Orhun Demir
Gorki’nin eserleri Rusya’nın devrimci tarihine de ışık tutar. İlk romanını yazdığı 1899’dan itibaren sanatıyla da Çarlık Rusya’sına karşı açık tavır almaya başlamış ve bu nedenle defalarca tutuklandı. 1902’de Lenin’le tanıştı ve ardından Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’ne katıldı. 1917’ye kadar Bolşeviklerle birlikte hareket etti; fakat Ekim Devrimi’nde Bolşevikleri “aceleci” davranmakla eleştirdi. Bundan sonraki süreçte Gorki’nin Bolşeviklerle olan ilişkisi inişli çıkışlı olacak ve yaşamının önemli bir bölümünü yurt dışında geçirecektir. 1936’da yaşamını yitiren bu devrimci aydın ve sanatçının en önemli eserlerinden biri ANA adlı romanıdır.
ANA’da 1905 Devrimi’ni önceleyen mücadeleler etkili bir biçimde kaleme alınmıştır. Toplumcu sanatın en önemli temsilcilerinden sayılan bu eserin her satırında Gorki’nin sınıflar arası mücadelede açık açık taraf olduğu okunur. Sanatını devrimci kişiliğinden bağımsızlaştırmaz; tam aksine sanatını devrimciliğiyle buluşturur. Sanatta tarafsız olmayı erdem sayan küçük burjuva kibrine yapıştırır tokatı…
ANA’da baş karakter sıradan bir emekçi olan Pelage’dir. Devrimci olan oğlunun verdiği mücadeleye çekinerek ve hatta korkarak bakan Pelage bir süre sonra kendini de mücadelenin içinde bulur. Eserde dikkat çeken diğer bir nokta ise Pelage’in yani ANA’nın sadeliği ve sıradanlığıdır. Pelage, burjuva dar kafalılığının algıladığı güçlü, zengin, yakışıklı/güzel kahraman modelinden çok farklı, adeta ona inat çizilmiş bir emekçi karakteridir. Üstelik bu karakter, doğru olduğuna inandığı idealleri uğruna değil; yaşam mücadelesinin getirdiği koşulların sonucu devrimcileşmiştir. Hatta dogmatik geri ideallerinin yaşamın gerçekleri karşısında yavaş yavaş güç kaybettiğini de düşünecek olursak, Pelage’in bizzat insan tarafından yapılan tarihin ürünü olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz. ANA’da başarılı bir şekilde anlattığı bu süreç, Gorki’nin, sadece toplumsal duyarlılıkları olan bir aydın ya da sanatçı olmanın ötesinde Marksist bir aydın ve sanatçı olduğunu da bize gösterir. Bunun dışında sınıf mücadelesinin evrensel karakterine ve şoven milliyetçiliğe karşı da vurgular barındırır. Pelage’in sorusuna yanıt veren bir devrimci karakter şöyle der: “Bizim için milletler arasında ayrı gayrı yok. Yalnızca arkadaşlar var, ya da kardeşlik istemeyen düşmanlar. …Hepimiz aynı ananın, aynı düşüncenin, tüm insanların kardeşliği fikrinin evlatlarıyız…”
Gorki’nin devrimci teorisi ve başarılı sınıf analizleri sadece edebi eserlerinde yer almaz. Aynı zamanda teori çalışmaları içinde de yer verir bunlara. Gorki’nin pek bilinmeyen yönü olan teorisyenliği “Küçük Burjuva İdeolojisi’nin Eleştirisi” adlı eserinde keskinliğini ve netliğini ortaya koyar. Günümüz Marksistlerinin hem teori hem eylem alanında tekrar tekrar bakması gereken bu eserde küçük burjuva ideolojisinin bencil ve kaygan zemini deşifre edilerek gericiliği tescil edilir. Yapılan tespitler o kadar başarılı ve evrenseldir ki, bazı tahliller sanki bugünün Türkiye’sindeki küçük burjuva solculuğuna dair yapılmış gibidir.
Türkiye’de geçtiğimiz seçimlerin hemen öncesi ve sonrasında heyecanlanan Yeni Solcuların geçmiş sosyalist birikim ile köprüleri atmak gerektiğine dair engin fikirlerine ve sınıftan, yaşamdan kaçış uğraşlarına henüz 1920’lerde Gorki’den bir cevap gelir: “…insan “soyut bir şekilde” felsefe yapmamalı, etrafına bakarak, etrafındakileri gözleyerek bunu yapmalı… doğrudan doğruya tecrübeden doğmuş olaylara bakarak yapmalı, bunun için gerçek tarafından sunulan bol malzemeleri kullanmalı. Bundan başka, şunu bilmeli ve hatırlamalı ki, bu gerçek, tarihin kendisi için tespit ve tayin ettiği aşamaları bitirmiş ve “yüzyılımızın büyük eseri”nin gelişmesini çok daha güçlendirmek için “felsefe” alanında çok şey biriktirilmiştir.
Kuşkusuz küçük burjuva her zaman politika yapmaya çalışmaz, bazen de politika yapmaktan kaçınmak için bahaneler üretir. Politika yaparken gösterdiği kibri politika yapmaktan kaçınmak ya da politika yaptığı için her daim pişman olduğunu ısrarla vurgulamak için de aynen sürdürür: “Büyük ve güzel bir yaşama susamışım. Oysa, yaşadığım yaşam öyle cılız, öyle ilgi çekici olmaktan uzak ki. Kasvetli günleri tespih çeker gibi bir bir çekiyorum. Hangi maksatla, nereye gitmek için?” diyen kişi Gorki’ye mektup yazan mutsuz ve umutsuz bir küçük burjuva gençtir. Yaşamın gerçeklerinden bağımsız olarak kafasında kurguladığı dünyayı bir türlü bulamayan bu genç, öyle anlaşılıyor ki bu dünyayı bulamadığı için de son derece üzülmüştür. Zaman ve mekan değişse de küçük burjuvanın umutsuz ve mutsuz tavrı değişmemektedir. Günümüz Türkiye’sinin cumhuriyetçi küçük burjuvaları yaşamın gerçeklerine karşı cumhuriyetin ideallerini gerçekleştirmeye çalışıp bunu bir erdem olarak halka yutturmaya çalıştıklarında; ya da demokrasicilik oynayan “yeni solcu” küçük burjuvalar AB tescilli demokrasilerini halk benimsemiyor diye halka kızdıklarında aynı mutsuz, umutsuz ve pişman tavrı sergilerler. Bu küçük burjuva madalyonunun her iki yüzünde de “kimse beni anlamıyor veya bu ülkede artık yaşanmaz ” türünden apolitik bir ruh hali vardır. Gorki bu ruh halini yerden yere vurur ve der ki: “Kişinin en yüce hakkı”nı aramak, birey için gerekli olan özgürlüğü aramak, yeryüzünde insanlık var olalı beri havaları titreterek bu hakkı aramak; insanların içinde yaşadıkları ve boğuldukları vahşi ve evrensel düşmanlık havasını bir türlü temizleyememiş. Aksine, insanı hayvani bencillik, kendini beğenme, hırs dedikleri pisliklerin kokularıyla iyice zehirlenmekten başka bir şeye yaramamıştır”.
Barışın, bilimin ve sanatın her biçiminin Nobel tescili ile ölçülmesinin basit bir alışkanlıktan öte politik bir seçim olduğu burjuva dünyasında, Maksim Gorki’ye ve eserlerine dönmek yalnızca türlü edebiyat akımları arasında bir tercih yapmak anlamına gelmez. Bu, tıpkı Gorki’nin sanat anlayışında olduğu gibi, yaşamın her alanında politik olma zorunluluğunun da bir sonucudur aynı zamanda.{jcomments on}