Uluğ İlve Yücesoy
İşin en enteresanı ise Al Gore ya da demokratların dillendirdikleri Kyoto Protokolü, Karbon Vergisi, Yeşil Vergiler gibi kavramları ünlü Soros da desteklemektedir. Soros’un “Küresel Karbon Vergisi”nin uygulanmasını savunması acaba nelerle örtüşmektedir? Pazar ekonomisinin bir ideoloji olduğu gerçeğinden yola çıktığımızda, “işletme demokrasisi” ya da “fikir pazarı” gibi kavramların kullanılması kaçınılmazdır.
“Ülkede haksızlık kol geziyor, Tui okulunda da neden böyle olması gerektiği öğreniliyor. Burada geniş nehirler üzerine taş köprüler yapıldığı doğru. Ama bunların üzerinden geçerek güçlüler tembelliğe ulaşıyor, yoksullar ise köleliğe varıyorlar. İyileştirme sanatı olduğu doğru. Ama bir kesim haksızlık yapmak için, bir kesim de onlar için çalışmak üzere yetiştiriliyor. Balık satar gibi düşünce satıyorlar, böylece aklın adı kötüye çıkıyor…”
Brecht, Turandot ve Aklayıcılar Kongresi
Al Gore Nobel Barış Ödülü almış! Demokrat, aydın, Harvard’lı, entelektüel, sanatçı, yönetmen, yazar, çevreci, solcu, Irak işgaline karşı, jan janlı bir de iş adamı yani zengin… Daha başka? Düşünür olmaya da yeter, Süpermen olmaya da, Başkan olmaya da… Daha ne olsun… Yok yok…
Bir zamanların kadın hakları aktivistleri, sendikal haklar savunucuları, Afro-Amerikalıların savunucuları, Vietnam karşıtları, 60ların marihuana içicileri; olmuş birer çevreci! İlk başta kadın hakları savunuculuğuna, aktivistliğe bir de çevrecilik eklenmiş gibi görünse de; aslında Amerika ve dünya ölçeğinde yeni iktidar sujelerinin kendini göstermesinden başka bir şey değildir bu. Ve bu da ilk sinema, basın, entelijansiya yani propaganda araçları ile başlamaktadır.
“Al Gore kimdir” sorusu; Amerika’nın yeni efendilerinin de kim olacağı hakkında kanı sahibi olunmasına sebep olacaktır. Demokrat Parti ile başladığı politik hayatı, Kongre’de senatörlükle devam etmiş olan bu ünlü politikacımız; Kongre’de de 80’lerden itibaren TV, internet, teknoloji gibi konularda aktif olmuş ve internetin genişlemesi ile oluşabilecek sorunlarla ilgili 91’de kanunlaşan Gore Bill adı verilen kanunun çıkmasında etkili olmuştur. Kaldı ki Current TV’nin sahibi olan Al Gore, geri dönüşümü olmayan ürünleri olan Apple Yönetim Kurulu direktörü, Google’da gayrı resmi danışman ve Occidental Petroleum şirketinde yüzbinlerce dolarlık hisse senedi sahibidir. Son olarak da Alliance for Climate Protection’ın kurucu ve hali hazırdaki başkanıdır. Aynı zamanda 2008 seçimlerindeki Demokratların başkan aday adaylarından biri.
Bunların hepsi birer tesadüf elbette ki değildir. 2000 yılında Bush zaferiyle Demokratlar, bir yenilgi yaşasa da; bu bir süreçti ve elbette bu böyle devam etmeyecekti. Bush idaresinin köklerini aldığı Batı ve Güney Amerika güçleri yani savaş ve petrol endüstrisi bir gerileme içine girdi. Kapitalizmin yaşadığı dönemsel krizleri ya da duraklama dönemlerini, “creative destruction” (yaratıcı yokoluş) adı verilen, fikir babası Joseph Schumpeter olan, “innovation” yani yenileşme ve “entrepreneurs” yani girişimciler denen, bu iki kavramın başat olduğu bir süreçle aşacağı hipotezi ile bir reçeteye bağlanmaya çalışılmıştır.
Bush yönetiminin çöküşü, yeni Amerika’nın efendilerine de işaret etmektedir. 8 yıllık iktidarın yıpranmışlıkları, Irak deneyimi, çevre düşmanı politikaları (petrol ve silah sanayisinden destekli olduğundan dolayı); karşısında yepyeni söylemleri olan çevre ile dost, Irak Savaşı karşıtı, aydınlık yüzlü, sofistike tarzları olan, Move on gibi kitle hareketleri ile destek kampanyaları yaratan (Move on Hareketinin Türkiye’deki müttefikleri ise, Su Hareketi ve Genç Siviller’dir) (http://www.bulusmaforumu.org/) bir siyasi güç çıkmaktadır. Çünkü bu yeni ekonomik ve politik gücün emek, iş hukuku, ulusal yasalarla fazla bağlantısı yoktur. Çalışanları çok iyi eğitim almış, yüksek ücretli ve “elit” denebilecek bir yapıya sahiptir. Bu şirketlerin klasik arz yönlü iktisat kuramının asli ve de tali unsurları ile bağlantısı olmayıp sendikal haklar, klasik iş hukuku kavramları ya da çalışma ve endüstri ilişkilerinden kaynaklanan sorunları yoktur. Hollywood-Wall Street-Silikon Vadisi üçlüsünün artık çok önemli bir ekonomik güç olması ve dolayısıyla da siyasi güce dönüşmesi, demokratların da gözlerini bu güç merkezine döndürmesine sebep olmuştur. Silikon Vadisi-Wall Street ve Hollywood üçlüsünün önlenemez yükselişi, yeni sponsor arayışındaki demokratlara oldukça cazip gelmiş ve bu yeni ekonomik gücün siyaseten de çeşitli alanlarda dillendirilmesine sebep olmuştur. Orta halli bir Amerikan vatandaşının yaşadığı sosyal, politik, ekonomik sorunlardan çok uzak olan bu “Üçlü Çete”nin dümensuyuna giren demokratların da iş güvenliği ile ilgili söylemleri yerine, ortalama bir Amerikalının bile gündelik sorunlarıyla alakası olmayan kavramlar ön plana çıkmıştır. Hâlbuki Amerika’da zenci sorunu, cinsiyet ayrımcılığı, sosyal güvencesizlik, WASP, evsizler ve daha birçok sorun yerinde saymakta ve daha da büyümekte iken yeşil vergiler, karbon vergisi gibi ilginç tüketim vergileri çıkmaktadır. Sinema dünyası, düşün dünyası, basın ve her çeşit üretim dışı sektör de yeni efendilerin propagandasına amade olmuşlardır.
İşin en enteresanı ise Al Gore ya da demokratların dillendirdikleri Kyoto Protokolü, Karbon Vergisi, Yeşil Vergiler gibi kavramları ünlü Soros da desteklemektedir. Soros’un “Küresel Karbon Vergisi”nin uygulanmasını savunması acaba nelerle örtüşmektedir?
Pazar ekonomisinin bir ideoloji olduğu gerçeğinden yola çıktığımızda, “işletme demokrasisi” ya da “fikir pazarı” gibi kavramların kullanılması kaçınılmazdır. Amerika ve dünya ölçeğindeki sistemin, pazar ekonomisi ideolojisine göre formatlanmasından dolayı, aydın ya da düşünür olmak artık pek bir şey ifade etmemektedir. Apple Şirketi Yönetim Kurulu Başkanı olan Al Gore ya da Oxy Petrol Şirketinde hissesi olan bu şahıs ve bu şahsın temsil ettiği ideoloji, sanatın ve düşüncenin de pazarını yaratmaktadır. Bir şahıs ki düşünün hem iş adamı, hem yazar, hem yönetmen, hem de Nobel Barış Ödülü sahibidir.
Öyle bir oyundur ki şu olanlar, sadece aktörler ve de aktrislerin değişeceği ama oyunda emeği geçen, alınteri döken perde arkasındaki sendikasız set işçilerinin ve de oyunu izleyenlerin hep aynı kalacağı bir temsildir. Ve yönetmen aynıdır; perde arkasındaki Gölge Parti, Amerikalıların deyimi ile Shadow Party.
Hem işadamı, hem yönetmen, hem düşünür, hem de Barış Ödülü sahibi! İş adamı; kârı nereden dersiniz? İnternet, Nasa, teknoloji şirketlerinden. Neyin, hangi düşüncenin dillendiricisi? Soros’un bile desteklediği Küresel Yeşil Vergilerin dünya çapında uygulanmasının dillendiricisi. Kapitalist ülkelerin alım güçleri sayesinde dörtnala tüketim vergilerini ödeyebildikleri dolayısıyla daha çok gelişecekleri ancak ezilen ülkelerin ise alım güçsüzlükleri yüzünden tüketme haklarının olmadığı, endüstrileşme, gelişme gibi haklarının da ellerinden alınacağı bir sistem... Kaldı ki küresel verginin toplanması, küresel bir siyasi güç ve yönetimle olacaktır ki bu gücün nerede olacağı ve nasıl işleyeceği en azından şimdilik belirsiz bırakılmıştır. Yoksa Amerikan yönetim sistemi referanslı dünya çapında adem-i merkeziyetçi yapılar sayesinde mi? Yani küresel bir köy olarak mı?
Hangi filmin yönetmeni? “Uygunsuz Gerçek”. Silicon Valley’in birdenbire “Dünyayı Kurtaran Adam” olduğunu iddia ettiği Al Gore; Amerikan halkının bile beklentilerinden uzak klasik endüstri ürünlerini ekarte edecek yeni ürünler tasarlayan, üreten ve de üretmek isteyen Silikon Vadisi’nin sözcülüğünü yapmaktadır. Kapitalist ülkelerin daha çok tüketebildikleri ancak geri bıraktırılmış ülkelerin ise alım güçsüzlüklerinden dolayı endüstri faaliyetlerinin sınırlandırılması ve Silikon Vadisi çıkışlı yeni ürünlerin dünya pazarını ele geçirmesi...
Ve de hangi ödülün sahibi? Nobel Barış ödülü… İsveç’teki Nobel Vakfı tarafından verilen bu ödül, oldukça ironik bir geçmişe sahiptir. Bu ödül, dinamitin mucidi, yaşadığı dönemde 90 silah fabrikasının ve Bakü Petrolleri’nin sahibi olan Alfred Nobel adına verilmekte olup; anavatanı olan ülke de dünyanın en büyük silah üreticilerinden biridir. 1980’lere kadar Asyatik bir halk olan Lapon’lara sistematik biyolojik-soykırım uygulayan İsveç’te Nobel Barış Ödülü Al Gore’a layık görülmüştür.
Aktörlerin ve de aktrislerin değiştiği, rejisörün aynı olduğu bu temsilde bir de ödül şarttı. Peki bu ödüle kimler aday oldu? Hitler’den tutun da Enver Sedat’a, George Bush’tan Tony Blair’e, Hamid Karzai’ den Carter’a... Kimisi ödülü aldı kimisi elendi... Bush aday gösterildi ama kısmet Al Gore’unmuş. Layık görülenler bu şahıslar. Layık görülmeyenler ise: Rosa Luksemburg, Jean Jaures, Liebknecht, Lenin... Yelpazeye bakınca ödüle uygun bulunmamak bir namus ölçütü gibi görünmüyor mu? Ne oyun ama… Yasaklı adam halen şehirden uzakta…{jcomments on}