Yaşamın kıyısında, düzenin ortasında bir yönetmen: Fatih Akın

 

Orhun Demir

Akın’ın anlatmak istediğini nasıl anlattığını –yani yönetmen olarak yetenekli olup olmadığını belirleyen kriteri ya da estetiği- hala önemli bulmakla birlikte, sanatın toplumsal anlamı ve işlevi açısından belirleyici olanın o sanatı yapan öznenin sanat anlayışında yattığını söyleyebiliriz. Sanat anlayışını da biçimlendiren şey, onu icra eden sanatçının toplum algısında yatar.

F1382E68-9C8D-44AA-A80E-14EB99EC0708PictureFatih Akın “Yaşamın Kıyısında” filmi ile yine konuşulmaya başlandı. Aldığı ödüllerle medyanın, sanatıyla da -özellikle solcu- entelektüel kesimin sürekli övgüsünü alan bu yönetmenin sanat anlayışının nasıl bir toplum ve insan kavrayışına sahip olduğunun, Fatih Akın değerlendirmesi yaparken ihmal edilemez bir kriter olarak düşünülmesi gerekir. Bu bağlamda, Akın’ın anlatmak istediğini nasıl anlattığını –yani yönetmen olarak yetenekli olup olmadığını belirleyen kriteri ya da estetiği- hala önemli bulmakla birlikte, sanatın toplumsal anlamı ve işlevi açısından belirleyici olanın o sanatı yapan öznenin sanat anlayışında yattığını söyleyebiliriz. Sanat anlayışını da biçimlendiren şey, onu icra eden sanatçının toplum algısında yatar.

Estetik ve gerçek
Öncelikle, estetik açıdan çok önemli olmasına rağmen bizim için –politik tutum alan bir dergi olmamızdan ötürü- daha az önemli olandan başlayalım: Akın’ın filmlerinde anlatılmak istenenin -Yaşamın Kıyısında hariç olmak şartıyla- başarılı bir şekilde anlatıldığını söylemek yanlış olmaz. Akın, filmlerinde kendine göre önemli olan temaları etkileyici bir tarzda işler. Tutunamayan, mutsuz, marjinal veya umutsuz insan tipolojileri filmlerde izleyicinin kafasına kazınacak şekilde anlatılır. “Eşcinsel ilişkiler”, “ateşli sevişmeler”, “cinayetler”, “kavgalar”, “uyuşturucu kullanımı” ve bunların dışında sayabileceğimiz daha nice “ortalama insanın hayatında olmayan”, “ortalama insana yabancı”, yani yaşamın içinde değil ancak kıyısında yer alabilecek yaşam tarzları, “kaybeden” insanı anlamlandırmada başarılı bir biçimde kullanılır. Yaşamın Kıyısında filminde ise Akın’ın, -filmden anlaşıldığı kadarıyla- kendisinin tamamen yabancı olduğu farklı bir insan tipine el attığı söylenebilir: Bu insan tipi “solcu”dur. Filmde kullanılan solcu tiplerin hemen hemen hepsi bir şekilde “arızalı”dır. Fakat bir tanesi var ki söylemeden edemeyeceğiz: Solcu kadını yurt dışında karşılayan ve daha sonra da onu kovacak olan “kaba saba solcu adam” o kadar itici bir karakterdir ki, aynı karakter, başka bir filmde bir mafya tetikçisi hatta pezevenk olarak karşımıza çıkarılsa kimse şaşırmayacaktır. Acaba Akın, pezevenge benzeyen bir solcu mu görmüştür; yoksa gerçek hayatta kendisinin solcu olduğunu iddia eden bir pezevenge rastlamış da ondan mı etkilenmiştir bilemeyiz ama, Akın’ın filmde berbat bir karakter kullandığı ve bununla birlikte de anlatmak istediğini estetikten uzak, kör göze parmak misali anlatmaya çalıştığı kesindir.

Akın’ın sanat anlayışı ve o anlayışın toplumsal boyutu ise asıl tartışılması gereken meseledir ve bu mesele, “sanat, sanat içindir” türünden salt bir estetik savunusu ile savuşturulamaz. Sanat, yapılmaya başlandığı andan itibaren toplumsaldır; çünkü sanatını icra eden sanatçı, kim olursa olsun, malzemesini toplumdan alır. Aldığı malzemeyi de estetikle yoğurarak topluma geri sunar. Sanatçının tek amacı sadece ve sadece toplumsal gerçeklikten kopmak olsa bile, önce sanatına malzeme olacak bir topluma ve sonra da sanat eserini sunacağı bir toplumsal kesite ihtiyacı vardır.

Tutunamamanın kaçınılmazlığı!
Akın’ın sanat anlayışının temel özelliklerini ise şöyle sıralayabiliriz: Toplumsal yaşamın bütününe değil küçük yaşam kesitlerine odaklanmak ve çoğunlukla bu yaşam kesitlerini bireyin sorunları bağlamında ele almak, ele aldığı bireylerin marjinal ve dışlanmış birer “tutunamayan” olmasına dikkat etmek, daha önemlisi bu “tutunamama” durumunun ebediliğini (zaman zaman kurtulur gibi olup yeniden çıkmaza girmelerini özenle işlemek) ve tüm bunların sonucunda yaşamı da ölümü de tesadüflerden ibaret olan tek tek birçok bireyin -ama asla toplumun değil- hayatını işlemek… Özetle, baştan aşağıya post-modern bir modernizm eleştirisi… Burada kastettiğimiz, Akın’ın her daim gerçek-dışı karakterler kullandığı değil elbette; eşcinseller de, sokak çalgıcıları da, uyuşturucu bağımlıları da hepsi gerçek yaşamda karşılaşabileceğimiz karakterlerdir ama bu insanların toplumun merkezinde cereyan eden ilişkilerin –örneğin çalışma yaşamının- içinde tasvir edilmediği de açıktır. Tüm bu karakterlerin ortak özellikleri marjinal olmaları ve tabiri caizse “Yaşamın kıyısı”nda dolaşmalarıdır. Farklı farklı da olsa mutlaka bireysel olan bu kurtuluş yolları, Akın için modern dünyanın hapishanesinden çıkmanın tek yoludur ve bu yol “yaşamdan kaçma” veya “kirlenmeden yaşama” isteğinden başka bir şey değildir. Bu bireysel kurtuluş yolunu tıkayabilecek her türlü engel ise, Akın için, özünde bir ve aynı şeydir: Almanya’ya gelen göçmenlerin kapalı kültürler oluşturup muhafazakârlaşması da, yabancıyı kendi ülkesinde istemeyen Avrupalı’nın dışlayıcılığı da veya –son filminde olduğu gibi- düzenin değişmesi için politika yapan devrimci örgütler de modern hapishanelerdir ve birey bunlardan hangisinin içinde yer alırsa alsın modern dünyada “mahkum” olacaktır; çünkü hayatın, bu modern kurumların iddia ettikleri gibi, bizi doğru yola götüren bir kılavuzu yoktur. Tam aksine, hayat tam bir tesadüfler bütünüdür. Örneğin, Üniversiteli genç bir kadın, başka bir ülkeden kaçan yabancı bir kadınla çok kısa zamanda inanılmaz güçlü bir duygusal bağ kurabilir, onun peşinden hiç tanımadığı bir ülkeye gelebilir ve sonra da onun bir ricasını yerine getirmek üzereyken tesadüfen öldürülebilir. “Böylesine bir tesadüfler zinciri olan yaşamda hangi karganın kılavuzluğuna güvenebiliriz ki?” diyor Fatih Akın. Sorun burada bir tesadüfün meydana gelmesi değildir; elbette hayatta tesadüfler olabilir (mesela bir kolon sayısal loto oynayan birinin büyük ikramiyeyi kazanması gibi) ama tesadüf yaşamın yasası da değildir.

İlginçliğe övgü!
Akın hemen hemen her filminde tesadüfleri kural olarak gösterme eğilimini barındırıyor ve bu nedenle de hep yaşamın kıyısında dolaşanlara yer veriyor (çünkü, yaşamın kıyısında dolaşanların başına daha çok tesadüfün geleceğini iyi biliyor), onları anlayarak toplumu anladığını söylüyor. Örneğin “İstanbul Hatırası” adlı belgesel filmde İstanbul’u “ses” ve “müziği” ile anlatırken, Müzeyyen Senar, Orhan Gencebay ve Sezen Aksu hariç hep marjinal sanatçıları ve onların Türkiye’de marjinal olan sanatlarını konu edinmiştir. Üstelik Orhan Gencebay’ın “arabeskçi olmayan bir arabeskçi”, Sezen Aksu’nun da “popçu olmayan bir popçu” olarak bilindiğini de düşünecek olursak, Akın için önemli olanın o sanatçıların ve yaptıkları sanatın İstanbul’u ne kadar anlattığı ile değil, daha çok bu sanatçıların ve yaptıkları sanatın gerçekten “ilginçlik” ve “farklılık” taşıyıp taşımadığıdır ki, sanatın sadece estetiğiyle ilgilenmenin zorunlu sonucudur bu. İstanbul’u seslerle ve müzikle anlatmak, ilginçlik ve farklılıklardan öte şeyleri de barındırmak hatta esasen o şeyleri barındırmak zorundadır: Toplumsal yaşamı daha çok keseni, daha yaygın olanı ya da kısacası daha çok şey anlatanı… Yani, Mercan Dede’nin, Ceza’nın, Siya Siyabend’in, Aynur’un, Replikas’ın anlattığından çok daha fazla şeyi; beğenmesek de, yukarıda saydığımız müzisyenlerle kıyaslanamayacak kadar kötü müzik yapsalar da popçu gibi popçular, arabeskçi gibi arabeskçiler, dizi müziği yapan rockçılar ya da Kürtçe müzik yapamayan ya da kendini öyle bir zorunluluk içinde bile hissetmeyen Kürt şarkıcılar sunabilir bize. Çünkü ancak onlarla, yaşamın kendisinin ya da burjuva kokuşmuşluğunun sanattaki yansımalarını anlayabilir ve o kokuşmuşluğun devrimci bir eleştirisini yapabiliriz. Aksi taktirde yapılan, Akın’ın yaptığı gibi, olumlu ya da olumsuz ama her zaman ilginç, aykırı ve marjinal olan küçük yaşam kesitleriyle uğraşıp durmak olur ki, bunun sonucunda modern dünyanın hapishanelerinde mahkum olmaktan başka bir alternatif görünmez gözümüze.

Sanatında normali değil anormali, yaygın olanı değil ilginç olanı, zorunluluğu değil tesadüfü tercih eden Akın, toplumsal değişimin anahtarının da normal, yaygın ve zorunlu olanda olduğunu göremiyor bir türlü ve yaşamın kıyısında dolaşmaya devam ediyor ve yaşamın kıyısında dolaştığı için de her daim düzenin ortasında kalıyor.{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99