Metin Özuğurlu ile konuştuk: Siyasetini arayan sınıf ve sınıfını arayan siyaset

Türkiye özelinde ve sınıf-siyaset ilişkisi bağlamında dikkat çeken iki sürecin yaşandığı söylenebilir: Bunlardan birincisi, Türkiye kapitalizminin neoliberal yeniden yapılandırılma sürecinde yaşanan yoksullaşma ve mülksüzleşmenin dolaysız bir sonucu olarak çığ gibi büyüyen proleter kitlelerin varlığı; ikincisi ise bu proleter kitlelere nüfuz edemeyen çok sayıda sol ya da sosyalist siyasetin varlığıdır. Aşağıdaki metin, Ankara Üniversitesi S.B.F öğretim görevlilerinden Metin Özuğurlu ile yaptığımız röportajdan derlenerek hazırlanmıştır.

265488“Sınıfını arayan siyaset ve siyasetini arayan sınıf” ifadelerini kullanırken kastettiğim, siyasi yelpazenin ve onun şekillenişinin maddi yaşam koşulları ile bağını büyük ölçüde koparmış durumda olduğudur. Türkiye’deki siyasi yelpaze ile ilgili mutlaka bir sınıf analizi yapacak olursak, siyasi yelpazenin daha çok hâkim sınıflar arasındaki ilişki ve çelişkiler tarafından yönlendirildiğini söyleyebiliriz. Dolayısıyla, sosyalist siyasetin, bugün hakim sınıflar arasındaki ilişkileri yansıtan ve bugün için sosyalistlerin bulunmadığı bir yere talip olması gerekiyor. Oysaki, son 30 yıla bakacak olursak, sosyalistlerin kullandığı dilin ve siyaset algılayışının maddi yaşam koşullarının dışına çıktığını görüyoruz. Bundan dolayı da sosyalistlerin bulunduğu şu an ki noktadan maddi yaşam koşullarına müdahalede bulunmasının pek imkanı yok gibi. Sosyalistlerin bugün yaptığı ve büyük ölçüde bütün örgütler için geçerli olan şu: “Biz bir örgüt olarak varız ama bizim hareketimizi ya da örgütümüzü destekleyebilecek bir toplumsal taban -örgütümüzün sınıf temeli- yok, o zaman hareketin temelleneceği bir toplumsal taban bulalım”.

Sınıf temelli bir siyaset gerekiyor!
Öte yandan, ortak bir deneyimi yaşayan, ortak bir kaderi paylaşan geniş bir kitle var –yani emekçiler var; ve bu kesim maddi yaşam pratiklerine ilişkin bir durum olduğunda veya o ortak deneyime ilişkin siyaset geliştirildiğinde birlikte –yani sınıf olarak- hareket edebiliyorlar. CHP’lisi, MHP’lisi ya da başka bir partiye oy veren emekçiler bir sınıf eylemi söz konusu olduğunda, mesela özelleştirme karşıtı bir direniş gibi, birlikte hareket edebiliyorlar. En veciz şekilde şöyle örnek vereyim: Bir işçi eğitiminde 10 konu başlığı altında mini bir referandum yapmıştık. “Özelleştirmeye karşı olanlar ve olmayanlar, devletin ekonomiden elini çekmesine evet diyenler ve hayır diyenler” gibi sorular sormuştuk. İşçiler bu sorulara hep yekpare yanıtlar verdiler. Hepsi birden özelleştirmeye karşı çıktılar, devletin ekonomiden elini çekmesine hayır dediler… Yani bir sınıf eğilimi yansıttılar. Sonra, “hangi partiye oy verdiniz?” diye sorduk. Bütün partilere oy verenler çıktı. Üstelik Türkiye’deki genel eğilimi de yansıtan ya da genel eğilimle çelişmeyen sonuçlar ortaya çıktı.  Bunun üzerine ben de “biraz önce burada bir parti vardı” dedim. Ne demek istediğimi anlayanlar güldüler… (Sınıfını arayan siyaset ve siyasetini arayan sınıftan) kastettiğim biraz öyle bir şey…  Bir anlamda aslında bir parti var: Henüz parti formuna oturmamış, siyasi ifadesini bulamamış; ama mevzi direnişlerine baktığınız zaman tüm emekçi sınıfı enlemesine kesen bir parti…  Fakat çok partili siyasi yaşama baktığınızda emekçilerin yöneldiği birçok parti var.  Bunun aşılması lazım. Sadece emekçilerin değil Türkiye’nin de temel problemi bu. Yani, sömürü ilişkileri temelindeki derinleşen ve yaygınlaşan toplumsal ilişkilere dayalı bir siyaset mi belirleyecek Türkiye’yi? Yoksa, farklı biçimlerde ifade edilen ve sömürü temelli toplumsal ilişkilerden tümüyle kopuk gibi gözüken, sınıf içi ayrışmalara yol açabilecek ve dış manipülasyonlara açık olan güç ilişkileri mi? Başka bir deyişle, sınıf temelli bir siyaset mi? Yoksa sınıf temelli olmayan liberal, devletçi vb. ayrımlar temelinde tanımlanan siyaset biçimleri mi?

Sol siyasetler ‘iktidar’ diyebilecek bir işçi sınıfından çekiniyorlar
İşte bu düğümün çözülmesi gerekiyor ve çözülmesi aslında an meselesi. Pratiği de bilen birisi olarak, işçi sınıfının buna çok hazır olduğunu söyleyebilirim; ama bunu örgütleyebilecek bir siyasi özne yok Türkiye’de? Yani, Türkiye’deki hiçbir siyasi hareket buna cesaret edemiyor: Burada iki risk var siyasi hareketlerin göze alamadığı: Birincisi,  sömürü temelli toplumsal ilişkileri temel alan bir siyasi hareket çok hızlı kitleselleşebilir ve doğrudan siyasi iktidar talebiyle ortaya çıkabilir. Mevcut siyasi oluşumlar bu riski göze alabilecek durumda değiller.  Bu durumun benzer bir örneği Latin Amerika’da var. (James) Petras’ın, “kışlık sarayın kapısına kadar gelip içeri gir(e)meme” konumundaki işçi hareketine yönelttiği eleştiride olduğu gibi, Türkiye’de de benzer bir hareketlilik ortaya çıkarsa ve kapıya dayanıp “ben iktidarım” derse ne olacak? Türkiye gibi bölgede önemli bir yeri olan bir ülkede böyle bir devrimci kalkışmanın olması 21. Yüzyıla damgasını vurabilecek, onun karakterini belirleyecek bir gelişme bile olabilir. Türkiye’deki mevcut siyasi hareketlerin böylesi sarsıcı gelişmelere hazır olduğunu sanmıyorum.

İkincisi de bu süreç mevcut siyasi hareketlerin hızlı bir tasfiyesine yol açabilir:  Yani şöyle ki; çok çabuk politize olup, (mevcut) siyasi hareketlerin kestiremediği radikalizm biçimlerini ortaya çıkarma potansiyeline sahip olan –özellikle- yeni işçi kitlesi ile bu siyasi hareketlerin bir ortaklığı yok. Bu yeni işçi kitlesi senin düşüncelerinle, dinlediğin marşlarla tanışık değil. Bunları o işçi kitlesine dışarıdan dayatarak da kurulması gereken ortaklığı kuramıyorsun zaten. Gerekli olan dili, yeni devrimin dilini, o işçi kitlesi ile birlikte kuracaksın. O da senin kendi geçmişinle hesaplaşman anlamına gelebilir ki, bu senin tasfiyene de yol açabilir. Özellikle sınıfı tanıyanlar durumun oldukça farkındalar. Örneğin sendikacılar olası bir işçi radikalizminin ulaşabileceği boyutların nerelere varabileceğini kestirebiliyorlar; ama bundan çekiniyorlar. Tabi bunun bazı nedenleri var. Özellikle Avrupa Birliği sürecinin sendikacılık hareketini bu anlamda depolitize ettiği söylenebilir. Yani, sendikacılık hareketinin içinde bulunduğu krizle yüzleşmesini daima erteledi. 20 yıldır kriz olur mu? Sendikacılık hareketi kendi krizi ile yaşamaya alışmaya başladı: “Burada kaybettiklerimi Brüksel üzerinden kazanabilirim”, fikri hakim olmaya başladı. Yani, liberal eğilimler sendikacılık ve sol içindeki etkinliğini arttırdı.

Kürt sorunu ve sol siyaset
Sendikacılığın ve solun içinde bulunduğu bu durumu etkileyen en yakıcı konulardan biri de, tabii ki, Kürt Sorunu oldu. Kürt sorunu çerçevesindeki siyasallaşma 1990’ların başına kadarki süreçte genel olarak Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesinin bir parçasıydı. Mesela 89 İşçi Eylemleri’nin örgütleyicileri içinde önemli sayıda ve etkin Kürt sendikacılar vardı. Bunlar Kürt kimliğinin farkında olarak sendikacılık yapan kişilerdi. Bunlar Türk-İş’e – o sıralarda DİSK faaliyette değildi- bağlı solcu sendikalarda faal olan çok sayıda Kürt arkadaşlar vardı ve onlar işçi sınıfı mücadelesinin taşıyıcıları oldular. 1992-93’lerde ise PKK saldırılarını arttırdı ve “düşük yoğunluklu iç savaş” olarak adlandırılan süreç başladı. Bu süreçte, sendikacılık hareketi içinde ne kadar Kürt arkadaş varsa, hemen hemen hepsi, imzalarının olduğu ve “Kirli Savaş’ı durdurun” temalı bir yazı hazırlayıp Birleşmiş Milletleri müdahaleye çağırdılar. Hala hatırlıyorum bir gazete bu başvuruyu “Hainler” diye başlık atıp haber yapmıştı. Birleşmiş Milletler’e yapılan böyle bir başvurunun çok masumane olmadığı ortadadır ama bunu önceleyen bazı tarihi gelişmeler de oldu Türkiye’de. Şöyle ki; 1988 yılında SHP’nin Güney Doğu’daki bütün parti binaları polis tarafından basıldı ve yöneticileri göz altına alındı. Bu olaya SHP ve (zamanın SHP Genel Başkanı) Erdal İnönü sessiz kaldılar. Devletin şöyle bir strateji geliştirdiği ve bunda da başarılı olduğu söylenebilir: O dönemde aralarında organik veya örgütsel bir bağ bulunmayan Kürt sorununa, kimlik taleplerine demokratik yolla çözüm arayan çabalar ile PKK’yı aynılaştırmak… Devletin izlediği bu politikalar; bugün olabilir, ama o zaman için olmayan bir bağın oluşmasına yol açtı. O gün için Kürt sorununa demokratik çözüm arayan kesimler ayrı bir partide değil SHP’de siyaset yapıyorlardı. Fakat, devletin baskı politikasına SHP yönetiminin sessiz kalması, HEP’in doğmasına yol açtı ve bu durum; sendikacılık hareketi içerisindeki Kürtlerin, sınıf mücadelesi yoluyla demokratik kimlik taleplerinin elde edilmesinden büyük ölçüde vazgeçip Kürt sorununun çözümünü merkeze alan bir siyaset anlayışına yönelmelerine neden oldu. Böylece sendikacılık hareketi büyük bir darbe aldı. 89 Eylemleri’ndeki hareketliliğin kısa süre sonra etkinliğini yitirmesinde bu gelişmelerin etkisinin önemli olduğu söylenebilir. Bu durum Kürt sendikacılarının o zamanki sendikacılık hareketi içindeki güçlerini de kaybetmelerine yol açtı. Kongrelerde, sınıfsal sorunları geri plana itip, “Kürt sorunu çözülmeden hiçbir şey yapılamaz” dediğinizde kaybediyorsunuz çünkü… Kürt hareketinin bu tutumu onun sınıf mücadelesindeki yerini de değiştirmeye başladı. Bu süreçten sonra Kürt hareketi, sermaye sınıfının attığı birçok adımı Türkiye’yi demokratikleştiren unsurlar olarak görüp, onlara sahip çıkmaya başladı. “Adem-i merkezileşme” ve “kamunun tavsiyesi” gibi sermaye politikalarına “devlet bizim devletimiz değildir” refleksiyle destek verdi.

Sol, 12 Eylül’deki yenilgisiyle barışık yaşamaya başladı
Sendikacılığın ve solun içinde bulunduğu bu durumu etkileyen diğer bir neden olarak da genel olarak solun içinde bulunduğu “yenilgi” durumunu sayabiliriz. Burada yenilginin ağır olmasından bahsetmiyorum. Önemli olan kendi yenilgisiyle barışık hale gelinmesidir ki, 12 Eylül sonrası solun durumu böyledir. 12 Mart’ta da yenilgi sözkonusuydu. O da ağır bir yenilgiydi ama yenilenler yenilgileriyle barışık olmadılar.  12 Eylül sonrası Türkiye’de solcular kendilerini adeta “mülteci” olarak görmeye başladılar. Yenilgileriyle barışık olmaktan kastettiğim bu. Devrimci ne zaman yenilmiş olur? Kitle tabanından koparsa, kitle içinde etkinlik gösterememeye başlarsa yenilmiş olur. Türkiye’de sol işte bu durumla barışık halde yaşamaya başladı. Kitle içinde etkinlik gösterememek normalleşti. Sol fabrikalarda, mahallelerde olan gelişmelere, yani hayatın kendisine müdahale edememeye başladı. Bu sorunu çözmek gerekiyor. Ama sol ne yapıyor? Kültür merkezleri açıyor. Solcular oraya geliyor, saz çalıyor, marş dinliyor… Yani emekçilerin yaşam alanlarının dışında sadece kendilerine yönelik faaliyetlerde bulunuyor. Hayatın kendisine, emekçilerin yaşam alanlarına müdahale etmekten vazgeçince de kimisi AB’den demokrasi ihraç etmeye çalışıyor; kimisi de “en organize güç” deyip orduya bel bağlıyor. 1960 ve 70’lerde sol, gecekondulardan, emekçilerin yaşam alanlarından onların sorunlarına ilişkin siyaset yaparak kopup gelirken; bugünün solcuları 1980 ve 90’larda yoğunlaşan göçlerle birlikte oluşan yeni emekçi mekânlarına girmekten bile çekiniyorlar. Dolayısıyla devrimcilik “etik bir duruş” olmaktan öteye gidemiyor bugünün solcusunun gözünde. Etik bir duruş sergileyen ve ötesine geçemeyen bir anlayışla STK’cılık yapılabilir ancak, daha ötesi mümkün değil.

İşçi sınıfını reformlarla tatmin etmek artık mümkün değil!
Öbür tarafta ise eşekler gibi çalıştırılan, gelecek umudu olmayan geniş bir emekçi kitle var. Bunlar, bugünün dünyasında kendilerini güzel bir gelecek beklemediğini çok iyi biliyor. Yeni, genç işçiler biliyorlar ki, onlara babalarının sağladığı – iyi kötü bir işe sokmak, başını sokabilecek bir ev dikmek gibi- olanakları onlar kendi çocuklarına sağlayamayacaklar. Böyle bir kitle siyasallaşırsa ikinci dakikasında iktidar diyecek, daha azıyla tatmin edilmesi mümkün değil. Sendikacıları korkutan da bu aslında… Es kaza böyle bir siyasallaşmaya öncülük ederlerse, bunu kontrol altında tutabilmeleri çok zor olur ve arada (devlet ya da sermaye ile emekçilerin arasında) kalırlar, esasen bundan çekiniyorlar. Böyle bir siyasallaşma ihtimalinin yüksek olması reform yollarını tıkıyor ve dolayısıyla mevcut sendikacılık anlayışını da işlevsizleştiriyor. Yani, işçi sınıfı siyasallaşırsa devrimci bir siyaset etrafında siyasallaşabilir, reformist bir siyaset etrafında olmayacak bu.{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99