Tarihin sarkacı: Ahlaka geri dönmek..!

 

Ahmet Haşim Köse*

Burjuvazi, feodal toplumun bağrından sancıyla doğarken kendi yeni dünyasının gerçekliğiyle de insanlığa sesleniyor ve insanı halka, hakkı mülkiyete, eşitliği ise mülkiyete sahip olma özgürlüğüne dönüştürüyordu. Böylelikle burjuva gerçekliğinde halk, mülkiyet hakkı özgürlüğüne sahip bireyler toplamına dönüşüyordu: Hakkı kadar halk olan bireyler toplamına...

484px-Kapitalist_Sistem_PiramidiToplumların kriz dönemleri ahlak, hukuk ve eşitlik kavramlarının yeniden inşa dönemleridir. Söz konusu kavramların ‘eski toplumun’ ruhuna ve maddi pratiklerine mıhlanmış karşılıkları ‘yeni toplumun’ gerçekliği ile çeliştikçe, yeni toplumun sahipleri ve makulleri de ‘yeni gerçekliğe’ uygun bir şekilde ahlakı, hukuku ve elbet eşitlik düşüncesini yeniden inşaya yönelirler. Bu yeniden inşa sürecinde ‘gerçekçe’ kutsanmış entelektüellerin özel bir konumları vardır. Onlar ‘yeni gerçekliği’, ‘yeni iktidar’ oluşumu içinde deşifre ettikçe topluma da makulü seslendirip, gerçekliğin normalleşme işlevini üstlenirler. Bu nedenle gerçek çağrısının deşifrasyonu ancak sahiplerinin deşifrasyonuyla mümkündür.

Düşünce tarihinde gerçeklik fikrinin yerleşimi burjuvazinin tarih sahnesine çıkışı kadar eskidir. Burjuvazi, feodal toplumun bağrından sancıyla doğarken kendi yeni dünyasının gerçekliğiyle de insanlığa sesleniyor ve insanı halka, hakkı mülkiyete, eşitliği ise mülkiyete sahip olma özgürlüğüne dönüştürüyordu. Böylelikle burjuva gerçekliğinde halk, mülkiyet hakkı özgürlüğüne sahip bireyler toplamına dönüşüyordu: Hakkı kadar halk olan bireyler toplamına...

‘Eski yeni’ toplumun (klasik kapitalizmin) liberal entelektüelleri, ütopik sosyalistleriyle el ele, kendinde eşit olmayan bu çağrıyı ahlak bilmecesi etrafında çözmeye yöneliyor ve insanlığa ‘makulü’ tarif ediyorlardı. Birey olarak halk, mülk olarak halktan ayrı değerlendirilmeli ve insanlar salt birey oldukları için bazı temel haklara sahip olmalıydı. Kuşkusuz en ‘temel’ hak olmazsa olmaz yaşama hakkıydı.  Bu anlamda eski yeni toplumda liberal çağrı farklı yaşam biçimlerine sahip bireyler arasındaki akılcı bir uzlaşma ideali; John Gray’ın haklı tespitiyle bir tür ‘Modus vivendi’ idi.

Burjuva gerçekçiliği ya da gerçeğin çarptırılması
Lakin gerçek her daim naif düşüncenin önündedir; onu önceler ve düşünceler ‘gerçek olan gerçekliğin’ içinde sınanırlar. Bu kuşatım toplumsal gerçekliğin tarihsel oluşumu için geçerli olduğu kadar bizzat düşüncenin kendisi için de geçerlidir. Bu yüzden Marks ve Engels kendi tarihlerinin düşünce geleneğini eleştirirken insanlığa şöyle sesleniyorlardı: “Yaşamı belirleyen bilinç değildir, ama bilinci belirleyen yaşamın kendisidir.”

Marks ve Engels’in bir tür skolâstik gerçekçilik olarak okudukları bu tutumun zengin mirasını Alman İdeolojisi’nde, Felsefenin Sefaleti’nde ya da Anti-Dühring’te bulmak mümkün... Eleştirilerin merkezinde insana ilişkin yaşamsal olarak tanımladıkları toplumsal eylem ve bu eylemin tarihselliği yer almaktaydı. Eylemin kendisi aslında burjuvazinin halklara yönelik ‘özgürlük’ vaadiydi: Çalışmak...! Bu merkezi tespit, çoğu zaman söylendiği gibi, ne Marks ve Engels’in çalışmayı kutsamalarının sonucudur ne de evrensel toplum tasarımlarının ideal ve zorunlu karşılığıdır. Bu, burjuva toplumunun yani Marx ve Engels’in eleştirdikleri gerçekliğin kendisidir. İşte bunun için olmalı, Alman İdeolojisi’nde Marks ve Engels şöyle seslenmektedirler: “Bu yaşamsal faaliyet süreci ortaya konur konmaz, tarih, ampiristlerde olduğu gibi ... soyut olan cansız olayların bir derlemesi olmaktan, ya da idealistlerde olduğu gibi hayali öznelerin hayali eylemi olmaktan çıkar... Gerçeğin kendini göstermesiyle, bağımsız felsefe varlık ortamını yitirir...” (s:87)

Hiç kuşkusuz eski yeni toplumun dışa taşan gerçekliği emeklerinden başka mülkleri olmayan kitlelerin sefaletiydi. Söz konusu sefalet ütopik solcuların şefkat duygularını kabartıyor ve Rikardocu eşitlik uygulamalarını dillendirmeye yöneltiyordu. Yaşamsal ücret olarak tanımlayabileceğimiz bu şefkat çağrısı özünde Malthusçu nüfus teorisine dayanıyor; ücret artışlarıyla arz (insan) artışı arasında paralel belirlenimler kuruyordu: Piyasa ücretinin yaşamsal minimumun üstünde olmasının ‘doğal’ sonucu olarak insanın değersizleşmesi…
Yaşamsal ücret tartışması, 18.yy’ın ikinci yarısının ardından gerek İngiltere ve gerekse kıta Avrupa’da, ‘Yoksullar Yasası’ ile birlikte siyasal iktidarların ve elbette burjuvazinin temel sorunlarından birini oluşturuyordu. Yoksullar yasasının siyasal olarak vaat ettiği yaşamsal ücret, bir yandan piyasa ücretleri üzerine baskı yaratıyor öte yandan da emek olarak mülkün iktisadi kontrolü üzerinde siyasal bir sınırlama getiriyordu. Bu nedenle Marks ideal kapitalizmin ancak 1833’de Yoksullar Yasası’nın kaldırılmasıyla tarih (gerçek) olduğunu; ancak böylelikle piyasanın (özgür emek piyasası) gerçek anlamda emek mülkiyetini ele geçirdiğini söylüyordu.

Yeni yoksullar yasasının yeni reformcuları!
Ne gariptir ki burjuvazinin terk ettiği yasayı eski ‘yeni’ zamanın reformcuları, idealistleri siyasal mücadelelerin merkezine yerleştiriyor ve makul bir ‘sol’ ya da ‘sosyalizm’ tanımına girişiyorlardı: Burjuvazinin terk ettiği gerçekliği ahlaki olarak tasarlanmış eşitlik isteğine dönüştürerek burjuvaziden istemek...!

ekonomi politiğin yaman eleştirmeni Engels’in Feuerbach’a seslenişine kulak verelim:
“Aman sevgi! – Evet, sevgi, her zaman her yerde, iyilikçi, sevindirici bir tanrıdır ve bu tanrı Feuerbach’ta, pratik yaşamın bütün güçlüklerinin üstesinden gelmeye yardım etmek durumundadır – ve bunu, birbirine taban tabana karşıt çıkarları olan sınıflara bölünmüş bir toplumda yapacaktır. Bununla da felsefenin devrimci niteliğinin en son kalıntısı da felsefeden kaybolur ve geriye artık eski tekerlemelerden başka bir şey kalmaz: Birbirinizi seviniz! – Cins ve mevki ayrımı yapmaksızın kucaklaşınız! – Evrensel barış düşü!”
Gariptir tarihin sarmalı iki yüz yıllık aradan sonra yeniden yoksulluğu kendi gerçeğine mıhlıyor ve itiraf ediyor. Elbette burjuvazi itiraf ederse entelektüelleri de ‘soruna’ çare ararlar..! Bu açıdan burjuvazinin küresel itirafının, daha 1990’larda, Dünya Bankası’nın Yoksullukla Mücadele Raporlarında dile getirildiği malumdur. Dünya Bankası, o yıllarda dünya nüfusunun yaklaşık beşte birinin ‘mutlak yoksulluk sınırı’ olarak tanımlanan bir doların altında yaşadığını itiraf ediyor ve makulü aramaya çağrıda bulunuyordu. Ve ardından yoksulluk, akademiyanın, profesyonel konu alanlarından biri haline geliyordu. Böylelikle dünyanın her yerinde yufka yürekli akademiya, dünya halklarının her biri için yufka yürekli politikalar üretip, üzerlerine düşen görevi ‘ahlaki’ bir sorumluluk ve kıvançla sürdürdü ve sürdürüyor.

Yufka yürekliliğin en çıplak karşılığını kanımızca ‘temel gelir’ ya da ‘vatandaşlık geliri’ önerilerinde bulmak mümkündür. Uzaklara gitmeyelim. Bu alanda Ayşe Buğra ve Çağlar Keyder’in derledikleri ‘Bir Temel Hak Olarak Vatandaşlık Gelirine Doğru’ adlı kitap bu konudaki uluslararası yazını ülkemize taşıyan ilginç bir örnek.

Küçük bir yer değiştirmeyle derleyenlerin şu tespitine yer vererek başlayalım: “Çalışma hayatının bütün dünyada geçirdiği büyük dönüşüm, insanın toplumdaki yerinin, giderek insan hayatının anlamının, yeniden tanımlanmasını gerektiriyor. Bu yeniden tanımlama çabası, emek merkezli bir değerler sistemini aşmak durumunda.” (s:12) Zira yeni “gerçeklik” küresel ölçekte iş süreçleri ve buna bağlı olarak refah rejimlerindeki parçalanmanın sonucudur. Kim itiraz edebilir ki bu ‘gerçekliğe’? Lakin görüntü özün önüne geçebilir mi? Kapitalizmin kendi gerçeklik alanını parçalaması kapitalizmi ortadan kaldırır mı? Gerçek daha karmaşık oldu diye özünü yitirir mi?  
Derleyenler sürdürüyor: “Böyle bir ortamda, ... korporatist nitelikli sosyal güvenlik sisteminin, sadece siyasi ve ahlaki açıdan değil, salt muhasebe mantığı açısından da sürdürülemez bir duruma geldiğini görüyoruz.” (s: 11) Derleyenler gözlemi yoruma dönüştürüyor ve özünde devletin sosyal güvenlik sisteminde sınıflar temelindeki düzenleyici ve yüklenici korporatist rolünün ne ahlaken ne de muhasebe mantığı açısından artık sürdürülemeyeceği sonucuna ulaşıyorlar. Eh ne demeli...!

Emekten insan haklarına: ‘vatandaşlık geliri’ ve yeni sol
Elbette ‘gerçekçi sosyal bilimci’ yokluğun tespiti ile yetinmeyip makulü de tarif etmeli... Kitabı derleyenler de öyle yapıyor. Bu durumda emek merkezli değerler sistemi yok olmuşsa elde kalan vatandaşlık üzerinden hak talep etmeli… Derleyenler tarif ediyor: “Temel gelir kavramı, bir toplumda yaşayan bütün insanlara, çalışma hayatındaki bugünkü ve geçmişteki yerlerinden bağımsız olarak, sadece toplumun bir ferdi oldukları için, koşulsuz olarak sağlanan düzenli bir nakit gelirini ifade eder. Bu kavramın yansıttığı yaklaşım, kapitalist değerler sistemini ciddi bir biçimde sorgulayan bir yaklaşımdır, çünkü emeğe verilen değerin yerine, insana ve insan haklarına verilen değeri koyar.” (s: 8)

Tarifin gerçekliği yeniden üretmesi hiç de öyle kendiliğinden değildir. Bunu elbet derleyenler de bildiğinden kuşkuyu elden bırakmıyorlar ve ekliyorlar: “Bunun başarılıp başarılamayacağı ve zaman içinde sadece yoksulları hedefleyen politikalardan gerçek bir temel gelir politikasına geçilip geçilemeyeceği ise, bu politikaların ahlaki temelleri üzerinde savunulup kabul ettirilebilmesine bağlı. Asıl zor olan da bu.” (s:12) Ne demeli, derleyenler haklı! Lakin açıkça itiraf etmeseler de zorluğun nedeni daha önce ahlaken ve muhasebe mantığı açısından terk edilen (ve elbette artık istenilemeyecek olan) geçmiş bir gerçekliğin yerine şimdi yeniden ahlaken yeni bir ‘gerçekliğin’ monte edilme güçlüğünden kaynaklanıyor.

Peki, bu destek ne kadar olmalı? Bu şüpheli sorunun yanıtını da aynı kitapta, Ayşe Buğra ve N. Tolga Sınmazdenir veriyor: “Yoksullukla mücadelede nakit gelir desteği uygulamasının ‘tembelliği teşvik’ edebileceği endişesinin ne ölçüde gerçekçi olduğu, destek miktarıyla ilgili. Doğal olarak, bu miktarın, yardım alan kimsenin asgari ücretle, ‘normal’ bir işte, yani sosyal güvencesi olan bir işte, çalışmayı reddetmesini teşvik edebilecek kadar yüksek olmaması lazım... Herhangi bir toplumda, bunu -nakit gelir desteğini- rahatsız edici bulan kimselerin bu görüşlerini açıklayabilmelerini de, herhalde, yalnız ahlaki değil hukuki bir sorun olarak da değerlendirmek lazım.” (s:97)
Buğra ve Sınmazdenir durmuyor bir de ‘sol’ tarif ediyorlar. Onlara göre “Sol, kendi değerler dünyasını, aslında kapitalist dünya görüşüyle paylaştığı, emek merkezli bir yaklaşımla tanımladığı ölçüde, bireyin özerkliğini çalışma hayatı dışında tanımlayamaz hale geliyor. Dolaysıyla bireysel özerkliğin garantisi olarak işçi haklarını öne çıkarırken, ‘vatandaşlık hakları’ eksenli bir söyleme yabancı kalıyor... Özgürlük ve demokrasi gibi liberal siyasi değerlerle ilişkisini kopararak faşizan bir devletçilikle işbirliği içine girmeye razı olmayan, yani ‘sol’ olarak kalmayı amaçlayan bir sol için, bu tür bir kurumsal tahayyül gerçekten gerekli.” (s:90) Bu tespitinize de yanıtı yine Marks ve Engels’in Gotha Programının eleştirisinde Lassalle’e verdikleri yanıtlar versin...!
*Ankara Üniversitesi, SBF{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99