İnsan hakları bakımından bir değerlendirme: “İnanç” özgürlük konusu mudur?


Musa Toprak

Belgelerde; din, vicdan ve düşünce özgürlüğü ifadesi birlikte kullanılarak, din özgürlüğü ile düşünce özgürlüğü arasında bir bağlantı olduğu izlenimi verilmektedir. Oysa temelleri ve gerekleri birbirinden tümüyle ayrı olan din özgürlüğü ile düşünce özgürlüğünün bir arada anılması hatalıdır.


eriat_3Kimi kavramlar kendiliğinden yerleşir belleklerimize ve o kadar sık tekrarlanırlar ki onların doğruluğunu sorgulamak gereksizmiş gibi görülebilir. İnsan hakları belgelerindeki kimi kavramlar için de geçerlidir bu durum. İnsan haklarına ilişkin belgelerin, devletlerin ve doğal olarak aynı dönemde iktidarda bulunan hükümetlerin kimi kaygılarının gözetilerek hazırlandığı açıktır. Bu kaygılar iç veya dış politikadaki çeşitli nedenler olabilir. Durumun bu şekilde olmasının sıklıkla gözden kaçırılmasında, insan haklarıyla ilişkili kavramların sorgulanmıyor oluşunun etkin rol oynadığını söyleyebiliriz. Geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısından beri gittikçe daha sık telaffuz edilmeye başlanan insan haklarının, bilgiden türetilen haklar olduğunu unutup, onların antik zamanlarda levhalara kazınan ilkelermiş yahut bir meleğin peygamberin kulağına fısıldadığı ayetlermiş gibi ele alınıp, sadece İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde veya Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde yazılı olan haklardan ibaret olduğu yanılsaması, bizleri insan haklarının ne olduğu ya da ne olmadığı konusunda bazı önemli yanılgılara götürebiliyor. Bu durum kendisini hem insan hakları eğitiminde, hem de insan haklarına dayanan politikalar üretilmesinde gösteriyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin neredeyse tüm operasyonlarını insan hakları kavramına dayanarak gerekçelendirmesi, insan hakları ile demokrasinin birbiri için olmazsa olmaz koşullarmış gibi sunulabilmesi, bu yanılsamanın açık sonuçlarıdır. Bu yazıda bu meselenin bir boyutu ele alınacak ve inanç özgürlüğünün bir insan hakkı olup olmadığı sorgulanacaktır.

Din ve düşünce özgürlüğü
Belgelerde; din, vicdan ve düşünce özgürlüğü ifadesi birlikte kullanılarak, din özgürlüğü ile düşünce özgürlüğü arasında bir bağlantı olduğu izlenimi verilmektedir. Bu nedenle öncelikle bu kavramların ne olduklarını ve birlikte anılmalarının mümkün olup olmadığını incelemek gerekmektedir. İnsan düşüncesinin ürünlerinden bilgi, fikir ve inancı ele alırsak Kuçuradi’nin tanımladığı gibi; bilgi, kendisinden bağımsız bir objeyle ilgilidir, oysa bir fikir kendi objesini yaratır. Diğer bir deyişle bilginin, fikir ve inançtan farkı; onun kendisinden bağımsız bir objesinin olmasıdır. Fikir ve inançların kendisinden bağımsız bir objeleri yoktur. Onları sınamak istediğimizde, konularını oluşturan şeye (objeye) dönme imkanımız bulunmamaktadır. Fikir ve inanç arasındaki fark ise, kendi objesini yaratan fikrin onu yaratan kişiye bağımlı olmamasıdır. Fikirler tarihe getirilir ve orada uzun ya da kısa bir süre etkili olurlar, yani tarihsel varlığa katılırlar. Oysa inançlar kişiye bağımlıdır (Kuçuradi, Adalet Kavramı, s.40). Temelleri ve gerekleri birbirinden tümüyle ayrı olan din özgürlüğü ile düşünce özgürlüğünün bir arada anılması bu nedenle hatalıdır. Düşünce özgürlüğünün amacı, bilgiler ve yeni fikirler getiren kişilere dokunulmasını önlemektir.

Dünyanın pek çok yerinde ve Avrupa kıtasında farklı inançları olan halkların ya da grupların birbirlerine saldırmasının veya azınlıkta olan grubun baskı görmesinin yarattığı acılar din özgürlüğünün belgelere girmesinin nedeni olmuştur. Esasen söz konusu savaşlara yakından bakıldığında, çatışmanın mutlaka başka bir nedene dayandığı, maddi olayların manevi nedenleri doğurduğu tespit edilecektir. Konumuzun dışında kalan bu noktayı bir tarafa bırakmakla birlikte, kişilerin dinlerini yaşayabilmelerini veya dinleri nedeniyle bir olumsuzlukla karşılaşmamalarını temin edecek tüm önlemlerin, yaşama hakkı başta olmak üzere temel haklarla zaten güvence altına alındığını belirtelim.

Hakların Yapısal Özellikleri
İnanç özgürlüğü, temel haklardan birisi olarak kabul edildiğinde ortaya çıkan çatışmaların çözümsüzlüğü, meselenin bir diğer boyutudur. İnsan haklarının yapısal özelliklerine baktığımızda, bu hakların bir bütün olduklarını yani bir temel hakkın diğeri ile çatışmasının mümkün olmadığını görürüz. Oysa dini inanışlar çoğu kez diğer insanların haklarının ihlal edilmesine yol açtıkları gibi, sıklıkla aynı inanışın mensuplarının temel haklarının da ihlal edilmesine yol açarlar. Örneğin kimi Afrika toplumlarında görülen kadınların sünnet edilmesi (kendilerini günah işlemeye sevk edecek olan cinsel şehvetten kurtarmak için klitorisin ilkel bir cerrahi müdahale ile alınması) dinsel temellere dayanmaktadır ve kadınların biyopsişik bütünlüğüne açık bir müdahaledir. Hırsızlık yapanların kimi organlarının kesilmesi, kimi ayinler için insan kurban edilmesi, zina edenlerin recm edilmesi, dinsel kökenli şiddetin ilk akla gelen örnekleridir. Bu tartışmalar açıldığında, tartışmayı dinsel bir kökende yürütme eğilimi olduğu görülecektir. Bu uygulamaların aslında dinde yeri olmadığı ya da kimi ayet ve hadislerin yanlış yorumlanmasından kaynaklandığı ileri sürülür. Bu uygulamaların yüzlerce yıllık geçmişe sahip olduğunu görmezden gelip, meseleyi halen bu boyutu ile tartışmaya çalışmak; cahillikten kaynaklanmıyorsa kötü niyetten kaynaklanıyordur. Dinsel uygulamaların tartışılması sırasında, “uhrevi dinler” veya “büyük dinler” diye tabir edilen, üç dine bir ayrıcalık tanındığı apaçıktır. Satanistler söz konusu olduğunda saldırmayı ya da en azından sessiz kalmayı tercih edenlerin, büyük dinlerin emirleri söz konusu olduğunda özgürlük savunucusu olmaları bu ayrımcılığı ortaya koyar.

İnsana ait olanaklar
Oysa insan haklarının bir diğer yapısal özelliği, tüm insanlara yönelik olmasıdır. Temel hakların tamamı tüm insanları kapsar ve hiçbir koşul altında bir istisna yaratmak mümkün değildir. Bu durum dinler bakımından büyük bir handikap yaratır. Gelişmiş batı ülkeleri, çift eşliliği savunan tarikatlar karşısında bu nedenle çaresiz kalmaktadırlar. ABD’de İsa ve Bush resimlerinin önünde yapılan ayinler esnasında kendinden geçen çocukların görüntüleri bizi nasıl üzüyorsa; İran’da veya Pakistan’da medrese eğitiminden geçen çocuklar da aynı şekilde bizi üzüyor. İnsanların aklın gösterdiği yoldan uzaklaşmalarını, yüzlerce yıllık hurafelerin kör ışığı altında yetişiyor olmalarını hem de insan hakları adına savunmak mümkün değildir. İnsan hakları; kişilerin, her bir bireyin, insan türüne ait olanakları gerçekleştirebilmesi için gerekli olanakları sağlamayı hedefler. İnsan, dünyada başka hiçbir canlıda olmayan olanaklara sahiptir. Bunları gerçekleştirebilmek için bazı koşulların yerine getirilmesi gerekir: İnsan, insan onuruna uygun şekilde yaşamalıdır, eğitilmelidir, barınmalıdır, çalışmalıdır. Bireyler ancak bunları yapabilmesi için gerekli koşullar sağlandığında, insan türüne ait olanaklarını gerçekleştirebilirler. Dini nedeniyle bir insanın biyopsişik bütünlüğüne müdahale edilmesi, onun yaşama hakkının ihlali anlamına gelir. Ancak kızını sünnet edip onu din adına sakat bırakacak bir insana müdahale edilmesi, daha açık söylersek; onun dininin gereklerini yerine getirmekten alıkonulması insan haklarına aykırı değildir, aksine insan haklarının gerektirdiğinin yapılmasıdır. İlkel denilen bir dinin insan kurban etmesi nasıl önleniyorsa, büyük denilen dinin kişilerin özgür düşünme yeteneklerini ortadan kaldırması da aynı kararlılıkla önlenmelidir.

Yazının başında değinildiği üzere; demokrasinin, insan haklarının vazgeçilmez gereği olduğu yanılsaması gibi özgürlüklerin insan haklarının vazgeçilmez gerekleri olduğu yanılsaması, tüm gücünü sıklıkla tekrar edilmesinden alan tümüyle geçersiz bir önermedir.
Aksine insan hakları kişileri alıkoyarak, engelleyerek de gerçekleştirilebilir. Özgürlük, bir hakkın o toplumda ne oranda gerçekleştirilebildiği ile ölçülür. Hak olmayan şeylerin gerçekleştirildiği durumlarda özgürlükten söz etmek yanlıştır. Hakkın gerçekleştirildiği oranda özgürlüğün varlığından söz edilir ve hakların taşıyıcıları bireyler değil toplumdur. Özgürlükleri kişiler değil, örgütlü toplum sağlar. Bu anlamda özgürlükleri sağlamak için dinlerin insani olmayan tüm yönlerinin bastırılması, sindirilmesi gerekir. Kadınları toplumun dışına iten, kişileri dinsel tahakküme sokan tüm uygulamalara karşı açık bir mücadele verilmeyen bir toplumda, bireylerin insan türüne ait olanakları hayata geçirmeleri mümkün olmayacaktır. Buna rağmen, ilerici/solcu olmayı sınırsız ve sürekli olarak özgürlük talep etmekle körü körüne eş tutanların; bu kavram kargaşasını göremeden veya görmezden gelerek dinsel tahakküme özgürlük istiyor olmaları gerçekten güç durumlar ortaya koymaktadır. Kızlar türban taksın dedikten sonra onların olanaklarını tam olarak gerçekleştirmelerini istemek mümkün değildir. Hayatın en küçük alanında dahi akıl dışı olana sapılmasını, hem de özgürlük adına, istiyor olmak; kaçınılmaz olarak yukarıdaki sorulara muhatap olmayı gerektirir.  Kuralları kendi kriterlerimize göre parçalayıp; türban serbest olsun ama kadınlar sünnet edilmesin, eşcinseller kırbaçlanarak ve vinçlere asılarak idam edilmesin, tecavüze uğrayan kadınlar cezalandırılmasın, kürtaja karşı çıkılmasın demek mümkün değildir. Akıl dışı olanı bir alanda savunan herkes diğer alanların tüm günah ve sorumluluğunu da sırtlamış demektir.{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99