Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Sermaye ve yoksulluk

 

Benan Eres*

Yoksullar az ya da çok sayıda her zaman vardılar belki. Ancak, bu yoksulluk konumuna düşmelerinin kökeni ne idi? Talihsizlik mi, beceriksizlikler mi, yetersizlik mi, ya da artık onların varlığına dayanan bir şekilde mi örgütleniyordu insan toplumu?

potato-eaters_Vincent_van_GoghKapitalizmin olgunlaştığı 19. yüzyılda ve kapitalizmin ‘hemen hemen herkes için’ altın çağının sonlandığı 1970’lerden günümüze kadar olan dönemde hâkim olduğu coğrafyalarda insan toplumunun büyük belalarından biri olan yoksulluğu nicel olarak artırıp artırmadığı çokça tartışılan konulardandır. 19. yüzyılın insanlık için yarattığı maddi kazanımlar ile yanı sıra getirdiği sefaletin karşılaştırmalı muhasebesi hala kesin bir sonuca varmamıştır. Ancak piyasa ekonomisinin küresel anlamda yeniden işlerlik kazandığı yeni kapitalist dönemde yoksulluğun artmış olduğu daha belirgin ve kabul gören bir görüştür. Her iki durumda da yoksulluğun nicel çözümlemesi ön plana geçmiştir. Bugün küresel olarak karşı karşıya kaldığımız yoksulluk sorununun niteliksel özellikleri tartışma konusu bile yapılmamaktadır. Yoksulluğun boyutları sorusu, yoksulluğun kökenleri sorusunu tasfiye etmiş görünmektedir. Bu da insan toplumlarının örgütlenmesinde eşitsizlik ilkesinin doğal ve değiştirilemez kabulüne işaret etmektedir. Oysaki yaşadığımız çağda içerisinde ya da dışarısında tecrübe ettiğimiz yoksulluğun ortak kökenlisinin ilk belirdiği çağlarda, bu yoksulluğun ne anlama geldiği ve nereden kaynaklandığı sorusu sıkça sorulan sorulardandı. Yoksullar az ya da çok sayıda her zaman vardılar belki. Ancak, bu yoksulluk konumuna düşmelerinin kökeni ne idi? Talihsizlik mi, beceriksizlikler mi, yetersizlik mi, ya da artık onların varlığına dayanan bir şekilde mi örgütleniyordu insan toplumu?

14. Yüzyıl Tudor Londra’sındaki bir dilenciyle 19. yüzyılın ikinci çeyreğinde Manchester’ın sisli ve karanlık sokaklarını üç gün göremeyecek kadar uzun süre fabrikada çalışmak zorunda kalan evsiz işçinin ikisi de yoksul olarak tanımlanabilir. Ancak yoksulluklarının kökeni ve niteliğinin aynı olmadığını kabul etmek zorundayız. Ya da, 13. Yüzyılda Moğolların önüne katıp getirdikleri Türkmenlerin Doğu Anadolu’daki otlakların kullanımı üzerinde yarattıkları baskının sefilleştirdiği ve yoksullaştırdığı Türkmen ailelerinin kalıcı olarak yoksullara dönüşmeleriyle, 1950’ler sonrası metropol kentlerin etrafına doluşan kent yoksullarının aynı kefeye konulması doğru olmasa gerek. Bunları birbirinden Ayıran nicel olduğundan çok nitel farklarıdır.

Sanayi devrimiyle birlikte insanlığı sarmaya başlayan yeni üretim ve bölüşüm örgütlenmesinin kendinden önceki biçimlerle olan farklılığı yeni yoksulluğun da daha önceki yoksulluklarla olan farkının kökenine işaret etmektedir. İktisat Biliminin atası Adam Smith’in fikri sabit ettiği iki birbirini besleyen süreç bu noktada önemlidir: İşbölümü ve piyasa. Piyasa büyüdükçe üş bölümü artar ve iş bölümü arttıkça yeni piyasalar oluşur. Smith 18. Yüzyılda bu sıra dışı gelişimin temel dinamiğini böyle tanımlamıştır. Smith’e göre bu bir kere başlatılmış ve bir daha sonlanmayacak muhteşem bir döngüdür. Yarattığı nimetler daha önce olduğundan farklı olarak tüm sınıfların refahını artıracaktır. Gittikçe büyüyen maddi varlık sınıflar arasındaki çekişmeyi ortadan kaldıracaktır. Kaynak ve ürünler kıt olmadığı sürece sınıf ayrımının teknik bir işbölümünden ne farkı olabilir ki? Sonuçta yoksulluk denen musibet yeryüzünden silinebilecektir! Maalesef uzun yıllar sonra Smith’in bu iyimser öngörülerinin yanlış çıktığına tanık olmaktayız. Oysaki temel analizlerine iktisat biliminin sonsuz ihtiyaçlarla ‘kıt’ kaynakların dengelenmesi üzerine olduğunu öne sürerek başlayan ana akım (neo-klasik) iktisatçılar, dünyanın Smith’in hayalini gördüğü, kıtlığın olmadığı cennete dönüştüğünü varsayarak, yoksulların yoksulluklarının kökeninin kendi yetersizlikleri, tembellikleri ya da beceriksizlikleri olarak görmektedirler. Neo-Klasiklerin nerede yanıldıkları açık. Peki, Smith nerede yanıldı? Kaynaklar, ihtiyaçlara göre hiçbir zaman kıt olamayacaklar mı? Yoksa kapitalizmin işleyişinin Smith’in gördüğünden daha farklı bir yolu mu var?

Burada birçok noktada Marx’ın iktisat bilimine yaptığı katkılarla karşılaşıyoruz. İlk olarak, rafine ettiği tarihsel materyalist şablon içerisinde kapitalizmin tanımından faydalanalım. Kapitalizm de diğer üretim biçimleri gibi maddi üretimin üretim araçları ve özgül üretim ilişkileri çerçevesinde örgütlenmesidir. Kendine özgü koşulları, gelişkin piyasaların varlığı, çalışan alt sınıfların bütün bağlardan ve zincirlerden kopmuş kendi kendine karar veren özgür bireylerden oluşmuş olması gerekliliği, üretim araçlarını oluşturan tüm maddi varlığın özel mülkiyet ile sahiplenilmiş olması olarak sıralanır. Marx’ın bu konuda bir önemli katkısı da, saygıyla andığı Adam Smith’i çağrıştırırcasına, kapitalist üretim biçiminin tarihte görülmemiş bir maddi üretim patlamasına sebep olduğu görüşüdür. Engels ile birlikte kaleme aldıkları Komünist Manifesto kapitalizmin bu özelliğine övgülerle doludur. Şimdi sırayla Marx’ın bu katkılarını ele alalım ve yoksulluğu bu gözle anlamaya çalışalım.

Kapitalist üretim tarzının yukarıdaki tanımından yola çıkarak yoksulluğun daha önce olduğundan daha farklı bir biçimde gerçekleştiğini belirtmeliyiz. Temel olarak yoksulluğun kapitalist dünyada ön koşulu üretim araçlarına sahip olamamaktır. Üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olanlar yoksul olamazlar. Ancak elbette bu yoksul olmanın yeterli koşulu sayılamaz. Üretim araçlarının özel mülkiyetinden yoksun olan herkes yoksul olmak zorunda değildir. Tam kapitalist dünyada yoksul ya da değil herkesin piyasa önünde eşit olduğunu da belirtmek gerekir. Yakında ilk olarak yayınlanmasının 140. yıldönümü kutlanacak olan Marx’ın politik iktisat üzerine en önemli eseri Kapital’de Marx bu durumu şöyle anlatıyor:

“[Piyasada] egemen olan yalnızca Özgürlük, Eşitlik, Mülkiyet ve Bentham’dır. Özgürlüktür çünkü metaın, diyelim emek gücünün hem alıcısı hem satıcısı yalnızca kendi serbest iradelerinin etkisi altındadırlar. Serbest taraflar olarak sözleşme yaparlar ve vardıkları anlaşma, ortak iradelerinin yasal ifadesinden başka birşey değildir. Eşitliktir, çünkü birbirleriyle basit meta sahipleri olarak ilişki içine girerler ve eşdeğeri eşdeğerle değişirler. Mülkiyettir, çünkü taraflar kendi malı olan şeyler üzerinde tasarrufta bulunur. Ve Bentham’dır çünkü her iki taraf da yalnız kendini düşünür. Bunları bir araya getiren tek güç, bencillik, kazanç ve özel kişisel çıkardır.” (Marx, 1997: 178 – 179)

Daha sonra Marx, bu işin içinde bir bit yeniği olduğunu şöyle ifade etmekte:
“[Piyasanın görüngüsel alanından] çıkarken, dramatis personae’mizin yüzlerinde bir değişiklik olduğunu görüyoruz. Eski para sahibi, şimdi kapitalist olarak önde çalımla yürüyor; emek gücü sahibi onun emekçisi olarak peşi sıra onu izliyor. Biri önemli insan pozunda, sırıtkan, işbilir; öteki sıkılgan, çekingen, kendi derisini pazara götüren ve yüzülmekten başka umudu olmayan bir kimse gibi.”
Bu emekçinin sıkılgan ve güvensiz hali onun yoksulluğunun tanımıdır. Daha doğrusu yoksul olabilmesinin tanımıdır. Eğer derisini satabilirse yoksul olmayacak sayabiliriz. Ancak ya satamazsa? Bunu başka kelimelerle söylemek gerekirse, kapitalist toplumda yoksul olmanın ilk koşulu üretim araçlarının özel mülkiyetinden mahrum olmak ise, ikinci koşulu da bu durumdayken üretim araçlarının mülkiyeti tarafından talep edilmemektir, ya da sermayenin size ihtiyacı olmamasıdır.

İş bununla kalsa iyi. Marx’ın anlattığı daha ürkütücü başka bir hikaye daha var. Kapitalist toplum işleyişi sırasında ihtiyaç duymayacağı bir yığın insana ihtiyaç duymaktadır. Kulağa garip geliyor. Marx buna rezerv ordusu adını vermekte. İstihdam edilmemiş ancak her an istihdam edilebileceği konumda bulunan ve dönemsel olarak sayısı artan ya da azalan bir yoksullar güruhu. Üretim aracı sahiplerinin varlıklarını sermaye ederek dolaşıma sokmalarının tek nedeni dolaşımdan, içine attıklarından daha fazlasını elde edebilecek olmaları, yani kâr.. Çünkü bu ‘özgür’ düzende aksi halde kimse onları zorlayamamalı! Ancak bunu yapmaya onları ikna edebilecek en önemli şey de girdikleri maceranın maliyet muhasebesinin cezbedici olması. Yani emek maliyetinin belli bir seviyede tutunacak olması. Eğer herkesin bir işi ve uygun bir geliri varsa, ya da üretim araçlarının sahibi ya da değil kimse ‘yoksul’ değilse sermaye sahibi emekçisi olarak çalıştırmak için insanlara oldukça fazla miktarda bir pay vermeyi vaat etmek zorunda kalacaktır. Bu da onun elinde kalacak artığın azalmasına ve bu işten caymasına neden olacaktır. Kısacası, üretim araçlarının özel mülkiyetine dayalı bir üretim sisteminin devamlılığı emeğini, ya da yukarıdaki sevimsiz analojideki postunu satmaya teşne bir güruhun hazırda tutulmasını gerektirmektedir. Bunu herhangi bir ulusal emek piyasasında gözlemlemek mümkünken, aynı zamanda küresel eşitsizliğin devamlılığını açıklayıcı olarak da görebiliriz. Bunun en acıklı örneği Afrika kıtasının küresel ekonomideki konumudur. Bu kıtanın küresel anlamda ve kabaca, üretim araçlarından yoksun olduğunu karşılaştırmalı kısa bir bakışla söylemekte zarar yok sanırım. Bu yoksul olmasının gerekli ama yeter olmayan ilk koşulunu sağlıyor. Öte yandan ‘dünyanın Afrika’ya ihtiyacı yok’ doğru önermesini, dünya sermayesinin Afrika’ya gereksinimi kalmamıştır diye okuyabiliriz. Afrika’nın görece yoksulluğunun kökenini bu basit önermeler dizisiyle anlatmak utanç verici olsa da, büyük bir abartı sayılmayacaktır.

Yine Afrika’dan yola çıkacak olursak, Afrika’nın birçok ülkesinde meydana gelen kuraklık ya da kaynak yetersizliğinden kaynaklanan üretim eksikliğinin yol açtığı yoksullukları ele alalım. Bunun kapitalist üretimle ne alakası olabileceği sorgulanabilir. Kuraklıklar ya da kaynak eksiklikleri kapitalist toplumdan çok çok daha önceleri de tecrübe edilen sorunlar değil miydi? Bu sorunun yanıtı evet olacaktır. Peki ya bu yoksullukların kapitalist kökenini aramak anlamlı olabilir mi? Bu sorunun cevabı ise yine evet olacak. Kapitalist üretim biçimi Marx’ın övgüyle yinelediği maddi başarılarıyla insanlığı içinde bulunduğu nesnel koşullar karşısında kuvvetlendirmiş ve bir anlamda yüceltmiştir. Ancak, kapitalist üretim biçiminin, nimetlerini dağıtmakta pek insani olmayan bir yöntemi olduğunu söylemek ona haksızlık etmek sayılmaz. Yukarıda belirtildiği gibi, kapitalizm ihtiyaç duyduğuna ihtiyaç duyduğu zaman ve ihtiyaç duyduğu kadarını verecektir. Uzun lafın kısası, kapitalist üretim biçiminin Afrika ya da dünyanın herhangi bir yerindeki yoksulluğu teknik ve maddi anlamda ortadan kaldırmaya gücü yetecektir. Ama bunu yapmak kendi kendini değillemek olacaktır. Çünkü o maddi zenginliği yaratmasının yolu yukarıda kısaca anlatılmaya çalışılan eşitsizlikler yoluyla gerçekleşebilir. Bundan vazgeçerse kendinden vazgeçmek zorunda kalacaktır. Bu da ‘ahlaki’ olarak sorunlu değil midir?
*Ankara Üniversitesi SBF{jcomments on}