu açılmaya çalışılıyor. Büyükçe bir alışveriş merkezi inşa edilebilecek alanlara konduruverilen bu üniversitelerde geleceğin girişimci işadamları, üretimde verimliliği sağlamanın yollarını öğreniyor bu günlerde.

Her yönüyle değişen ve sisteme adapte olan üniversitenin hakim ideolojiden bağımsız hareket etmesi beklenemez. Son dönemdeki tartışmaları da bu çerçevede değerlendirmemiz gerekir. Her ne kadar AKP’nin iktidara geldiği günden bu yana üniversiteye, cumhuriyetin savunucusu rolü yakıştırılmaya çalışılsa da, gerçek bundan çok farklı. Yeni YÖK Başkanı’na, türbana karşı olmadığı için tutum alabilecek birkaç rektörün çıkıp çıkmayacağı bile tartışmalı. Meselenin tartışmaya konu olmayan kısmı ise yeni başkanın türban konusundaki farklı tutumunu çıkardığınızda diğer başkanlardan ne farkı olduğu. Yusuf  Ziya Özcan, bir Suudi Arabistan üniversitesinden değil, Türkiye’den, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden geliyor. Hem de üniversitenin takdirini kazanmayı başarmış bir akademisyen. Üstelik TÜBİTAK’ta görevlendirilen bir akademisyen. Nereden bakarsanız bakın YÖK’ün gözdelerinden biri olduğu anlaşılıyor. Piyasacılıksa sonuna kadar, girişimcilikse alası var. Üniversitenin Özcan’ı da diğer başkanlar gibi bağrına basacağı kesin. Tek tük çıkabilecek pürüzler olabilir, onların da en kısa sürede törpülenmesi işten bile değil. Varsın yeni dönemde türban serbest bırakılsın, ne çıkar? Hem belki YÖK’ün bu uygulaması da “eşitlik”, “özgürlük” gibi bir kisve altında sunulur. Türkiye burjuvazisinin, 28 Şubat müdahalesinin bir yan etkisi olan, yılan hikayesine dönmüş türban meselesini böylesi şık bir hamleyle savuşturması siyasal tarihinde hak ettiği yeri alacaktır.{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99