Kürtçülük nedir? Parçanın küçük kısmını ayırmak. Parçanın büyük bölümünü ayırmak neden bölücülük olmasın? Türkçülük, Kürtçülük kadar bölücülüktür; daha da tehlikelidir, daha da bölücüdür.
Temel hukuk metni olarak anayasanın anlamı ve işlevini düşündüğümüzde neden bugün yeni bir anayasaya ihtiyaç duyuldu?
Şimdi biliyorsunuz, Türkiye anayasacılık işinde dünkü çocuk değil. Uzun bir geçmişimiz var. Anayasacılık hareketi derseniz 1839 Tanzimat’a kadar gitmek gerekir. İlk anayasamızın üzerinden de 1876’nın üzerinden de yüz yıldan fazla bir zaman geçti. Dolayısıyla bizim bir anayasal gelişim çizgimiz var. Bu anayasal gelişim çizgisi içinde 1961 Anayasası doruk noktasıdır. Bundan sonra Türkiye anayasacılık açısından gerilemeye başlamıştır. İlk büyük gerileme 1971 darbesiyle olmuştur. 1982 darbesi de bunun üzerine tuz biber ekmiştir. 1982 darbesiyle getirilen anayasa Türkiye’nin bu uzun anayasal gelişimine yakışmayan bir anayasadır ve kabul edildikten kısa bir süre sonra bu anayasayla demokratik bir sistemin yürütülemeyeceği gerçeği anlaşılmıştır. Türkiye demokratikleştikçe bu anayasadan kurtulma gerekliliğini ivedi bir biçimde duyumsamıştır. Buna kısmen de yanıt verilmiştir. Ancak yine de temelde yeni bir anayasaya ihtiyaç vardır; çünkü ne yapılırsa yapılsın sicili bozuktur bu Anayasanın, temel felsefesi bozuktur.
Tam aksi yönde bir propagandayla sunulduğu için genellikle gözden kaçan bir yönü, bu anayasanın düzenlemeleri bakımından Atatürkçülüğe karşı bir anayasa olmasıdır. Atatürkçülüğün her şeyden önce laiklik ve ulusal bütünlük olduğu herhalde su götürmez. Bu anayasa zorunlu din derslerini getirmekle laikliği kökünden yıkmıştır. Hiçbir laik devlette zorunlu din dersi olmaz. Bu belli bir dinin belli bir mezhebinin ilk ve orta öğretimde çocuklara aşılanması dersidir. Dolayısıyla Atatürkçülükle kesinlikle bağdaşmaz. İkincisi ve özellikle bugünlerde gözden kaçan bir nokta, ilk kez bu Anayasada soydan, etnik kimlikten tamamen arındırılmış bir ulus anlayışına aykırı yaklaşımlar getirilmiştir. Örneğin, Anayasanın başlangıcında ‘Türklüğün tarihi ve manevi değerleri’nden söz ediliyor. Burada kastedilen şey, ta Orta Asya’dan beri gelen Türklük anlayışıdır. Bunu anayasaya koymak açık bir bölücüktür. Bunun Anayasanın başka düzenlemelerine de yansıdığını görüyoruz. Örneğin, kanunla yasaklanmış dil anlayışı. Biliyorsunuz bu düzenlemeler 2001 yılında ancak kaldırılabildi. Kanunla yasaklanmış dil anlayışıyla o başlangıçtaki Türklük tanımı, aynı zihniyetin dışavurumudur. Yine başka bir hükümde yer alan ve hâlâ yürürlükte olan yurttaşlara Türkçe dışında bir dilin anadilleri olarak okutulamayacağı hükmü. Bir anayasada anadille ilgili bir hüküm bulunmaz ki. Anadille ilgili hüküm ancak kötü niyetle bulundurulur. Ancak etnik milliyetçilik yapmak istiyorsan, anayasaya anadille ilgili bir hüküm koyarsın. Çünkü anadille ilgili durum sosyolojik bir durumdur. Herkesin anadili, adı üzerinde, anasının dilidir. Dolayısıyla bu yasayla belirlenebilecek bir durum değildir. Bunları yasayla düzenlemeye başlıyorsanız, o zaman siz ulusu tüzel yurttaşlık bağının ötesinde birtakım bağlarla tanımlıyorsunuz demektir ve o zaman bölücülük yapıyorsunuz. Bunu yaygın olarak görmüyoruz. Kürtçülük yaparsan bölücülük yapıyorsun, tamam. Ama Kürtçülük nedir? Parçanın küçük kısmını ayırmak. Parçanın büyük bölümünü ayırmak neden bölücülük olmasın? Türkçülük, Kürtçülük kadar bölücülüktür; hatta daha da tehlikelidir, daha da bölücüdür. Sonuç olarak, demokrasi istiyorsak, 1982 Anayasası yerine yeni bir anayasa yapma gereksinimimiz var.
Peki bugünkü çalışmalar sizin söylediğiniz ihtiyaçtan mı doğdu?
Şimdi bakın, bugün yeni anayasa arayışı kesinlikle söylediğim gereksinimlerden kaynaklanmıyor. Bugünkü tartışmada taraflar ne savunuyorlar? Duruma bakmak gerek. Şimdi, TÜSİAD, büyük sermaye diyelim, gözünü küresel pazara ve öncelikle Avrupa Birliği’ne dikmiş durumda; Avrupa Birliği ile uyum sağlayacak bir anayasa istiyor. Burada aranan şey, klasik iktisadi öncelikle ve siyasi anlamda liberal tüzel bir yapı. Yani rahatça gidelim gelelim, sermayemizle dolaşalım, yatırımımızı yapalım, onlar gelsin yatırımlarını yapsınlar; bunu sağlayacak ve bunun ötesinde bizi sıkmayacak bir anayasa. Büyük burjuvazinin talebi budur. AKP’nin de talebi budur. Diğer bir talebi ise laiklik ilkesinin olabildiğince sulandırılması ve hatta olanağı varsa kaldırılması.
Laiklikle ilgili olarak bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum; bir devlet laikse, o devletin yönetimi altında yaşayanların laik bir ortamda yaşama hakkı olması lazım. Böyle bir devlette cumhurbaşkanının Ramazan’da bir bardak su içmesi haber olmaz. Dolayısıyla laikliği sadece bir başörtüsü, sadece bir din dersi sorununa indirgemek, aslında laikliğin dibini oymak isteyen iktidar çevrelerinin bir oyunudur. Bugün Türkiye’de yeni, demokratik, uygar bir anayasa yapma ortamı olduğunu düşünmüyorum. Tabii ki dileğimiz bu anayasa yerine yeni bir anayasa yapılmasıdır ama bugünkü güçler yeni bir anayasa yapmaya kalktılar ve korkarım ki 1982 Anayasası’nı da arar duruma geleceğiz. Şimdi, sorunuza dönersek, büyük sermaye dedim, AKP dedim. Bunun karşısında ise bunlara karşı çıkma görüntüsü içinde, aslında var olan anayasanın gerici yönlerini savunan gerici güçler de var. Tarafları iyi görmek lazım. Bakıyorsunuz Yargıtay Başkanlar Kurulu bir bildiri yayınlıyor; diyor ki “Anayasa’nın başlangıç kısmının bir kelimesine bile dokunamazsınız.” Şunu gözden kaçırmayalım, özellikle 2001 değişikliği ile gerçekten çok önemli demokratik bir katkıda bulunulmuştur, Anayasaya yepyeni bir anlayış getirilmiştir bu ve demokratik hukuk devletinden yana tutum almak isteyen yargıya çok büyük bir olanak sağlamıştır. Ama ne yazık ki Türkiye’de böyle bir yargı yoktur.
Peki, bu değişikliklerden bahsedince, siz ‘biz anayasa konusunda dünkü çocuk değiliz’ diye başladınız söze ama mevcut durumda mesele bizim ihtiyaç ya da yapılanmamıza göre tarihsel olarak yanlışlığı ortaya çıkmış maddelerin kimi ihtiyaçlara göre değiştirilmesinden çok bir oyun gibi ele alınıyor.
Bir toplum kendisine yeni bir anayasa yapacaksa ya da anayasada köklü bir değişikliğe gidecekse bunu kapalı kapılar arkasında, belli bir tarafın bir metni hazırlaması, ötekilerin önüne koyması biçiminde olmaması gerekir. Önemli olan, üzerinde tartışılacak metnin oluşturulmadan önce temel kurallar konusunda toplumda yaygın bir tartışma olmasıdır. Örneğin laikliği nasıl anlayacağız, demokrasiyi nasıl anlayacağız? Bunlar üzerinde az çok bir görüş birliği sağlandıktan sonra, uzmanlar otururlar böyle bir görüş birliğine uygun bir şeyler yazarlar. Yoksa anayasayı uzmanlar yapmaz; anayasayı yazmak bir uzmanlık işidir ama anayasanın temel eğilimlerini belirlemek bir uzmanlık işi değildir. Dolayısıyla burada bir yanlışlık var; ama bu yanlışlığın esas nedeni de AKP’dir, iktidardır. Cumhurbaşkanlığı seçiminde de gördük. Ülkede en yüce makama gelecek kişinin belirlenmesini başbakana bıraktılar ve başka bir seçenek çıkmasını engelleyecek bir biçimde başbakanın iki dudağının arasından çıkacak adın cumhurbaşkanı olmasını istediler. Hukuk dışı mıydı yaptıkları? Değildi. Sakın beni 367’ci zannetmeyin. Hukuka uygundu ama demokratik siyasi kültüre aykırıydı. Bunu anlatmaya çalışıyorum. Şimdi anayasa hazırlıkları da aynı anlayışla son ana kadar gizli tutuluyor. Bu demokratik bir yaklaşım değil.
Bir de sivil anayasa meselesi var. Bu anayasa yerine “sivil” olanı geldiğinde her şeyin kendinden düzeleceği iddia ediliyor. İdeolojisiz bir Anayasa yapılacağı söyleniyor, her şeyden önce, “devletin ideolojisinin olmaması”, “anayasanın sivil olması”, bunlar kavramsal olarak olanaklı mıdır?
Demokrasiyi asker-sivil çatışmasına indirgemek, bence ilkel bir yaklaşım. Elbette bütün demokratik devletlerde silahlı kuvvetlerin devlet içinde yeri sınırlı ve bellidir. Ama buradan sistematik bir asker düşmanlığı, sistematik bir bürokrasi düşmanlığı, sistematik bir memur düşmanlığı türetmek yanlıştır. Her ülke kendi geleneklerine göre bu ilişkiyi düzenler. Dolayısıyla demokrasiyi bu odak etrafında tanımlamaya çalışma yanlıştır; onun için ben bu sivil sözcüğünü sevmiyorum. Çünkü sivil diyince genellikle devlet düşmanı, asker düşmanı biçiminde anlaşılıyor. Bunu da çok yersiz buluyorum, bu yaklaşım temelinde yanlış bir yaklaşım. Doğru yaklaşım nedir? Bir kere, ‘ideolojisiz’ demek de yanlıştır çünkü demokratik olacaksa, laik devlet olacaksa bu da bir ideolojidir. Dolayısıyla ideolojisi olacaktır devletin. ‘İdeolojisiz olsun’ demek bir kandırmacadır. ‘Sivil olsun’ demek bir kandırmacadır. Ne olsun kardeşim? Açıkça söyle. Nasıl ki laiklik tartışmasının türban meselesine ya da din dersine indirgenmesi esas tartışmayı gözden kaçırmak için yapılan bir oyunsa, bugün bütün tartışmanın ‘ideoloji dışı anayasa’, ‘sivil anayasa’ terminolojisi içinde yapılması da esası gözden kaçırmaya yönelik bir oyundur. Türkiye egemen güçleri bu oyunlarda çok ustadırlar. Örneğin son anayasa değişikliğinde bütün tartışma geçici maddeler üzerinde yürütülmüştür. Haftalarca tartışma geçici maddeler üzerinde yürütüldü ki esas gözden kaçırılsın. Bu oyun Türkiye’de sürekli oynanıyor. Onun için burada çok uyanık olmak gerekir.{jcomments on}