Asker bir varmış bir yokmuş... Demokrasi vaat etmek ne Müşerref’in ne de Butto’nun haddineymiş...

 

Evrim Sargın

Pakistan’da yaşananların her biri en başta söylediğimiz gibi doğunun ayrıksı özellikleri olarak sunuluyor. Aslında devlet başkanının yüksek mahkeme ile girdiği düello bizlere geçen Nisan ayından beri Türkiye’de yaşananları anımsatmıyor değil. Ancak sömürge bir geçmişe sahip Pakistan için bir emperyalizm tahlili yapmadan askeri bürokrasinin ve başlı başına devlet aygıtının tahlilini yani Pervez Müşerref özelinde tartıştıklarımızı anlamak pek mümkün olmayacaktır.

“Biz doğuluları en çok doğulu yapan nedir? Kendi rönesansımızı yaşayamamış olmamız, hep üstten, elitlerin halka karşı halka rağmen yaptığı reformlar ya da askerin politikadaki özel konumu… Daha sıralanan tonla şey var biz doğuluları demokrasinin beşiği batıdan ayıran. Türkiye, Pakistan, Endonezya ve daha pek çok ülke işte bu ayrımda doğuya özgün nitelikleri ile yeni bir kıyaslama malzemesi ve yoksunluklar, eksiklikler dizisi olarak karşımıza çıkmakta. Batıya referansla yapılan tüm karşılaştırmalar bizleri yokluk ve hatta günlük politika alanlarımızda her demokrasi denemesinin (artık her ne demekse) demokrasiyi içselleştirememiş doğu insanının da rızasıyla bir askeri darbe ile bitmesi gibi sonuçlara götürecektir.” Geçtiğimiz yazdan bu yana Pakistan’da yaşananları işte bu türden zırvalarla okumak mümkün olabileceği gibi politik eksenimizi değiştirip, alternatif okumalar da yapabiliriz. Tabii buradaki niyetimiz ufak siyasi bir analizle sınırlı. Klasik sömürgecilik sonrası Pakistan’da ordunun ve bürokrasinin konumu, sermaye-devlet- ordu ilişkileri bu yazının da kapsamı dışında kalacaktır ister istemez.

Asker Müşerref, sivil Butto’ya karşı
Pervez Müşerref’in 1999’da Navaz Şerif’i askeri darbe ile devirmesiyle yeni bir demokrasiye geçiş evresi başladı. Zaten bu dönemde Hindistan ile girilen nükleer silah yarışıyla birlikte tekrar alevlenen “Keşmir Sorunu” ABD’nin canını sıkmıştı. 11 Eylül olaylarından itibaren Pakistan’ın Afgan Taliban hükümetiyle olan sıkı bağları Pakistan’ı oldukça zor bir duruma soktu. Artık tam bir bağlılık yemininin zamanı gelmişti. Nitekim Afganistan çıkarması ile birlikte, Pakistan bölgede ABD’nin en önemli müttefiki haline geldi. 1998 yılında Pakistan’ın nükleer silah denemeleri nedeniyle başlatılan yaptırımlar sona erdirildi, Pakistan’ın borçları için yeni bir ödeme planı yapıldı ve her şeyden önemlisi 2001’de kendini devlet başkanı ilan eden Pervez Müşerref’in uluslararası alanda meşruiyetini sağlamada ABD’nin desteği hiç eksik olmadı.

Fakat Eylül 2006’da Müşerref kendilerini Pakistan Talibanı olarak adlandıran 7 grupla tuhaf bir barış anlaşması imzaladı. Afganistan içine girmedikleri ve Pakistan ordusuna karşı hareket etmedikleri takdirde, kendi bölgelerinde kendi yönetimlerine izin verilecekti. Tabii bu duruma ABD’nin yanıtı gecikmedi: Tanınan özerkliğin terörist grupları güçlendireceği ve Pakistan’ın daha dikkatli olması gerektiği söylendi. Pakistan karşılık olarak askeri çözümlerin yetersiz kaldığını ve tavrını değiştirdiğini ifade etti. İttifakta önemli bir kırılmaydı bu. Nitekim ABD’nin 2007’deki Ulusal İstihbarat Tahmini, El-Kaide’nin son iki senede güçlendiğini ve Müşerref’in yaptığı anlaşmanın bunun için ortam hazırladığını belirtiyordu.

Mart 2007’den bu yana yaşananlar ise bugünlere kadar gelen olayların fitilini ateşledi. Devlet Başkanı ve aynı zamanda ordunun başı Pervez Müşerref başsavcı Iftakar Muhammed (Chaudhry) Şalduri’yi görevini kötüye kullanmakla suçlayıp görevinden aldı. Bu sırada çıkan olaylarda 39 kişi hayatını kaybetti ve Yüksek Mahkeme, Müşerref’in kararının yasadışı olduğunu duyurdu. Tabii çalkantılar bununla da bitmedi, Temmuz ayında İslamabad’da Kırmızı Camii’de ordu ile köktenci gruplar ve öğrenciler arasında çıkan çatışmada 80’den fazla kişi hayatını kaybetti. Yüksek Mahkeme ile Müşerref arasındaki çatışma Ağustos’ta mahkemenin eski başbakan Navaz Şerif’in sürgün olduğu Suudi Arabistan’dan geri dönebileceğini açıklamasıyla arttı. Pervez Müşerref bunun üzerine Butto ile pazarlığa oturdu ve Butto’nun 8 yıllık sürgünden dönmesine, hatta Ulusal Uzlaşma Yasası ile hakkındaki yolsuzluk davalarının kaldırılacağına dair söylentiler çıktı. Ardından Eylül ayında Navaz Şerif Pakistan’a döner dönmez yeniden sürgüne gönderildi.

6 Ekim’de Müşerref yeniden devlet başkanı seçildi ancak Yüksek Mahkeme, Müşerref’in ordudan istifasını gerçekleştirene dek devlet başkanlığının yasal olmayacağını duyurdu. 18 Ekim’de ülkesine dönen Butto’ya suikast girişiminde bulunuldu. 135 kişinin hayatını kaybettiği olaydan Butto sağ çıkmayı başardı. Müşerref ise 3 Kasım’da yeniden olağanüstü hal ilan etti ve anayasayı bir süreliğine askıya aldı. Şalduri de dahil tüm Yüksek Mahkeme savcılarını görevden aldı. Bunun ardından 5 Kasım’da, 5000 avukat protesto için yollara döküldü ve Şalduri’nin de yer aldığı 500 protestocu yakalandı. Fakat bu arada Müşerref Ocak ayında seçimlere gidileceğini açıkladı. İkinci darbesini yapan Devlet Başkanı Pervez Müşerref tarihini “Ocak ayı” olarak verdiği genel seçimler öncesinde eski Senato Başkanı Muhammedyan Sumro başbakanlığında geçici hükümet kurdu. Müşerref’le önce ABD arabuluculuğuyla anlaşıp sürgünden dönen, ama darbeyle karşılaşınca çareyi bayrak açmakta bulan Pakistan Halk Partisi’nin lideri Benazir Butto ise direnişi sürdürüyor. Uzun yürüyüş başlatma kararı üzerine Butto’ya Lahor’daki evinde konulan bir haftalık ev hapsi 19 Kasım’da ABD’li özel temsilci John Negroponte’nin gelişi öncesi kaldırıldı.

Fatima Butto’nun (Benazir Butto’nun yeğeni) Los Angeles Times’da yayınlanan mektubu, tüm bu olayları, oynanan demokrasi oyununu gözler önüne sermede birebir. Solcu bir siyasi olan babası Murtaza Butto’nun 1996’da öldürülmesinde kardeşi Benazir Butto’nun da parmağı olduğunu söyleyen Fatima’nın mektubuna bakmakta fayda var:

“Şimdi ‘demokrasi kurtarıcısı’ diye sunulan Benazir, birkaç ay önce Müşerref’le ABD sponsorluğunda yaptığı iktidar pazarlığı sayesinde sürgünden döndü. Müşerref onun için bağımsız yargıyı baypas edip Ulusal Uzlaşma Kararnamesi çıkardı. Bu sayede Butto ve ‘Bay yüzde 10’ lakabıyla eşi hakkında Pakistan hazinesinden 1.5 milyar dolar para çalmaktan açılmış yolsuzluk davaları düşüverdi. Sonra Butto, ‘gerçek bir demokrat’ olarak Müşerref’ten üçüncü kez başbakan olmasını engelleyecek yasal çerçeveyi bozmasını istedi.

Butto’nun Müşerref’le darbe öncesinde gittiği işbirliği yüzünden lideri olduğu Pakistan Halk Partisi’ne artık Pervez Halk Partisi deniliyor. Müşerref’in koltuğu kurtarma amaçlı darbesinin ardından laik muhalefet, yargı mensupları ve insan hakları savunucuları hapse tıkılırken, Butto’nun elini kolunu sallayarak dolaşabilme, evinin bahçesinde taraftarlarını toplayıp uluslararası basına hitap edebilme lüksünün tek sebebi arkasında ABD yönetiminin olması. Gerçi yürüyüş düzenlemeye filan kalkıştığında hakkında birkaç kez birer haftalık evde gözaltı kararları verildi. Lakin bunlar her seferinde dalga geçer gibi ertesi günü kaldırıldı. Talihin cilvesine bakın ki, onun başbakanlığı ülkede insan haklarının en vahim düzeyde ayaklar altına alındığı, medyaya baskının had safhada olduğu yıllardı.

Bush yönetiminin Müşerref’i gözden çıkarma arzusunun kaynağını çözen, Butto denklemini de çözer. Darbeci general, ‘imkânsızı başaramayıp’ bu yıl başında Kuzey Veziristan’daki Taliban destekçisi aşiretlerle Miranşah anlaşması yapmak zorunda kalmıştı. Onların Taliban’a desteğini sınırlama karşılığı ordusunu bölgeden çekti. Bu bölge Afganistan’da savaşan ABD ordusu için kilit önemde. Haliyle Bush yönetimi pek bozuldu. Hemen ABD basını, Müşerref’in gözden düştüğü haberleriyle doldu. Ardından Dubai’de sürgündeki Butto sahneye sürüldü. Butto’nun Amerika’daki konuşmalarında dikkat çekici iki unsur var. Biri Veziristan’daki aşiretlerle Taliban’ın üstüne gideceği vaadi. Diğeri ise önüne sandık konulan halkın hatalı tercihler yapma ihtimalini de düşünerek demokrasi için Hamas tipi çözümden yana olmadığını söylemesi. Lakin ABD planlarını bozan, kenara atılacağını anlayan Müşerref’in Butto’nun dönüşünden sonra ‘darbeyi patlatması’ oldu. Şimdi Bush yönetimi, Butto’dan bir ‘demokrasi kahramanı’ yaratmaya çalışırken, bir yandan da onun zayıf kalacağını hesap ederek Pakistan ordusunda ittifaklar arıyor.”

Askeri bürokrasi ve Pakistan
Pakistan’da yaşananların her biri en başta söylediğimiz gibi doğunun ayrıksı özellikleri olarak sunuluyor. Aslında devlet başkanının yüksek mahkeme ile girdiği düello bizlere geçen Nisan ayından beri Türkiye’de yaşananları anımsatmıyor değil. Ancak zaten sömürge bir geçmişe sahip Pakistan için bir emperyalizm tahlili yapmadan askeri bürokrasinin ve başlı başına devlet aygıtının tahlilini yani Pervez Müşerref özelinde yukarıda tartıştıklarımızı anlamak pek mümkün olmayacaktır.

Fatima Butto’nun mektubu aslında Pakistan devletini anlamamızda bize pek çok ipucu sunuyor. Her ne kadar emperyalist destekle ayakta durabilmişse de Müşerref’in askeri hükümetinin Talibanla olan anlaşması pek de doğrudan ABD’nin gözetimi altında olmuş gibi gözükmüyor. Nitekim Butto’nun pazar sahnesine çıkması da, Pakistan’ın batısını ne ABD’nin tam olarak iktidarı altında tutabildiğini ne de burayı Müşerref’in tam olarak kontrol edebildiği gösteriyor. Burada Hamza Alavi’nin klasik sömürgecilik sonrası döneme dair Pakistan devlet tahlili önem kazanıyor. Sömürge döneminden geçmiş Pakistan’ın gelişmiş devlet aygıtı bu dönemin mirası. Zamanında tüm yerli sınıfları baskı altında tutmak için kullanılan bürokrasi ve devletin diğer kurumları artık bu niteliklerini kaybetseler de gelişmiş yapılarını muhafaza ediyorlar. Nitekim bu bürokratik-askeri aygıt toplumda baskın güç olabildiği gibi emperyalist metropolden de kendini uzaklaştırabiliyor. Nitekim böyle bir yapının, metropol burjuvazisi ile işbirliği içinde olan ‘ulusal’ burjuvazi, toprak sahipleri ve metropol burjuvazisi arasında bir çesit arabulucu olarak hareket etmesinin temelinde de bu yatıyor. Sömürgecilik sonrası Pakistan gibi ülkelerde devletin görece özerkliği buradan kaynaklanıyor. Devlet hem bu üç temel sınıfın (uzlaştırılabilir çıkarları olan ve pek tabii metropol yani emperyalist merkez kapitalist ile de çıkarlarını şekillendiren) çıkarlarını dengede tutabildiği ölçüde iktidarını koruyor. Nitekim Pervez Müşerref’in son iktidar kavgası, Amerika ve Benazir Butto ile girdiği pazarlıklar bu bürokratik askeri aygıtın bu üç sınıfın çıkarlarını gözetirken ister istemez korumaya çalıştığı iktidar alanı ile açıklanabilir. Sömürgeci dönemde ve sonrasında emperyalist müdahalenin biçimi elbette değişmiştir. Müşerref (bürokratik askeri devlet aygıtı olarak da okunabilir) kendi iktidar alanını ABD ile uzlaştırabildiği ölçüde ayakta kalabilecektir.  Yoksa Pakistan’da süregelen çatışma, demokrasi yanlısı Butto ve onun karşısındaki Müşerref’den ibaret değildir. Butto da yeri geldiğinde o devlet aygıtını kendi çıkarları ile de örtüşecek şekilde oldukça güzel kullanmıştır.{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99