‘Sosyal’ olmayan bir sosyal politika önerisinin eleştirisi: Vatandaşlık geliri örneği

 

Orhun Demir

Asgari ücretin asgari hiçbir ihtiyacı karşılamadığı Türkiye’de, asgari ücretin üçte birini geçmeyen bir miktarın hak olarak yasalaşmasını istemek niye? Bu soruya tek bir yanıt verilebilir: Asgari hiçbir ihtiyacını karşılayamayan emekçinin 50-100 YTL’lik ek bir meblağı da piyasada tüketmesini sağlamak.

eylemkizilayKapitalizm yaşadıkça sefalet de yaşıyor, sefalete çözüm bulma arayışları da. Düzeni değişim için zorlamak yerine düzenden medet uman çözüm arayışları ise kapitalist toplumsal ilişkilerin yeniden üretimine katkıda bulunuyor. Bu çözüm arayışlarının günümüzdeki versiyonunun, vatandaşlık geliri olarak tanımlanan asgari gelir desteği arayışları olduğu söylenebilir.

Vatandaşlık geliri, ‘yoksul ailelere bireylerin vatandaş olmasından dolayı kendilerine en temel ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bir hak olarak’ tanımlanabilir. 2006 yılında AKP Diyarbakır milletvekili Aziz Akgül’ün verdiği ve hala ilgili meclis komisyonunda bekletilen kanun teklifinde aylık geliri 132 YTL’den düşük olan vatandaşların kapsama alınması öngörülmüş. Teklifte, yalnız yaşayan ve 18 yaşından büyük olanlara 66 YTL, iki kişilik aileye 79.2 YTL, üç kişilik aileye 85.8 YTL, dört kişilik aileye 92.4 YTL, beş ve daha fazla kişiden oluşan aileye 99 YTL vatandaşlık geliri ödenmesi ve bu ödemenin bütçeye konulacak ödeneklerle karşılanabileceği belirtilmiş. AKP’nin vatandaşlık gelirine ilgisi Aziz Akgül ile de sınırlı değil. Kültür eski Bakanı Atilla Koç da bir demecinde herkese vatandaşlık geliri sağlanması gerektiğini söylemiş. Üstelik bunu söylerken, kapitalizmin insanları aç bıraktığını ve buna karşı vatandaşlık gelirinin bir çözüm olabileceğinin de altını çizmiş (sanki kapitalizm denilen gerçeklik, toplumsal ilişkilerden ve siyasi süreçlerden bağımsız bir şeymiş gibi, sanki kendilerine rağmen işliyormuş gibi…).

Neo-liberal yeniden yapılanmanın Türkiye ayağını yürüten AKP’nin, vatandaşlık geliri konusuna hiç de soğuk bakmadığı, tam aksine ona uygulama yolları aramakta olduğu söylenebilir. Vatandaşlık geliri benzeri öneriler ise sadece AKP tarafından değil CHP tarafından da gündeme alınmış, 22 Temmuz Genel Seçimleri öncesi CHP’nin vaatleri arasında –Meral Tamer’i pek duygulandıran- 250 YTL civarında bir asgari gelir desteği yer almıştı. Dolayısıyla Türkiye’nin egemen sınıflar bloğunun en gözde iki siyasi partisinin vatandaşlık geliri konusunda hemfikir olduğunu söylemek yanlış olmayacak. Ayrıca seçimlerden önce siyasi partilerin giriştiği boş vaatler yarışında Haydar Baş’ın “her ev hanımına şu kadar, her vatandaşa bu kadar” gelir sağlama vaatlerini de hatırlayacak olursak, AKP ve CHP’nin vatandaşlık geliri konusunda yalnız olmadıkları da ortaya çıkacaktır.

‘Vatandaşlık geliri’ ya da sürdürülebilir sefalet!
Bir de, “Bir Temel Hak olarak Vatandaşlık Gelirine Doğru” adlı derleme kitaplarıyla vatandaşlık gelirine övgüler düzen Ayşe Buğra ve Çağlar Keyder ile yine bu konuda onlar gibi düşünen Ahmet İnsel’i hatırlamakta fayda var tabii. Buğra ve Keyder’e göre, vatandaşlık geliri sayesinde –ki bizzat kendileri ayda 50-100 YTL arasında bir gelirden bahsediyorlar- insanlar asgari ihtiyaçlarını sağlayabilecek bir gelire kavuşmuş olacaklar, bundan ötürü de işveren karşısında pazarlık gücüne ulaşıp insani koşullara uygun işlerde çalışmak için işverene diretebilecekler. Buğra ve Keyder bunları söyleyip hemen ardından da ekliyorlar: “İnsanların çalışmakla çalışmamak arasında yapacakları seçimi etkilemeyecek, asgari ücretin üçte birini geçmeyen bir miktar öneriyoruz.” Asgari ücretin asgari hiçbir ihtiyacı karşılamadığı Türkiye’de, asgari ücretin üçte birini geçmeyen bir miktarın hak olarak yasalaşmasını istemek niye? Bu soruya tek bir yanıt verilebilir: Asgari hiçbir ihtiyacını karşılayamayan emekçinin 50-100 YTL’lik ek bir meblağı da piyasada tüketmesini sağlamak.
Bu kadar komik meblağlarla insanlığın kurtulacağını öngören Buğra ve Keyder, vatandaşlık gelirinin bir hak olarak tanımlanması gerektiğinin de ısrarla altını çiziyorlar. Hak olarak tanımlanan vatandaşlık gelirinin devlet tarafından sağlanması gerektiğine işaret ediyorlar. Böylece vicdani duyarlılıklardan ibaret bir yardım programından ziyade, sürekliliği ve devlet güvencesi olan bir sosyal hak tanımlaması yapıyorlar. Bu noktadan hareketle her ihtiyaç sahibi bireyin toplum önünde küçük düşmeksizin asgari bir güvenceye sahip olabileceğini söylüyorlar. Buraya kadar her şey yolundaymış gibi görünüyor ama konu STK’lara gelince bir ikilik ortaya çıkıyor ve devlet güvencesi yeri geldiğinde STK güvencesine de dönüşebiliyor: Buğra’ya göre, EAPN (Avrupa Yoksullukla Mücadele Ağı) ve FEASTSA (Evsizlerle Çalışan Ulusal Dernekler Avrupa Federasyonu) gibi STK’lar yoksullukla mücadele, konut sorunu vb. meselelerde oldukça önemli roller oynayan ve Türkiye’deki STK’lara örnek gösterilmesi gereken kuruluşlar olarak karşımıza çıkıyor. Başka bir deyişle, ayda 50-100 YTL gelir sağlamak devletin temel göreviyken, evsizlere konut sağlamak ya da yoksullukla mücadele gibi meseleler STK’ların görev alanlarına girebiliyor.

Kapitalizm ve sosyal politika
Vatandaşlık geliri yaklaşımının tek sorunu içerdiği tutarsızlıklar değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasal ilişkileri ele alış biçimi, yani yöntem de ciddi sorunlar taşıyor. Her türlü sosyal politikanın kapitalist ilişkiler bağlamında ele alınması gerekirken; Buğra, Keyder ve İnsel, sosyal politikayı kapitalist ilişkilere rağmen ortaya çıkan ahlaki ve siyasi itirazlar temelinde ele alıyorlar. Yani, bir tarafta kapitalizm tüm insafsızlığıyla insanları sömürürken diğer tarafta duyarlı insanlar ahlaki ve siyasi mekanizmalar yoluyla buna karşı koymaya çalışıyorlar gibi bir algılama sorunu ortaya çıkıyor. Oysaki kapitalizm iktisadi ilişkilerden ibaret bir süreç değildir, üstelik o ilişkilerin öznesiz olarak cereyan ettiği bir süreç hiç değildir. Bütün toplumsal ve siyasi süreçler özneli ve her yönüyle de kapitalist ilişkilerdir. Başka bir deyişle, kapitalizme rağmen veya kapitalizmle az ya da çok uyumlu olmayan bir sosyal politikanın süreklilik arz etmesi mümkün değildir. Ancak diğer taraftan, maddi yaşamın yeniden üretilmesi süreci durağan ve mutlak bir istikrar içinde yürüyen bir süreç de değildir; çünkü kapitalist toplumdaki toplumsal öznelerin, yani sınıfların ortak bir çıkarı yoktur. İktisadi ilişkiler diğer toplumsal ilişkilerle ve tabii ki siyasi ilişkilerle sürekli çelişirler; çeliştikçe de toplumsal ve siyasi değişimler meydana gelir. Sosyal politikanın tarihsel süreç içerisindeki yeri ve evrimi de ancak bu bağlamda anlaşılabilir; ahlaki bir temelde değil. Bu nedenle, -şimdilik bir sosyal politika önerisi olarak varsayalım- vatandaşlık geliri ancak kapitalist ilişkilerle uyumlu olabildiği ölçüde hayata geçebilir, temel bir insan hakkı olması önkabulünden hareketle değil. Ya da neyin temel bir insan hakkı olarak kabul edilebileceği, onun toplumsal ilişkiler içinde nereye oturduğuyla ilgilidir: “Rasyonel olan gerçektir, gerçek olan da rasyonel”. Ya da vatandaşlık geliri yaklaşımını benimseyenlerin pek sevmediği Lenin’in dediği gibi, “Gerçeklik ancak gerçekliğin kabulüyle değiştirilebilir.”

Halbuki vatandaşlık geliri yaklaşımı emek piyasasına değil sosyal haklara dayalı bir çözüm önerisi sunduğu ve meseleyi teknokratik değil, ahlaki-politik olarak ele aldığı iddiasındadır. Üstelik bütün diğer yaklaşımları da aynı kefeye koyarak, meseleye emek piyasaları açısından, çalışma yaşamı ve istihdam merkezli baktıkları gerekçeleriyle eleştirmektedir. Eleştirilerini neo-liberalizmin ideologlarından Keynescilere, Keynescilerden de sosyalistlere kadar uzatan vatandaşlık geliri savunucuları bütün bu yaklaşımların insani değil, iktisadi bir kaygıyla sosyal politika önerilerinde bulunduklarını söylemekteler; sanki iktisadi alan insan dışı bir alanmış gibi… Kısacası en idealist biziz diyorlar. Tuhaf olan şu ki bunu savunuyorlar, hem de asgari ücretin üçte biri kadar bir gelir önerisinde bulunacak kadar insaniliği sınırlı bir öneri sunarak bunu iddia ediyorlar. Evet, yöntem açısından idealistler ama ahlaki açıdan hiç sanmıyoruz!

Neo-liberalizmin meseleleri teknokratik açıdan ele alışına yönelttikleri eleştiride haklılar haklı olmasına ama vatandaşlık geliri önerisinin Türkiye’deki neo-liberal politikaların bir numaralı uygulayıcısı olan AKP tarafından da gündeme getirildiğine ne diyecekler acaba? AKP mi neo-liberalizme karşı mücadele ediyor, yoksa kendileri mi neo-liberalizme hizmet ediyor? Sanırız hangisinin yanıtının evet olduğuna karar vermek okuyucu için pek de zor olmayacak.

Çalışma yaşamı sosyal politikanın temelidir!
Keynesci yaklaşımlara gelince, vatandaşlık geliri savunucuları, sosyalliği şüpheli politika önerileriyle, Keynes’in de Keynescilerin de çok gerisinde kalıyorlar. Keynesci ekonomi politikalarının ve sosyal politika düzenlemelerinin yürürlükte olduğu dönem kapitalizmin altın çağı olarak da bilinen İkinci Dünya Savaşı’ndan 1970’lerin ortalarına kadarki süreci kapsıyordu. Ekonomik büyümenin görece istikrarlı bir biçimde yaşanması, bölüşüm mekanizmalarının harekete geçmesini de kolaylaştırıyordu o dönemde. Bu açıdan Keynes’e göre şanssız sayılırlar. Ancak, o dönemin başka özellikleri de vardı: O dönemde devletin düzenleyici rolü ön plana çıkarıldı; geniş kapsamlı ve kurumsallaşmış sosyal politika önlemleri alındı ve sosyal güvenlik sistemleri geliştirildi. Kuşkusuz kapitalist ilişkilerde böyle bir dönüşümün yaşanmasının sebebi ‘burjuvazinin vicdanının sesini dinlemeye başlaması’ değildi. SSCB’nin varlığından işçi sınıfı mücadelelerine, burjuvazinin meşruiyet sorunundan Savaş sonrası Avrupa’nın yeniden yapılandırılması zorunluluğuna kadar bir dizi zorlayıcı ve ahlaki olmaktan öte iktisadi ve siyasi olan etken bu süreçte rol oynadı. Ama sonuç itibariyle, geliştirilen sosyal politika uygulamaları tarihte ilk defa gerçek anlamda ‘sosyal’ olan sosyal politikalardı. Başka bir deyişle, sosyal politikanın hayırseverlik kurumu olmaktan çıkıp, toplumsal bir zorunluluk biçimine dönüşmesiydi söz konusu olan. Keynesci dönemde, dönemin kapitalist ilişkileriyle de uyumlu olarak, birey ilk defa sosyal bir yurttaş olarak tanımlanıyor ve çalışma bir hak olarak ilk defa uygulamadaki yerini alıyordu. Bu bağlamda geleneksel sosyal politika, çalışma yaşamı odaklı olduğu için sadece toplumdaki marjinal unsurların değil, bir bütün olarak toplumun güvencesini sağlamak için tesis edilmiş ve bu bağlamda da vatandaşlık geliri yaklaşımının sanıldığının aksine dışlayıcı değil, kapsayıcı olmuştur. Bugün ise neo-liberal karşı saldırıda söz konusu olan kapsayıcılığın ve bir bütün olarak toplumsallığın piyasa lehine tasfiye edilmesidir ki, vatandaşlık geliri yaklaşımının bu tasfiye sürecine karşı geliştirdiği tek önlem onun yıkıcı sonuçlarını hafifletmeye çalışmaktır. Ne ki önerilerinin içeriğine bakıldığında onu yapmaktan da aciz olduğu anlaşılmaktadır.

Sosyal politikanın yeri
Vatandaşlık geliri kuramcılarına göre, sosyalistler, ya da İnsel’in deyimiyle ‘konuşurken mangalda kül bırakmamayı marifet sayan nevi şahsına özgü sol yaklaşımlar’ ise temel gelirin bir sosyal hak olarak kurumsallaştırılmasını ‘anlık tedbirler’ olarak değerlendirip reddetmeyi ya da en azından küçümsemeyi tercih ederler. İnsel’den bir pasajla bizim sosyal politika konusundaki düşüncemiz neymiş öğrenelim:  “Onlar (sosyalistler) için sosyal politika, sınıf savaşının kaynayan kazanına burjuva devlet aracılığıyla soğuk su boşaltılmasının adıdır. Çatışmanın acımasızlığı içinde bilinçleri bilenen kitlelerin mücadele şevkini kırma girişimidir. Sosyal politika konuları, ‘devrimci’ söylemin erkeksi duruşuna uymaz. Fazla yumuşak kalır. Bu tür ‘devrimciler’, emekçilerin sosyal kazanımlar elde etmesine elbette açıkça karşı çıkmazlar ama bunları siyasal-toplumsal mücadelenin ön saflarına yerleştirmekten, bu konuda yeni talepler ve hamleler üretmekten pek hoşlanmazlar. Sosyal politika araçlarını sınıf mücadelesini derinleştiren ve bu mücadeleyi yumuşatan araçlar olarak ikiye ayırmayı severler.” Evet, gerçekten de sosyalistler sosyal politika kurumlarını sınıflar mücadelesi içindeki yeri açısından düşünürler; çünkü sosyal politikayı idealize etmek yerine onun toplumsal gerçeklikte nereye oturduğuyla ilgilenmek maddeci bir dünya görüşünün olmazsa olmazıdır. Hele hele söz konusu olan sosyal bile olamayan, kazanım olarak bile ifade edilemeyecek olan vatandaşlık geliri türünden önerilerse, onu sosyal politika önerisi olarak bile görmezler. Ancak, bunun ne sosyal politikaya topyekûn karşı olmakla bir ilgisi vardır, ne de ‘erkeksi duruş’ her neyse onunla. Tek özlemi ‘yumuşak’ bir kapitalizm olabilecek olanların içine düştüğü çıkmazın etkisiyle bulabildiği her çamuru sosyalistlere atma çabası ise oldukça anlaşılırdır.

Yazının başında söylememiz gerekeni sonunda söyleyelim: Proudhon, ‘Sefaletin Felsefesi’ adlı kitabında burjuva düzenine duyduğu haklı nefretini kuramsal temellere oturtmaya çalıştı. Ancak, ekonomi politik alanındaki yetersizlikleri pre-kapitalist toplumsal ilişkilere duyduğu nostaljik ve anlamsız hayranlık ile birleşince, sefaletin felsefesi yerine, Marks’ın ‘Felsefe’nin Sefaleti’nde tarif ettiği sefil bir felsefe ortaya çıkardı. Eleştirilebilir çok yanı olmakla birlikte, Proudhon’un -kendini günümüzün sefil felsefecilerden ayıran- bir özelliği vardı: O, düşüncedeki ve eylemdeki bütün sınırlılıklarına rağmen burjuvaziden her daim nefret etti, ondan hiçbir şey beklemedi, burjuvazi tarafından yaratıldığını bildiği ama bir türlü kavrayamadığı sefalet içinde de öldü. Günümüzdeki sefil felsefeleri ortaya atanlar ise, çok şeye sahipler, burjuvaziden hiç nefret etmiyorlar ve ondan çok şey bekliyorlar ve şurası kesin ki burjuva düzeni devam ettiği sürece de ölümleri refah içinde olacak, sefalet içinde değil.{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99