Fazıl Say’ın kuyuya attığı taş: Sanatçı kaprisi mi aydın duyarlılığı mı?


Bilge Can Yıldız

Fazıl Say, seçimlerin üzerinden beş ay geçtikten sonra, oyların yüzdelerini açıkladı. Azıcık kaldıklarının ayırdına vardı ve ülkeyi terk etmeye karar verdi. Kızanlar da var, duygularına tercüman olduğunu düşünenler de. Hayırlısı olsun.

fazil_sayFazıl Say’ın ortalığı birbirine katan açıklamaları ve ardından gelen laf dalaşları nedense Orhan Pamuk’un tantanalarını anımsatıyor insana. Ara sıra oluyor böyle şeyler; bir sanatçı/yazar bir anda, bir şey keşfetmişçesine ve artık kendini tutamazcasına bir hava ile bir takım açıklamalar yapıyor, gazeteler manşetten, televizyonlar yayınlarına ara vererek duyuruyorlar haberi, derken seyreyle cümbüşü… Orhan Pamuk meselesinde de böyle olmamış mıydı? Pamuk, Türkiye’de Kürtlerin öldürüldüğünü, sadece kendisi söylemeye cesaret ediyormuş pozlarında açıklamamış mıydı? Fazıl Say da seçimlerin üzerinden aylar geçtikten sonra ‘Olamaz, biz yüzde otuz kaldık’ deyiverdi aniden fark edercesine. Ortalık toz duman… Ülkenin siyasetçisinden aydınına, yazarından Müslüm Gürses’ine kadar, konuya ilişkin fikir beyan etmeyen kalmadı yine. Sıradan vatandaş ise, yine, internet forumlarında, gazetelerin yorum sayfalarında, Ekşisözlük’te, Facebook’ta vs. ifade etti kendini.

Ekşisözlük’ün Fazıl Say başlığının altında yazan şu cümleler konuya giriş yapmak için uygun: “Kendisine haksızlıkların ve eziyetlerin en büyüğünün yapıldığı vatanına dönebilmek uğruna çıldıran Nazım Hikmet için bir albüm yapmış insandır. Bu dakikadan sonra o albümdeki her nota bir osuruktur benim için. Nazım, istenmediği vatanına dönebilmek uğruna neler vermezdi... Fazıl abimizse el üstünde tutulduğu vatanında gidişatı beğenmeyip kendine havadar, havaalanına yakın oturacağı, yeni bir vatan aramaya başladı bile. İşte aydın ile aydın havası arasındaki fark. Hava dediysem, hani şu metan gazı ihtiva eden...”

‘Köylüler geldi! Eyvah’
Konunun medyada tartışılan boyutu ise Ekşisözlük yazarı arkadaşın tartıştığından oldukça farklı. Onlarca köşe yazısının konusu olan Fazıl Say’ı kimi canhıraş savundu, kimi yerden yere çaldı, ama her kişi kendi dahiyane çözümlemelerini ve önerilerini sundu er meydanında. Ahmet Hakan’dan başlayalım. İlginç tespitleri var. Hakan, yazısına “Sevgili Fazıl, bak dostum!” diye başlıyor, sorunun kaynağının İslamcılık olmadığına dair bir takım sözler söyledikten sonra tespitini patlatıyor: “‘Köylülük’ adını verdiğimiz olgu, ‘halkın değerleri’ kisvesine bürünüp, sinsi bir şekilde ülkenin bütün alanlarını zapt ediyor.”, “Bak Fazıl” diye devam ediyor ve öneriyor: “Teşhisi, ‘İslamcılar geldi! Eyvah’ diye ortaya koymak yerine... ‘Köylüler geldi! Eyvah’ diye ortaya koymaya ne dersin?” Biraz akıl, fikir deriz, ne diyelim? Ahmet Hakan’dan bir dahaki köşesinde köylü istilasından nasıl kurtulacağımızı anlatacağı, mahalle baskısı tadında bir deneme beklentisi içine girdik bile.

Perihan Mağden “Fazıl Say haksız mı?” başlıklı yazısında Fazıl Say’ın gerekçelerine katılmadığını belirterek ekliyor: “Ama ben de birkaç aydır ciddi ciddi, artık hoşlanmadığım/özlemediğim/yadırgadığım memleketimden ayrılmayı düşünüyorum.” Peki, Perihan Mağden haksız mı? Mağden, Fazıl Say’ın açıklamalarını fikir özgürlüğü çerçevesinde değerlendirerek, onu yadırgayanlara ABD demokrasisini örnek gösteriyor. Bush, ikinci kez başkanlığa seçildiğinde, sinema oyuncusu Johhny Depp, Fazıl Say’ın açıklamasına benzer bir şekilde “Böylesi bir kuduz köpeğin yönettiği bir ülkede çocuklarımı yetiştiremem” demişti. Ama söyledikleri yüzünden ne yargılanmıştı ne de hakaretlerle itham edilmişti. İşte bu demokrasiydi! Özlem duyduğunu belirttiği demokrasiden, Irak’a bir tane götürülmüştü, bize de AB getirecek kısmetse…

“Uçak biletin bizden” diye sözlerine başlayan Abdurrahman Dilipak, dediğine göre; “Kim bu Fazlı Say” (Fazıl değil Fazlı) diyerek interneti karıştırmış önce. Aşk dedikoduları haberlerini görmüş, tepesi atmış: “‘Kal’ derim ama, gideceksen git gidebildiğin yere kadar… Ama bir gün biz o senin gittiğin mahallede de, her yerde olduğu gibi, bir gün küçücük kızların başlarını örttüğü Kur’an Kursları açacağız, bunu böyle bil!” Sessiz sedasız çekip gitse, çok az insanın nerede olduğunu soracağı Fazıl Say, o ucuz ‘aydınlanmış orta sınıf’ refleksi ile tantana kopardığında, Abdurrahman Dilipak gibilerine zafer duygusu ile bezenmiş bir ajitasyon fırsatı sunmaktan ileri gidemiyor.

Fazıl Say’ın vedası
Fazıl Say “Türkiye rüyalarımız kısmen öldü. Tüm bakan eşleri türban takıyor. İslamcılar zaten kazandı. Biz yüzde otuz, onlar yüzde yetmiş. Başka yere taşınmayı düşünüyorum. Hemen değil, ama ileride Türkiye’den ayrılmayı düşünüyorum. Biz artık azınlıkta kaldık, dışlanıyoruz. Çankaya’daki davete bile beni çağırmadılar. Böyle giderse, bir kızım var, onu da alır yurtdışına giderim” demişti.
Türkiye rüyaları ne idi? Tüm bakan eşleri türban takıyor peki, tüm bakanlar ne yapıyor? Yüzde otuz olan siz, kimsiniz? CHP mi? Yüzde yirmi değil miydi? Neyse, belli ki kafa karışık…

Fazıl Say başka bir yere taşınmayı düşünüyormuş. Havaalanına yakın olması tercih sebebi. Fazıl Say’ın Avrupa’nın herhangi bir şehrinde Türkiye’de olduğundan daha rahat yaşayacağı kesin. Kimsenin bunun aksini iddia edecek hali yok. Bunlar bize ne ifade eder ki? Peki, karın tokluğuna çalışan onca insana ne ifade eder bunlar? Fazıl Say’ın zihinleri açtığını, neşteri vurduğunu, cerahatin akıyor olduğunu söylüyor, bir göz isterken Say’ın piyangodan çıkmasıyla ikincisine kavuşan, AKP ile, gericilikle mücadele ettiğini sanan, sanılmasını isteyen, yöntemini kof laikçilik, kitlesini de doğal olarak, krem kokan hanımefendi ve beyefendiler olarak belirleyen beyaz Türk takımı. O hanımefendiler ve beyefendiler Fazıl Say’ın Facebook hesabına destek mesajları bırakıyorlar. “Hepimiz Fazıl Say’ız” diyen bile var. CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu Fazıl Say’ın önemli bir noktaya işaret ettiğini, bu konu üzerinde düşünülmesi gerektiğini söylüyor. Neyi düşüneceğiz? Biz de mi bavulları toplamaya başlasak? Nereye, nasıl gideceğiz? Canı istediğinde, canının istediği yere çekip gidebilecek olanlar mı canından bezmiş yüz binleri düşünmeye teşvik edecek? Peki yüz binleri canından bezdirenler, bunların ‘çeker giderim’ tehditlerinden ders çıkarıp silkinip, kendilerine mi gelecekler? Hayır. Gitmeye gücü yetenler gidebilirler. Gitmeyeceklerse de artık susmalılar. Susmalılar ki ezilen milyonlarca emekçiyi, AKP ile mücadele kisvesi altında kendi tezgahlarına, sadece sahibinin değişeceği aynı sömürü çarkına yeniden bağlayamasınlar.

AKP pek oralı olmadı
Zira Erdoğan çok önemsemiyor bile yapılan açıklamayı. Karşılığında vasat, yusyuvarlak bir açıklama yapıyor. Fazıl Say’ın gidecek olmasından endişelenmediği kesin, kendine çeki düzen verme yoluna gitmeyeceği de: “Bu ülkenin sanatçısı bu ülkeyi terk etmez. Bu ülkenin topraklarında doğan bu ülkenin topraklarında kalır. Türkiye Cumhuriyeti bugünlere çok zorlu yollardan, çok zorlu yolculuklardan geldi. Nice nesiller bu ülkeyi bu noktaya getirmek için fedakarlık göstermişlerdir. Bu yoldaki en temel dayanağımız öz değerlerimiz ve manevi mirasımızdır…” AKP cenahının ‘sol’dan transfer Kültür Bakanı Ertuğrul Günay ise kültür sanat işleriyle ilgili olması beklendiğinden sanatçıya saygısını dile getirmeden edemiyor, ama onun da vaziyeti pek ciddiye aldığı söylenemez: “Fazıl Say, değerli bir sanatçı. Başarılı çalışmalara imza atmıştır. Türkiye’nin geleceği ile ilgili daha umutlu olmasını temenni ediyorum. Türkiye’nin geleceğiyle ilgili kaygı duymasını gerektirecek hiç bir olay yok. Türkiye, her alanda ileriye gidiyor…” Bir de Müslüm Gürses var, o da tesadüfen Ertuğrul Günay’ınkine çok benzer bir itidal çağrısında bulunmuş: “Memleketimiz, cennet vatanımız yerli yerinde duruyor, hiçbir şey olmaz. Atatürk’ü seviyoruz, izindeyiz. Endişe edilecek bir şey yok. Her şey güzel. Fazıl Say rahat olsun; endişelenmesine gerek yok, memleket yerli yerinde duruyor”

Sanatçılar ne yapsın?
Fazıl Say endişeli, üzgün, yenilmiş… Ama mutsuzluğunu bir başka ülkeye yerleşerek gidereceğe benziyor. Aslında güney sahilleri de makul bir çözüm olabilirdi. Birçok sanatçımızın tercih ettiği gibi; bahçeli bir ev, kedi, köpek, tavuk, sabahın erken saatlerinde yürüyüşe çıkılarak başlayan günler, dostlarla yenilip içilen akşam sohbetleri… İslammış, türbanmış, ruhu duymaz insanın. Tercih meselesi, kimse ayıplamasın. Sanatçılardan, her an, topluma, toplumu ileriye götürecek ilhamlar bahşetmelerini beklemek iyimserlik olur zira. Ama ne zaman ki, şu yukarıda bahsettiğimiz canı yanan yüz binler değiştirmek için dövüşmeye başlayacaklar, o zaman canı o kadar da yanmayan sanatçılardan isteyeceğimiz şeylerimiz olacak. Umut gibi, cesaret gibi, öfke gibi… Ve göreceğiz ki, o zaman kimse çekip gitmeye kalkmayacak, kimse terk etmeyecek. Bu, illa ki böyle olacak. Çünkü o zaman her birimizin değişeceğine dair umudu, değiştirmek için cesareti, değişmesini istemeyenlere göstereceği öfkesi olacak.{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99