Kürt sorununa kördüğüm atılırken:Biz Kürt sorununu başka bilirdik!


Ömür Kurt

bush-barzaniTürkiye solcuları olarak bugüne kadar Kürt sorununu “bu ülkenin sorunu” olarak bilirdik. Kürt halkının uluslaşma sorunu bu ülkeye Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan devrolmuştu. Cumhuriyet kadrolarının önderliğindeki Türk uluslaşması süreciyle Kürt uluslaşması süreci zaman ve mekan olarak çakışmış; Kürt halkına karşı inkâr ve yok sayma politikaları Türk uluslaşması sürecinin organik bir parçası olarak var olmuştu. Evet, Kürt halkı İran, Irak, Suriye ve Türkiye olmak üzere başlıca dört parça üzerinde ortaklaşa ezilmişlik, yoksulluk ve baskıdan muzdarip biçimde yaşıyordu; ancak bu ülkede Kürtler bu coğrafyanın karakteriyle bütünleşmiş Türkiyeli bir Kürt hareketi yaratabilmiş ve Kürt sorunu Türkiyeli karakterini tarih boyunca muhafaza etmiştir.

Ulusal sorundan Ortadoğu denkleminin stratejik öğesine
Ne olduysa, 2003’te ABD’nin Irak’ı işgal etmesiyle oldu. Hasan Cemal’in deyimiyle “CIA Kürtleri” Barzani-Talabani ikilisi Türkiye’de Kürt sorununun esas muhattabı olarak kabul edilerek–Kürt hareketi, Türkiye solu, devlet- herkes pozisyonunu onları referans alarak belirlemeye başladı. Bu açıdan 22 Temmuz 2007 seçimleri dönüm noktasıdır. Yalçın Küçük’ün lafı gediğine oturtan deyişiyle 22 Temmuz seçimleri Türk gericiliği ile Kürt gericiliğinin ittifakına sahne olmuştur.(1) Bu ittifak bir enternasyonal dayanışma örneği sergilemiş; Adalet ve Kalkınma Partisi ile Barzani –ve “büyük ağabey” ABD- hep beraber aralarında yapısal olarak ciddi farklar bulunan Türkiye ve Kuzey Irak Kürtlerinin ortak koruyucusu haline gelmişler; AKP Kürtlerin temsilciliği konusunda DTP’ye rakip olduğunu açıkça ilan etmiştir. Gelinen noktada ABD emperyalizminin Türkiye Cumhuriyeti’nden köpeksiz köyde değneksiz gezme hevesiyle sınırsızca at koşturabildiği bir “Muz Cumhuriyeti” yaratma projesinde Kürt sorunu emperyalizm için muazzam bir fırsat olmuştur. Muz Cumhuriyeti deyimi siyasette iç dinamiklerinin emperyalizm tarafından tasfiye edildiği, adeta bir sömürgeye dönüştürülmüş ülkeleri anlatmak için kullanılan bir deyim olagelmiştir. Türkiye üçüncü dünyacı bir bağımsızlıkçı çizgi iddiasında hiçbir zaman bulunmamış olmakla birlikte, bir Muz Cumhuriyeti olmamakla ve göreli özerkliğini korumuş olmakla hep övünmüştür. Halbuki övüncün kaynağı tarihe karışmaktadır; zira Türkiye Cumhuriyeti çoktan “ameliyat masasına yatırılmıştır” ve bu operasyonda emperyalizm Kürt sorunundan bir “transformatör” olarak yararlanmaktadır.

Kürt sorununun aldığı bu biçim Kürt sorununa dahil olan özneler açısından da bir değişiklik yaratmıştır. Operasyon ABD emperyalizminin Ortadoğu’ya vermek istediği düzenle ilgilidir ve Ortadoğu’daki aktörler giderek artan biçimde soruna müdahil olmaya başlamışlardır. Bu durum, Kürt meselesinin ABD’nin Ortadoğu’daki planlarının parçası olarak Türkiye’ye sokulduğu ve Kürt halkının bu planların “stratejik bir unsuru” olduğu söylemini yaygınlaştırmıştır. Bu söylem bu coğrafyaya çomağı sokan ABD’nin bu işi temizlemesi gerektiği düşüncesini yayarak Kürt sorununda ABD-Barzani ikilisini ilk muhatap haline getirmiştir. Bu tablonun doğal sonucu da Kürt sorununun giderek artan biçimde Ortadoğululaşarak Anadolu coğrafyasına dışsalmış gibi ele alınması olmuştur. Dışsallaşan sadece bir ulusal sorun değildir; Türkiyeli Kürtler bu ülkeye yabancılaşıp Barzani’ye yüzlerini dönerken Türkler ve Kürtler de birbirlerine yabancılaşmaktadır. Asıl tehlike buradadır.

Bu uzaklaşmadan en karlı çıkanın ABD olduğu zaten anlaşılmıştır; Türkiye Cumhuriyeti’nin ise bu işten stratejik gücünü arttırarak mı yoksa dağılmış olarak mı çıkacağını zaman gösterecek. Esasen Türkiye Cumhuriyeti’nin durumuna “kendi düşen ağlamaz” deyimi uygun düşmekte; zira devlet, Kürt hareketinin 90’lardaki yükselişinden bu yana meseleye hep Türkiye’nin jeopolitik önemi çerçevesinde yaklaşmış; ABD’nin baş müttefiklerinden Türkiye’nin sırtını kimsenin yere getiremeyeceğine güvenmiştir. Oysa şimdi kendisine rakip çıkmıştır: Barzanistan. Türkiye’nin ezberini bozan budur ve gerçekten de –örneğin PKK’nın şimdilerde gündemde olan tasfiyesinden sonra-  devletin Kürt sorununu ne yapacağı konusunda hiçbir fikri bulunmamaktadır. Düzen bildiği tek yöntemi uygulamakta; bir yandan operasyonlar düzenleyip büyük bir askeri yığınak yaparken kapatma davasıyla DTP’nin başının üzerinde Demokles’in kılıcını sallandırmakta; bu sopa yöntemiyle Kürt halkını çaresiz bırakmaktadır. Öte yandan devreye sokulan dağdan indirme planlarıyla Kürtlere havuç göstermekte; bu ikili yöntem sonuçta hem Kürt halkında hem de Kürt siyasetinde dağınıklığa yol açarak Kürt hareketini yönlendirmelere açık hale getirmektedir.

“Kürtlerin kaderini Barzani’nin elinde toplama stratejisi” (2)
Bütün bunlarla amaçlananın ülkedeki savaşa bir son vermek, kanın durmasını sağlamak olduğunu düşünmek saflık olur. Kürt hareketinin içinden bir kaynağın tespiti durumu çok iyi açıklamaktadır: ABD ve düzen tarafından PKK-TSK çatışması uluslararası arenaya taşınmıştır. Barzani provokatif tavrıyla Kürt sorununun Ortadoğu denklemine hapsedilmesine çanak tutmuş; devletin de Barzani’yi hedef göstermesiyle Kürt siyasetinde Barzani’ye olan sempati ve dayanışma halesi artmış; Barzani’nin Kürtleri temsil eden ortak bir siyasi figüre dönüşmesinin yolu açılarak PKK’nın Türkiye’deki toplumsal taban ve zemini Barzani’ye yönlendirilmesi amaçlanmıştır.(3) Bu bağlamda Kuzey Irak’ta PKK’ya arka çıktığı aşikar olan Barzani’nin “PKK ya şiddetten vazgeçecektir ya da yalnız Türkiye’yi değil, bütün Kürt ulusunu karşısında bulacaktır...PKK silah bırakmalıdır”(4) şeklindeki açıklamasının manası anlaşılmakta. Medyadaki Amerikancılar da bu tasfiye sürecine yaslanarak Türkiye’yi statükoculuğu bir yana bırakıp çatışma sürecini fırsata dönüştürmeye çağırmakla meşguller. Bunların en pervasızlarından biri de Cüneyt Ülsever. Ülsever’e göre DTP kapatılmamalı; ama DTP’den PKK’nın terörist örgüt olduğunu ilan etmesini istemek de eşyanın doğasına aykırı, beyhude bir ısrar. Türkiye bu ısrardan vazgeçip PKK ile mücadelesinde uluslararası kamuoyunun desteğini de sağlamışken PKK politikalarını, DTP’lilerin siyasi taleplerini Kürt halkı nezdinde anlamsızlaştırma fırsatını iyi değerlendirmeli. Bunun yolu da Türkiye’nin Kuzey Irak’ın hasmı olmaktan imtina edip hamisi ve bölgedeki Kürtlerin garantörü rolünü yüklenmesinden geçiyor.(5)

Türkiye’ye vaat edilen cennet!
Ülsever’in resmettiği bu tablo, sorunlarını çözmüş, proaktif bir dış politika izleyen vizyon sahibi bir bölge gücü olmayı öneriyor Türkiye’ye. Ülsever’in önerisinin kabul görmeye başladığını yabancı kaynaklar da doğruluyor. İngiliz ‘The Economist’ dergisi geçenlerde Bush-Erdoğan görüşmesinde Türkiye-ABD arasında PKK’yı tasfiye etmek konusunda gizli bir antlaşma olduğunu iddia etti. Buna göre Türkiye PKK üyeleri için daha liberal bir af çıkaracak; ABD de Kuzey Irak’a sınırlı bir operasyon konusunda Türkiye ile işbirliği yapacak.(6) Bilindiği üzere, söz konusu operasyon geçtiğimiz günlerde hava operasyonu şeklinde düzenlenmiş olup hala da sürmekte. Anlaşılan o ki; bu topraklarda fırtına daha dinmeyecek.

Bu fırtınada savrulmamak için
Nesnel durum Kürt sorununda emperyalizm faktörünü gözümüze o denli sokuyor ki; solun bu faktörü gözden kaçırması için milliyetçilik korkusuyla yatıp kalkan liberallerden olması lazım. Evet, bugün solun önünde emperyalizme karşı mücadeleyi toplumsallaştırmak görevi duruyor. Türk ve Kürt emekçilerinin birliği de ancak bu mücadele içinde sağlanabilir. Ancak bu yakıcı doğruyu sığ biçimde algılamamak için inceltmekte fayda var. Bu düşünceyi kafalarda  billurlaştırabilecek ise “Yarınlar” dergisinin son sayısındaki bir argüman: “Anti-emperyalizm mi istiyorsunuz; o zaman halkların kardeşliğini sağlamak için sonuna kadar uğraşacaksınız”.(7) Çünkü Kürt halkının kaderi Ortadoğu denklemine hapsedilirken Türk ve Kürt halkları arasındaki uçurum açılıyor. Ece Temelkuran, yazı dizisinde bölgedeki gözlemlerini aktarırken 90’lardan bu yana ilk kez Kürtlerin sadece devletten değil, Türklerden de korkmaya başladıklarını ifade ediyor. Bu çarpıcı durum Türk ve Kürt emekçilerini birleştirecek olanın her iki tarafın da birbirine hoşgörü göstermesiyle sağlanacak diplomatik bir çözüm değil; emperyalizme karşı ortak mücadele olabileceğini kanıtlıyor. Ancak bir siyaseti toplumsallaştırabilmek için doğruları somutlamak ve güncel bağlamlara oturtmak gerekiyor. Sosyalistlerin Kürt sorununun coğrafi sınırlarını toplumsal algıda yeniden çizmek için mücadele etmesi bu güncel bağlama denk düşmektedir. Bugün Kürt sorunu toplumda gittikçe dış kaynaklı bir sorun olarak algılanırken, Kürtlerin haklı kültürel taleplerinin toplumdaki meşruiyeti onarılmaz biçimde sarsılmaya başlıyor. Kürt sorununun Ortadoğu denklemine ait bir sorun olarak görülmesi bu topraklarda barışın tesis edilmesinin önünü keserken; sosyalist solun da Kürt sorununa bir özne olarak dahil olmasını zorlaştırıyor. Tuttuğu siyasi hat halkların çıkarına ne kadar aykırı olursa olsun, DTP ve PKK’nın Kürt sorununun özneleri olmaktan çıkarılıp yerlerini Barzani ve PJAK’a devretmesi Kürt halkının solun uzattığı eli göremeyecek kadar uzağımıza düşmesi tehlikesini barındırıyor. Kürt halkı hayalsiz, geleceksiz bırakılırken kendini iyice yalnız hissediyor ve belki de Türk emekçilerinin gözünde anti-emperyalizm ayakları havada öznesi, hedefi belli olmayan hoş bir sada olarak, Kürt emekçilerinin gözünde de kendi halinden anlamayanların üstten bir söylemi olarak kalmaya mahkum oluyor. Her iki halkın emekçi ve aydınları arasında yeniden samimi bir birliktelik tesis edebilmek için solun anti-emperyalist mücadelede bu mücadeleye soğuk bakan Kürtlere kızmaktan vazgeçmesi gerekiyor. Aksi halde Türklerin Kürtlerle ilişkisi  kendisini dinlemeyip hep yanlış yollara sapan küçük kardeşe ağabeyin kızmasına benziyor. Oysa birbirini tolere etmek için değil belki ama; birlikte mücadele edebilmek için önce mücadele edenlerin birbirlerine eşit olduklarını hissetmeleri gerekiyor.

Dipnotlar:
1- “22 Temmuz Tezleri”, Yalçın Küçük, www.gercekgundem.com, 23 Temmuz 2007.
2- “PKK artık Türkiye’yi değil İran’ı vuracak!”, İbrahim Karagül, Yeni Şafak, 07 Kasım 2007
3- “Çatışmalar neden başladı?”, Cengiz Kapmaz (Firat News), www.sendika.org, 26 Ekim 2007.
4- “Barzani röportajı”, Hasan Cemal, Milliyet, 30 Ekim 2007.
5- “Türkiye ne yapmalı?”, Cüneyt Ülsever, Hürriyet, 21 Kasım 2007.
6- “ ‘Erdoğan af için anlaştı’ iddiası”, ANKA, http://www.gercekgundem.com/?p=102196, 21 Aralık 2007.
7- “Onların ABD’siz bir çözümü yok; bizim var!”, Yarınlar, Aralık 2007, sayı:13, s.7.{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99