DTP için kapatma davası: Kürt sorununa bir düğüm daha

 

Elif Bozkurt

‘Kürt meselesi’nde bölgeye ekonomik iyileştirme yapılarak halkın refahı sağlanacak, AB’ye uyum çerçevesinde Boşnaklara ve Çerkezlere verilen anadilde yayın hakkı kadar bir hakla sözüm ona ‘meselenin’ kültürel ayağı da çözülmüş olacaktı değil mi? Bu Kürtler de daha ne istiyorlardı, akıllı olsunlardı…

edi_beseDemokratik Toplum Partisi’nin kapatılması için açılan dava resmen başladı. Cumhuriyet Başsavcısı, kuruluşundan bu yana DTP’nin devletin bağımsızlığı, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne yönelik eylemlerin odağı haline gelmesi nedeniyle açılan davaya DTP’nin yaptığı 141 eylemi gerekçe olarak gösterdi. 141 eylemin hemen hemen hepsini birkaç başlıkta toplamak mümkün; birinci gerekçe ve 141. gerekçe neredeyse aynı: ‘terör örgütünü övücü nitelikte konuşma yapmak’. Meselenin siyasi değil de hukuki bir süreç olduğuna dair ufak da olsa bir kuşku duyulması halinde, gerekçelere bakıldığında akla gelen birkaç soru durumu netleştiriyor aslında. Mesela sayın Cumhuriyet Savcısı neden birincisi ile 141.si arasında hiçbir fark olmayan bu eylemlerin 30.sunda ya da 80.sinde değil de 141.sinde bu davanın açılmasını gerekli görmüştür? Muhtemelen kanaati bugün oluştu. Peki, neden bugün?

Kritik bir dönemecin manevraları:
Geçen sayımızda üzerine basa basa tekrarlamış; son yılların en kritik dönemini yaşıyoruz demiştik. Hakim sınıflar arasındaki klikler bir yana; Türkiye egemenleri tarafından kışkırtılan Türk milliyetçiliğinin karşısında Kürt hareketinin uzunca bir süredir takip ettiği Kürt milliyetçisi çizgi, içinde bulunduğumuz diğer koşullarla birleştiği ölçüde dünden farklı olarak halklar arasında da gerilimi üst düzeye taşımaya başladı. Ancak; gündemin sınır ötesi operasyonun sıcaklığıyla ısıtıldığı dönemde, halklar arasında yaratılmak istenilen bu gerilim, sosyal demokrat kesimlerden ‘sol’ görünen bazı kuvvetlere kadar değişen skaladaki tüm kuvvetlerin adeta MHP ile yarışan milliyetçi hezeyanları ve buna açık desteğini veren medyanın halka pompaladığı Kürt düşmanlığı dört koldan taarruza geçse de kitlelerin çoğunluk desteğini almış görünmüyordu. DTP’nin kapatılma davasının ‘bugün’e denk düşmesi bu koşullarla birleştirilip bir kez daha okunduğunda manevranın niteliği su yüzüne çıkıyor.

Siyasi tarihimizin çok partili döneminde bundan önce de birçok parti kapatma davası/vakası ile karşılaşıldı. Hangi partinin, hangi kapatılmışın devamı olduğu, gözümüzü kapatsak soyağacı gibi hatırlayabileceğimiz hale geldi. Durum haber bültenlerini izlerken kör gözüm parmağına şeklinde kendini belli ediyor; görev verilmiş muhabir DTP kapatılırsa yerine açılacak partinin muhtemel binasının önünde ‘henüz asılmış bir tabela ya da bir hareketlilik yok sayın seyirciler’ diyor. Burjuva demokrasilerine teslim olmuş sayın seyircilere sunulan o ki çareler de tükenmiyor. DTP davasını demokrasiye indirilmiş bir darbe olarak yorumlamak için önce hangi demokrasiden bahsettiğimizi hatırlamak gerekecek. Türkiye çok partili siyasal hayatı keskin virajlar alınırken her defasında; güçlenen cephenin, toplumsal gerilimin artması ve bu anlamda doğru zamanlama ile diğer tarafın politik arenadaki temsilcisinin başını ezmesi şeklinde bir hat izledi. 28 Şubat dönemindeki RP davasını hatırlamamız yeterli olacak.

Partinin kapatılması davasına ek olarak siyasi yasak talebi ve dokunulmazlık fezlekeleri DTP için siyasi linçin dört koldan başlatıldığını açıkça ilan ediyor. Mecliste 20 milletvekili olan DTP’nin bir vekil kaybetmesi durumunda grubu dağılacak. “Öyle olmazsa böyle” şeklindeki linç kampanyası tüm yolları aynı anda denemeye girişiyor. Eksiği ve gediği bol demokrasimizde alışıldık bir döngü halini alan bu gidişat yeni bir kapatma davasıyla bir yandan sürekliliğini devam ettirirken öte yandan seçimlerde 2 milyon oy almış, meşruiyeti ve Kürt halkını temsil ettiği yadsınamaz bir partinin kapatılmak istenmesi Kürt halkının temsil kuvvetini savunmak için içine gireceği eylemlilikleri ‘bakın azdılar’ argümanlarına meze edip içinden çıkılmaz bir boğazlaşmanın değirmenine su taşımaya çalışması açısından dünkü örneklerinden farklı bir yerde.

Yargıtay başsavcısı bir taraftan yeni ‘delil’ olarak dosyasını kabartadursun, kapatılma davası ile başlayan süreçte Van ve Batman’la başlayan ve Diyarbakır’la devam eden DTP mitingleri sırasında gördüklerimiz önümüzdeki süreçte neler yaşanabileceğine dair ipuçlarını veriyor.

‘Êdî besê’… evet ‘yeter artık’
İki kardeş halkın emperyalizme karşı beraber verdiği kurtuluş mücadelesinden hemen sonra kurtuluştaki birliktelik, kuruluşta yerini, Kürt halkının görmezden gelinmesine ve bunun teorize edilmesiyle ortaya çıkan resmi devlet politikasının izlenmesine bıraktı yıllar boyu. inkar, yok sayma politikasının daha fazla yol alamayacağının anlaşıldığı 90lı yıllarla beraber ise sorun ‘yok sayma’dan çıkarılarak kültürel ve ekonomik bir sorun olarak gösterilmeye çalışıldı. ‘Kürt meselesi’nde bölgeye ekonomik iyileştirme yapılarak halkın refahı sağlanacak, AB’ye uyum çerçevesinde Boşnaklara ve Çerkezlere verilen anadilde yayın hakkı kadar bir hakla sözüm ona ‘meselenin’ kültürel ayağı da çözülmüş olacaktı değil mi? Bu Kürtler de daha ne istiyorlardı, akıllı olsunlardı… Eski kandırmacada toplumun, dışlanmasından doğal bir şey olmayan ‘pis’ kesimi olarak gösterilen Kürt emekçileri yenisinde memnuniyetsiz, asıl niyeti ortaya çıkmış ‘terörist’ haline getiriliyor kitlelerin gözünde. Oysa soruna adını koyarak başlanmalı. Kurucu unsur olan Kürt ulusunun diğer kurucu ulusla eşit haklara sahip olmadan çözülemeyecek, kanamaya devam edecek görmezden gelinen ulusal bir sorun. Kürt halkının onurlu bir yaşam için yeter artık demesi, yolun sonunun yıllar önceden görülebilecek doğal sonucudur. Siyasi arenadaki linç ortamı sokakta linçin fitilini ateşliyor.
İki yanlış bir doğru etmiyor

ABD’nin icazetinde Ortadoğu bataklığına daha fazla dalıp, büyük Ortadoğu projesinde ABD sözcülüğüne daha fazla girişmek üzere yola çıkan Türkiye hakim sınıfları dışarıda projelerine destek almak için kapalı kapılar ardında ülkenin onurunu ve geleceğini pazarlamak için hop oturup hop kalkıyor. Teslimiyeti sağlamlaştırmanın içerideki ayağını ise kah Kasımpaşalı üslubuyla diklenmelerle kah 8 insanın yaşadığına sevinemediklerini ifade ederek insanlıktan da çıkılan bir cinnet halini toplumun tüm kesimlerine yayarak oluşturulmaya girişiliyor. Tüm bölgede halkların birbirine düşürülmesi üzerinden geliştirilen proje Türkiye için de uygulama alanı bulmaya başladı. Her iki milliyetçiliğin sırtı sırayla sıvazlanıyor; aynı masaya sırasıyla oturan kuvvetlerin yaptığı pazarlıkların sonucunda kazananın kim olduğu şimdiden belli; emperyalizm ülke içindeki dinamikleri kullanarak bölge politikasının bir uzantısını daha yaratıyor.

Kürt halkının uzun bir dönemdir seçimlerde oyunu almış, istikrarlı olarak geniş Kürt kesimleri tarafından destek bulmuş temsilcisi olan DTP’nin yine uzun dönemdir sergilediği politik hatsa bu konjonktür içerisinde çözüm sunmaktan oldukça uzak. DTP’nin Kürt halkının büyük çoğunluğunu temsil ettiği gerçeğini teslim etmemiz bu siyasetin izlediği politik hattı görmezden gelmek ya da eleştirmemek anlamına gelmemeli. Partisinin kapatılması davasını değerlendirirken bunun AB hedefini ciddi sıkıntıya sokacağı gibi bir dayanak bulmaya çalışan, Irak’taki savaşta asıl ezilen unsurları görmezden gelerek emperyalizmle arasında bir sorun görmeyen bu hareket, ne yazıktır ki kurtarılmış bölgeler yaratmayı emperyalizme karşı direnen bağımsız bir ulus olmanın önüne koymuştur. Milliyetçiliğin herhangi bir çeşidi bugün geniş kitleler nezdinde ses bulabilir ancak asıl meseleyi çözmek şöyle dursun artık umut dahi veremeyecek bir sürece doğru çekmekte. Sınıf yerine kimlikler üzerinden sürdürülmeye çalışılan bir siyaset de bu oyunda geri dönülmez adımlara ortak oluyor.
İki kutbun halkları birbirine karşı ittiği bu sürecin daha fazla kan ve acıdan başka verebilecek şeyi kalmadı. Sistem içerisinde hukuk, siyasetin köpekliğini yapmaktan başka işe yaramaz durumda. Bugünün egemenleri ellerindeki bu gücü ana yönelime uygun bir taktik olarak kullanmaya koyuldular. Susturulmak istenilen bir partiden çok onun ismi altından bir ulusun çığlığı aslında, sesin susmayacağı öngörüsü ile halkların düşmanlık çizgisiyle daha da çok ayrıştırılıp boğazlaşmanın yaratılacağı bir meşruiyet zemininde ‘hukukun üstünlüğü’ kullanılıyor bu defa.{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99