Sosyal güvenlik reformu: Patronlara güvenlik, emekçilere yıkım

 

Çağlar Kılınç

İlk açığını 1992’de, Demirel’in savurduğu paralar nedeniyle veren sosyal güvenlik sistemi yıllarca bizzat hükümetler eliyle hantallaştırılıp büyük açıklar verir hale getirildikten sonra, asıl yükü çeken emekçileri ‘yük’ ilan ederek sırtından atmayı amaçlamak klasik bir burjuva uyanıklığı değilse nedir?

gss2Türkiye’nin neo-liberal yeniden yapılanması sürecinde önemli bir eşik olan sosyal güvenlik reformu, yaşanan son erteleme nedeniyle yeniden gündeme girdi. Geçen dönem AKP hükümetince ısrarla yasalaştırılmaya çalışılan değişikliğin, ertelemeler ve Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararları nedeniyle 2008 Ocak ayında yürürlüğe girmesi beklenirken, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in açıklaması ile 2008 yazından önce yürürlüğe giremeyeceği anlaşılıyor. Reformun emekçiler açısından nasıl bir yıkıma işaret ettiği kadar önemli olan bir başka nokta ise, Türkiye’nin emperyalist kapitalist sisteme entegrasyonu sürecinde nasıl bir işlev gördüğüdür. Bu anlamda AKP iktidarının omzuna yüklenmiş zorlu görevin, geçmiş dönem hükümetlerinin hantallaştırdığı ve içini boşalttığı sosyal güvenliğin cenazesini kaldırmak olduğu anlaşılıyor. IMF ve DB direktiflerinin tercümesinden ibaret olan politikalar, memleketin sırtından büyük bir yükü, emekçileri atmayı amaçlıyor.

Plan eski ama uygulama AKP’ye nasip oluyor
Anayasada devletin kendisini sosyal bir devlet, sosyal güvenliği ise herkes için devredilemez ve vazgeçilemez bir hak olarak tanımlaması, devlet aygıtını elinde bulunduran sınıflar açısından bir şey ifade etmiyor. Burjuvazinin çıkarları, diğer bir deyişle günün görevleri neyi gerektiriyorsa, o yapılır ve sonra sanki bunlar olmuyormuş gibi anayasanın bir toplumsal mutabakat olduğu yalanları savrulur. 1996 yılında kurulan ANAP-DYP hükümetinin programında konuya şöyle bir giriş yapılmış: “Emekli Sandığı, Sosyal Sigortalar Kurumu ve Bağ-Kur zaman içerisinde tasfiye edilerek, çalışanların emeklilik işlemleri ve tasarrufları özel sigorta şirketleri ve özel emeklilik fonları aracılığıyla yürütülecektir.” Niyetleri olmadığından değil, güçleri yetmediğinden yapamadıkları tasfiyenin zamanı gelmiş görünüyor. Sosyal güvenlikte reform, aslında daha geniş çaplı bir değişimin, ülkenin neo-liberal adaptasyonunun parçalarından sadece biri. Hedef ise aynı: Orta yerde duran açığın halkın aleyhine yöntemlerle kapatılması ve düzenin görece risksiz yollardan sürdürülmesi. AKP kurmaylarından Ömer Dinçer ve Cevdet Yılmaz tarafından 2003 yılında hazırlanan ve Kamu Yönetimi Temel Kanunu Gerekçesi’nin de arka planını oluşturan çalışmada, Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller’in 96’da çizdikleri çizgi aynen devam ettirilerek “ekonominin iç ve dış şoklara karşı kırılganlığını minimum düzeye çekmek için sanayi toplumuna göre kurgulanmış kurumsal yapıların tasfiye edilmesi” gereği vurgulanıyor.(1) Yapılmak istenen değişikliğin bir AKP icadı değil; Türkiye kapitalizminin bir zorunluluğu olduğu ve daha önceki hükümetlerin de durumun farkında oldukları açık seçik görülüyor. İlk açığını 1992’de, Demirel’in savurduğu paralar nedeniyle veren sosyal güvenlik sistemi yıllarca bizzat hükümetler eliyle hantallaştırılıp büyük açıklar verir hale getirildikten sonra, asıl yükü çeken emekçileri ‘yük’ ilan ederek sırtından atmayı amaçlamak klasik bir burjuva uyanıklığı değilse nedir?

Emperyalist merkezlerin ev ödevi
Sosyal güvenliğin kapsamının daraltılması, Türkiye kapitalizminin bir zorunluluğu olduğu kadar emperyalist merkezlerin kendi denetimlerinde gelişmekte olan ülkelere verdiği önemli ev ödevlerinden biridir aynı zamanda. Emperyalist ülkelerin güdümünde hareket eden IMF ve benzeri finans kuruluşları bir yandan kendi ülkelerindeki sosyal güvenlik sistemlerini bireysel emeklilik türü fonlama sistemlerine, ‘yurttaş’ı ise tüketiciye dönüştürmek isterken; diğer yandan da aynı tarifenin daha yıkıcı varyasyonlarını Türkiye gibi ülkelere öneriyorlar. Dinçer ve Yılmaz’ın öne sürdüğü “ekonominin kırılganlığını azaltmak” türünden bahanelere hiç ihtiyaç yok. IMF böyle istiyor demeleri yeterince açıklayıcı olacakken lafı dolandırmanın alemi ne? 2006’da yapılan ve Anayasa Mahkemesi’nin iptal ettiği ilk değişiklik denemesi, IMF ile yapılan anlaşmalar uyarınca daha önceden “kamu maliyesinde kalıcı iyileşme sağlamayı hedefleyen reform çabalarının temel unsurunun, bütçe dengelerini sağlamaya yönelik kısa vadeli tedbirler ile desteklenen geniş kapsamlı bir sosyal güvenlik reformu” olarak öngörülmüş ve 2005 yılı kredi anlaşmalarının ön koşulu olarak tanımlanmıştır.(2) AKP’nin 22 Temmuz seçimleri öncesinde uluslararası sermayenin tam desteğini nasıl aldığı ve ülkedeki nispi ekonomik istikrarı aslında nasıl emekçileri hançerleyerek sağladığına güzel bir örnek. Reformun yasalaşması, geçtiğimiz 5 yıllık AKP hükümeti süresince sağlanan yabancı sermaye girişini doğrudan yatırıma dönüştürebilmesine büyük katkı sağlayacaktır. “Kimin işgücü maliyeti daha düşük” yarışmasında AKP’nin Türkiye’yi ön sıralara taşıma çabası hangi uluslararası finans kurumunun gözünden kaçabilir ki?

Topyekun saldırı
Sosyal güvenlik reformu yasalaştığında hangi hükümlerin varlığını sürdüreceği, hangilerinin ise kaldırılacağı ya da değiştirileceği kesinlik kazanmadı. O nedenle yasanın götürülerinin uzunca bir listesinden çok, içinde taşıdığı mantığı açığa çıkarmak gerekiyor. Sosyal güvenlik reformu, reform sözcüğünün hakkını veriyor. Hem kapsamlı bir değişim hem de bir iyileştirme öneriyor. Sağlık hakkı gibi burjuvazinin ayağına dolanan kavramlar değişirken devlet aygıtına hükmeden sınıf için gerçek iyileştirmeler söz konusu.

Sağlık alanında öngörülen değişiklikler, reformun özünü açığa çıkarması bakımından yeterli olacaktır. Sağlık, devlet için sağlamakla yükümlü olduğu bir toplumsak hak olmaktan çıkarak bir sektör olarak algılanacak. Bu algı dünyası içinde hastalar da elbette her müşterinin sahip olduğu haklarla yetinecek. Bugüne kadar çokça şikayet edilen, hastalardan ek para talep edilmesi uygulaması yasal hale getirilip kurumsallaştırılıyor. Şimdiye kadar sadece ilaç ve tıbbi malzemeler için katılım payı ödeyen sigortalılara ilk defa, yatarak tedavide de katılım payı ödeme zorunluluğu getiriliyor. Özel oda, özel hoca talep etmeyen bir sigortalıdan bile yatarak tedavi sırasında yaklaşık 600 YTL’ye kadar katılım payı alınacak. Hasta memnun kalmazsa bir dahaki sefer başka bir hastaneye gitme hakkı saklı tutulacak. Ücretler de standartlaştırılacak. Ancak ücretleri örneğin berberlerden farklı olarak esnaf odası değil, çeşitli bakanlıklardan temsilcilerin katılımıyla oluşturulan Sağlık Hizmetleri Fiyatlandırma Komisyonu, yani devlet belirleyecek. Her hastalığın tedavisi aynı fiyattan yapılmayacak. Sağlık Hizmetleri Fiyatlandırma Komisyonu, kamu ya da özel tüm hastaneleri tıp eğitimi, hizmet basamağı, altyapısı, bulunduğu il gibi kriterlere göre ayrı ayrı sınıflandırarak hangi hastanede hangi hastalığın tedavisi için hangi fiyatın uygulanacağını belirleyecek.(3)

Halk sağlığı için önleyici tedbirler almak yerine hastalığın oluşmasını bekleyip tedaviye kalkışan piyasacı sağlık anlayışı, bir anlayış olmaktan çıkarak yasa haline geliyor. Mevcut olan bir piyasacı anlayışın önüne çıkabilecek kimi yasal engellerin temizlenmesine ise reform deniyor. Yasalaşan hangi sınıfın çıkarı ve anlayışı ise reform kelimesinde yüklü olan değişim ve iyileştirmelerin de o sınıfa hizmet etmesinden daha doğal bir şey olamaz.

Emekçi düşmanı medya devletinin yanında
Emekçileri yeni düzenlemeye ikna etmek için ağdalı cümlelerle süslü türlü yalanlar savrulurken, onları tembel birer parazit olduklarına inandırmak görevi ise medyaya düşüyor. Türk medyasının amiral gemisi konumundaki Hürriyet, öncülüğünü kanıtlarcasına “kamu çalışanları 2008’de iki gün çalışıp bir gün tatil yapacak” diye haber yapıyor. Yılda 104 gün olan hafta sonu tatiline 11 günlük milli ve dini bayramları ekleyen gazete 115 sayısına ulaşıyor. Küçük bir yuvarlama ile memleketin bu hale gelmesinin sorumlusunu ilan ediyor.(4) Aynı düzeyde bir matematik bilgisi gerektiren başka bir hesabı yapmamasının ideolojik olmayan bir nedeni bulunabilir mi? Sosyal güvenlik reformu ile yılda 90 gün prim ödeyerek çalışabilen mevsimlik tarım işçilerinin, 9000 günlük prim ödemesi gerektiren yaşlılık aylığını hak etmek için tam 100 yıl çalışmaları gerektiğini hesaplamak daha mı zor?

Sorunun kaynağı kapitalist sistemin kendisi
Türkiye’de sosyal güvenlik sisteminin sorunlu olduğu bir gerçek. Ancak sorunun kaynağında emekçilerin az çalışması ya da devlete çok masraf çıkarmaları değil, bizzat kapitalist sistemin kendisi yatıyor. İşsizlik, kayıt dışılık, işgücüne katılımın düşüklüğü ve gelir dağılımındaki adaletsizlik gibi olgular ortadan kalkmadıkça, yani sistem kendisini zorunlu sonuçları ile birlikte sürdürmeye devam ettikçe, sorunun emekçiler lehine bir çözümü gündeme girmeyecektir. Reform diye önümüze getirdikleri düzenleme, sosyal güvenlik sisteminde açık olduğu tespitini yapıyor ve bu açığın giderilmesi için katkıların (gelirlerin) arttırılmasını hizmetlerin (giderlerin) ise azaltılmasını öngörüyor.(5) Devletin bu alana bir katkı koyması gerektiğini, aksi halde vatandaştan aldığını vatandaşa vererek, aslında vatandaşa hiçbir şey vermediğini ise görmek, göstermek istemiyor. Neo-liberalizmin ekonomi politikası ve o politika içinde devlete biçilen rol işte bu kadar. İşin bu kısmı, sosyal güvenlik reformunun neo-liberal bir plan olduğunu yeterince açık biçimde ortaya koyuyor. Bu planın emekçilere yönelik bütünlüklü bir saldırı olduğunu anlamak için ise sonuçlarını yaşamak gerekmiyor.

Dipnotlar:
1- Bağımsız Sosyal Bilimciler 2006 yılı raporu, IMF gözetiminde on uzun yıl 1998-2008: Farklı Hükümetler, Tek Siyaset
2- A.g.e
3- http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=240439
4- http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/7914235.asp?gid=180&sz=32286
5- Bağımsız Sosyal Bilimciler 2006 yılı raporu, IMF gözetiminde on uzun yıl 1998-2008: Farklı Hükümetler, Tek Siyaset{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99