Türkiye Türkiye olalı, böyle zulüm görmedi: Pekeke, Pekaka; Tü kaka

 

Haluk T. Canatay

Solcu dergilerde Kürt kelimesinin K… diye yazılıp, çizildiğini okuduk. Cezaevlerinde İstiklal Marşı ezberletildiğine, yıllarını belirli bir mücadeleye vermiş insanların başçavuşların verdiği Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi dersleriyle on beş günde  “topluma kazandırılmaya” çalışıldığını duyduk. Hatta tuzlukları Abdullah Öcalan’a benziyor diye lokantacının karakola götürüldüğüne dahi tanıklık ettik.

files.phpHaluk T. Canatay’ın girmekten hoşlanmadığı konular vardır, sürekli okurlarım bilirler. Asla korktuğumdan, başıma bir şey geleceğini düşündüğümden değil, gündelik meselelere bu kadar dahil olmanın, bir yazar olarak beni halkın seviyesine indirmesinden korktuğumdan. Bir yazar için yahut bir Bilim insanı için doğrusu, zamanın geçmesini ve olayların tüm yönleriyle değerlendirilebilir hale gelmesini beklemektir. Örneğin edebiyat dünyasının Oscar’ını almış Türk dilinin en değerli yazarı Pamuk beyin, “kimse söylemiyor o yüzden ben söyleyeyim Türkiye’de Kürt öldü, Ermeni öldü” demesini kimi kaz kafalı, mesleksiz, kara Türkler algılayamadı. “Yahu bu ülke ateşten geçerken bir sürü insan bunları söylediği için, işkenceden geçti, hapislerde yattı, hatta kayboldu, yargısız infaza kurban gitti” filan gibi ilkel doğulu cümleleri kurdular. Pamuk beyefendinin tatlı sularda yüzen bir aydın olduğundan dem vurdular. Oysa o zaten bembeyaz aydınlardan bahsediyordu, hiç kimse söylemiyor derken, bizimkilerden hiç kimse söylemiyor demek istemişti. Yoksa kendisini o göbeğini kaşıyan güruhun içinde sayacak değildi ya. Ancak ne yazık ki, kimi zaman bu meselelere girmek bir mecburiyet olabiliyor. Bu nedenle sayın okuyucularımın bu ayki yazımın banal sayılacak derecede güncel olmasından ötürü beni affetmelerini diliyorum. Yeterince olgunlaşmamış olduğu halde güneydoğu meselesine el atmak mecburiyetindeyim.

Gerçekten artık yeter
Bizler Kürt dilinin konuşulamadığı, çocuklara Kürt isimleri koymanın yasak olduğu zamanlardan geçtik. Kürtçe şarkı söyleyenin “terör örgütüne üyelik” suçlamasıyla yargılandığına tanıklık ettik. Solcu dergilerde Kürt kelimesinin K… diye yazılıp, çizildiğini okuduk. Cezaevlerinde İstiklal Marşının ezberletildiğini, yıllarını belirli bir mücadeleye vermiş insanların başçavuşların verdiği Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi dersleriyle on beş günde  “topluma kazandırılmaya” çalışıldığını duyduk. Hatta tuzlukları Abdullah Öcalan’a benziyor diye lokantacının karakola götürüldüğüne dahi tanıklık ettik.

Ama bu ülke kuruldu kurulalı, bu halk böyle zulüm, böyle haksızlık görmedi. Bakınız beyefendiler; “PKK bir terör örgütüdür” diyebilirsiniz, üyelerini yıllarca hapsedebilir yahut itirafçı yapıp en kirli işleri onlara yıkabilirsiniz. Köy muhtarını, köy meydanında dipçikle dövebilirsiniz, Türkçe konuş diye bağırarak, hastane kapısındaki 70 yaşındaki kadına beş dakika içinde Türkçeyi darp metoduyla öğretmeyi deneyebilirsiniz. Köy halkını meydana dizip insan dışkısı bile yedirtebilirsiniz. Canatay kulunuz; bunları okumuş, duymuştur. Bunların hepsi sadece bizde olur, medeni dünyada olmaz da demeyeceğim, yeryüzünde elbet daha başka yerlerde daha büyük acılar çekilmiş, daha ağır günler görülmüştür. Amma ve lakin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin şu son yaptığını, dünya üzerinde hiçbir devlet yapmamıştır ve dünya durdukça yapmayacaktır. Öyle bir olaydan söz ediyorum ki dostlar, İsrail hükümeti duyduğunda “amanın aman, böyle şey olur mu? Bunu nasıl başardınız? Hemen ilgili personelimizi size eğitime yollamak istiyoruz. Lütfen kabul edin.” demiş. Amerikan Büyükelçisi olayı duyar duymaz Waşington’a bildirmiş, Beyaz Saray bilginin doğruluğuna inanmayıp, “bizim elçi galiba delirmiş” diyerek adamcağızı kızağa çekip, Mişıgın Merkez Valiliği’ne atamış. Yerine gelen elçi de olay doğru deyince, CIA’dan özel ekip gelmiş incelemiş, bir de rapor yazmışlar, “Guantanamo’yu hemen kapatıp, terörle mücadelede Türkleri örnek alalım”  demiştir.

Dünya bizi izliyor
Yurt çapında etkileri dalga dalga yayılan bu olay, Sayın Nil Demirkazık’ın tutuklanmış olmasıdır. Bakınız Nil hanımın cezaevinde olmasını fırsat bilenler hemen DTP için kapatma davası açabilmişlerdir. Hatta bölgede yapılan mitinglere “artık yeter” adı verilmesinin nedeni de bu olaydır. Gençler dalga dalga dağlardan inmektedirler. Teslim olma nedenlerini “Nil hanımı bile tutuklayan bu devlet-i ala’ya karşı bizim ne şansımız olabilir ki?” diyerek açıklayan gençler, lider kadronun çoğunun da çözülmek üzere olduğunu bildiriyorlar. Oysa Nil hanımın siyaset hayatından uzak tutulması ne Türk halkının ne Kürt halkının yararınadır beyler. Bu iş Zana’ları, Dicle’leri tutmaya benzemez, bugün cezaevi diye koyduğunuz yer, yarın içinde Nil hanım olunca bir direniş merkezine dönebilir. Zaten devlet içinde omzu kalabalık güvenilir kaynaklardan edindiğim bilgiye göre, askerler cezaevi yapacak yeni bir adamız olmaksızın Demirkazık’ın tutuklanmış olmasını fevkalade sakıncalı bulduklarını MGK’da hükümete iletmişler. “Önce Yunanistan’dan bir ada alalım, sonra Nil hanımı oraya koyalım yoksa bu meseleyle baş etmemiz olası değildir” demektelermiş. Hele “adliyeye/cezaevine Demirkazık girdi” türünden kodlarla yayılacak haberlerin ardından “bir de askeriyeye girerse ne caydırıcılığımız kalır, ne manevi şahsiyetimiz” diyesilermiş.

Paşalar da yanılırmış meğer
Tabi, karşımda omzu kalabalık bir insan olunca kafamdan bin bir şey geçiyor: Bunları Amerika besliyor diyorsunuz ama bir tane Amerikalının bırak hapsi/sınırdışıyı, vize kuyruğuna girdiğini bile görmedik. Emekli paşalar açıklama üstüne açıklama patlatıyor, “biz Kürt meselesini şöyle bilirdik de böyleymiş. Öyle yapmamız da hataymış, böyle yapmamız da hataymış. Meğer Kürtler dağ Türkleri değilmiş; kart, kurt, Kürt üçlemesi bir yalanmış” diye, haydi onlar Nil hanımın yasında diyelim, utanmadan “Dağlıca’da askeri zaaf vardır, paşaların dahi soruşturulması gerekir” diyenlere ancak fasulyeden bir tehdit salınıyor, “bakın Orduevinin ucuz yemeği ile bedava tatili gider elden haa” deniliyor. Halbuki ben emekli komutanların yazılarını okudukça içimden “gad da’mit (Türk olanlar ‘aboouv’ diye okuyabilir) biz de Türk ordusu, genç subaylar, 28 Şubat, laikliğin bekçisi filan diye yazıp duruyorduk, Paşa deyip yere göğe sığdıramadığımız adam, yeğenimin haberleri izleyip de “Haluk T. Canatay amca, neden ölüyor insanlar, hem Kürt ne demek” diye sorduğu soruya sırf geçiştirmek için kart-kurt-Kürt diye verdiğim cevaba tam altmış sekiz yaşına kadar inanmış. Bizim yeğen az sonra kafama pofuduk ayı kardeşle vurmak suretiyle, kendisine yalan söylediğim için tepkisini açıkça belli etmişti. Bizimki 1940 doğumlu olsa, Kürt sözcüğünü ilk kez 1946-1949 yılları arasında duymuş olmalı. O zaman onu başından savmak isteyen bir Sam amcası olsa, minicik çocukcağızı dağ Türkü, Ergenekon ve kart-kurt-Kürt üçlemesi ile kandırmış olsa, paşamızın ayması 2007 yılına denk gelmiş. “Peh peh peh, bunlar hangi memleket dost, hangisi düşman onu bile ayıramaz yahu. ‘Yarın savaş olsa bizi Suriye mi işgal eder, İran mı Amerika mı?’ diye bir sormalı” diye geçiyordu içimden. Tabii içimden bunlar geçiyorlarsa da dışımdan: “aman Paşam, yaman Paşam, un çuvallarını yırtan Paşam, laikliğin yılmaz bekçisi, Irak’ta savunma ihalelerinin 12’sini almış ülkenin yaman önderi, Atamızın takipçisi, ulusumuzun yol göstericisi, orduevlerinin giriş kartlısı, askeri kantinlerin yeşil sermayesizi, canımızın içi, postalına kurban olduğumuz büyük insan” gibi net olarak hatırlayamadığım kalıplar peşpeşe dökülüyordu ki, “yahu” dedim, “ben Doğan gazetesinde değilim ya, istediğim gibi sorayım, şaşırsın kalsın adam.”

Paşa’nın güzel gözleri
Döndüm paşaya, “paşam, bu memleket 12 Mart’ı 12 Eylül’ü gördü ama Nil hanımın düştüğü hal gibisini görmedi, gelin yapın bir büyüklük, bırakın bu Pekeke’yi falan” dedim. Paşa sağolsun gözleri pört pört oldu, “ne demek lan Pekeke, Pekaka diyeceksin” dedi. Paşa bağırınca benim tansiyonum hoplayıvermiş, gözlerimi açtığımda paşa sakinleşmiş, oturuyordu. “Yahu biz boşa mı kapatıyoruz DTP’yi. Öyle x’le, q’yla, w ile bu işler olmaz. Pekeke ne demektir, pek-eke demek yani pek ağırbaşlı demektir” “Aman paşam, ne yaptın? Daha kart-kurt-Kürt meselesini yeni halletmiştik” diyecek oldum. “Aç TDK’nın sözlüğüne bak. Eke ne demekmiş öğren” dedi. “Halbuki Pekaka ise, tü kaka anlamına gelir” diye ekledi. Ben içimden gene “eyvah eyvah” dediysem de, paşanın yeniden bağıracağı korkusu beni susturdu. “Siz şimdi, x’li dilekçe vermişler, Nevruz yazacağına Newroz yazmışlar, devletin koskoca eski DGM’si başbakanın bile fellik fellik kaçtığı Demirkazık’ı dert edinmişler, dağlarda her gün gençler ölürken bunlarla uğraşmamalılar, diyorsunuz ama işin aslı öyle değil. Savaş zihinlerde kazanılır. Biz de zihinlerde savaşıyoruz.” Karşımda, koskoca Paşa, koskoca hakim, koskoca savcı, ne diyeyim, zihinlerde savaş verdikleri doğru olmasına doğru ama ah karşıdakinin zihnini ölçü alsalarmış, daha bir IQ’lu olurmuş. Gerçi nasıl olsa on sene sonra “Nil hanımı hapsetmek hataydı. Q’yla, X’le uğraşmak yanlıştı” derler mutlu sonla biter öykümüz.{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99