‘Piyasa toplumunun bildiğimiz anlamda bir toplum olabilmesi mümkün müdür’ sorusu ciddi bir sorudur. Ben buna olumlu bir yanıt verilebileceği kanısında değilim. Bu mesela bir cemaatler konfederasyonu şeklinde düşünülürse olabilir. Yani toplumsalın parçalandığı bir şey olarak düşünülürse bu olabilir.
Günümüzde yoksulluk, üzerine pek çok şey söylenen bir olgu. Sizce kapitalist sistem yoksulluğa nasıl bakıyor?
Yoksulluk sorunu neden güncelleşti dünyada? Basit bir irdeleme sorusu bu. Bununla başlamak lazım çünkü yoksulluk olgusu kapitalizmin belli dönemlerinde ön plana çıkıyor ve güncelleşiyor. Yoksulların sayısı arttığı için yoksulluk sorunuyla hem akademi hem uluslararası kurumlar ilgilenir hale geldi demek zor. Bugün yoksulluğun neden tartışıldığını yanıtlayabilmek için kapitalizmin tarihi içerisinde yoksulluğun güncelleştiği evrelere bakılması gerekir. Bu evrelerde üç şeyin ön plana çıktığı söylenebilir: Birincisi; toplumun kurucu ilkelerinin yeniden şekillenmesine bir müdahale oluyor. ‘Toplumsalı hangi ilkeler etrafında kuracağız?’ sorusu üzerinde yürüyen bir kavga var, bir sınıf mücadelesi var. Buna yönelik bir müdahale içeriği taşıyor. İkincisi ve daha önemlisi ise işgücü piyasasının yeniden yapılandırılmasını sağlamak. Üçüncüsü de kapitalizmin meşruiyet sorunu tabi… Özel mülkiyet rejimi olan kapitalizmin, yoksulluk sorunu etrafında ortaya çıkan sosyal politika uygulamalarıyla kendisine bir meşruiyet kazandırma gayreti içerisinde olduğu söylenebilir. Şimdi birinciye geri dönecek olursak; yoksulluğun güncelleştiği evrelerin, hızlı toplumsal dönüşümlerin olduğu mevcut toplumsal ilişkilerin mevcut biçimlerinin çözüldüğü ve yeniden inşa probleminin ön plana çıktığı evreler olduğu söylenebilir. O evrelerde yoksulluk adı altında izlenen sosyal politika uygulamalarıyla toplumun kurucu prensibi konusunda bir müdahale gerçekleşmiş oluyor. Burada Dünya Bankası’nın koordine ettiği, yürüttüğü yoksullukla mücadele stratejisinde açık bir tercih ortaya konmaktadır. Bu açık tercih de esas olarak iki unsura yaslanıyor. Dünya çapında da öyle, yani sadece ülkemize özgü değil. Birincisi ortak paylaşılan alanların ve varlıkların tümüyle tasfiye edildiği o anlamda kamusallığın tümüyle ortadan kalktığı bir toplum inşası modeli hedefleniyor. Adalet ve Kalkınma Partisi son hükümet programında ‘piyasa toplumu kurmayı amaçlıyoruz’ derken de aynı hedefi gösteriyor. Polanyi’nin ünlü sözleriyle “piyasa ekonomisinin işleyebilmesi toplumun piyasalaştırılması ile mümkündür”…
Dünya Bankası ve benzeri kuruluşların yürüttüğü yoksullukla mücadele programlarının yaslandığı ikinci bir unsursa, toplumsalı parçalamak ve görebildiğimiz kadarıyla daha çok etnik ve dini aidiyetler temelinde bir tür cemaatler konfederasyonu hedefleniyor. Burada aslında bir anlamda kapitalizm, bir olanaksızı da gerçekleştirmeye çalışıyor. ‘Piyasa toplumunun bildiğimiz anlamda bir toplum olabilmesi mümkün müdür’ sorusu ciddi bir sorudur. Ben buna olumlu bir yanıt verilebileceği kanısında değilim. Bu mesela bir cemaatler konfederasyonu şeklinde düşünülürse olabilir. Yani toplumsalın parçalandığı bir şey olarak düşünülürse, bu olabilir.
Açların ve yoksulların sorunlarının çözümü diye ön plana konan politikalarla aslında işgücü piyasası yeniden düzenleniyor: Çalışabilir olanlarla çalışamaz olanları birbirinden ayırarak, çalışabilir olanları piyasaya, yani bireysel sözleşme alanına bırakıp, sosyal politikanın hedef nüfusunu çalışamaz durumda olanlarla sınırlamak. Bu sözünü ettiğim kapitalizmin tarihi boyunca belli evrelerde yoksulluğun ön plana çıkması çerçevesinde gözlenen temel kapitalist ilkedir. Yani söylemeye çalıştığım, işçi sınıfını çalışabilir ve çalışamaz diye bölüp, çalışamaz olanları yoksul olarak adlandırmak ve sosyal politikanın hedef nüfusu olarak bu kesimi göstermek. Oysaki geleneksel sosyal politika öğelerinin odağında, bunun tam tersi olarak, çalışabilir konumda olanlar vardır. “Onlar işveren karşısında güçsüz konumdadır, bireysel sözleşme söz konusu olduğunda onları koruyucu ve güçlendirici politikalar geliştirmek gerekir” diyen geleneksel sosyal politika anlayışının değiştiğini görüyoruz
Çalışma alanında tanımlanmış sosyal politikanın, çalışma yaşamı dışında yeniden inşası diyebilir miyiz buna?
Tabii tabii. Sosyal politika hayırseverlik faaliyetinden modern anlamda bir sosyal politika içeriğine, tam da çalışma yaşamını odağına alarak gelmiş iken yeniden bir tür hayırseverlik faaliyetine dönüşüyor. Sosyal politikanın paradigması değiştiriliyor. Sosyal politika, sadece sınıf dışına düşmüş işçi dahi olamayacak durumda olanlara dönük olarak uygulanmak isteniyor. Yeni sosyal politika yaklaşımı işçi sınıfının bir anlamda kolektif varlığını zayıflatan öğeleri içinde barındıran bir kapsama sahip, denilebilir. Artık sosyal politika uygulayıcıları açısından, önemli olan işçilerin fon sahibi biri olup olmadığı… Sosyal güvenlik fonuna katkı yaptığın zaman ancak yararlanabiliyorsun ondan. Dolayısıyla o katkı yapanın işçi olması ya da olmaması bir şey ifade etmiyor. Sosyal yurttaşlık çözülüyor piyasa toplumu sloganı etrafında adi ticari sözleşmeden ibaret “bir aradalık” oluşuyor ve burada düşkünleşme bunun çok doğal bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.
Yeni yoksullaşma ve mülksüzleşme süreçleriyle birlikte ortaya çıkan kitleleri, sınıf mücadelesinde nereye koymak gerekir? Bunlar, ortodoks perspektiflerden görüldüğü gibi sanayi proletaryasının taleplerini aşağıya çeken gerici unsurlar mıdır? Yoksa bu kitlelere ilericilik atfedilebilir mi?
Marks’ın; hırsızlık yapan, dilencilik yapan, bedenini satan toplumsal kesimleri işçi sınıfının safrası olarak nitelediği bazı betimlemeleri var. Bu kitleler için “yedek sanayi ordusunun da dışında”, “sınıfın tortusu” gibi tanımlamalar yapıldı ve bunların politik olarak gerici manipülasyonlara açık bir kitle olacağı kanısı oldukça yaygın. Ama ben öyle düşünmüyorum. Şundan dolayı; birinci olarak, mülksüzleşme, yoksullaşma ve işçileşme arasındaki mesafe çok kapandı ve esas olarak nakit para gereksinimine tümüyle dayalı bir gündelik yaşam mülksüzler açısından belirleyici hale geldi. Nakit parayı temin etmek yolu da ücretli olarak istihdam edilmekten geçiyor; ama o da öyle kolay olmuyor artık. İkinci olarak da, günümüz kapitalizminin özelliği gereği, hem istihdam alanlarının daralmasını hem atipik istihdam formlarının gelişmesini ve güvencesiz çalışmanın yaygınlaşmasını ve sermayenin ciddi bir işgücü piyasası denetimi olarak gördüğü işsizliğin artmasını gösterebiliriz. Çalışmanın güvencesizleşmesi ve gündelik yaşamın nakit paraya tabi olması, günümüzdeki yeni işçi sınıfının ana karakteristiği olarak ortaya çıktı. Bunlar sanıldığı ve söylendiği gibi ‘sınıfı parçalayan, sınıf içi ayrılıkları derinleştiren’ parametreler değil, sözünü ettiklerim tam tersine ortak bir kader olarak gündelik yaşamın ana koordinatlarını ortaya koyan parametrelerdir. Bazı sosyal bilimciler, istihdam düzeylerindeki çeşitlenmeye ve statülere bakarak ‘sınıf parçalanıyor’ diyor. İstihdam türlerinde müthiş bir çeşitlenme oluyor ama hangi istihdam türüne dahil olursa olsun ve hangi vasıf düzeyinde olursa olsun tüm istihdam aynı zamanda müthiş bir güvencesiz kalıba oturmuş vaziyette. Yani, artık en yüksek vasfa sahip işgücü bile güvenceli değil. Bu anlamda ‘merkez işgücü-çevre işgücü’ şeklindeki ikili işgücü piyasaları analizleri ve “işçi aristokrasisi” tezi günümüzde geçerliliğini yitirdi.
Hala bazı sendikalarımız böyle bir sanı üzerinden kendi varlıklarını idame ettirmeye çalışıyor olabilir. Göreli olarak yüksek ücret alan ve güvenceli üyelerine yaslanarak, bir anlamda işçi sınıfının bütününün çıkarlarını değil de kendi üyelerinin çıkarlarına, menfaatlerine odaklanarak kendi varlığını sürdürmeye çalışıyor olabilir. Bir dönem bunu DİSK başkanı çok veciz ifadelerle söylemişti. Hatırlarsanız; “İşverenin çıkarı bizim de çıkarımızdır.” demişti. Yani bazı sendikalar bir tür mikro korporatizmden medet umuyor. Ama sermayenin buna da tahammülü yok aslında. Sermaye, bilgisayar mühendisliğini bir kenara bırakacak olursak, ayrıcalıklı, güvencesi tam, yüksek ücretli, yüksek vasıflı bir işgücüne gereksinim duymuyor. Yani emekçilerin ortak kaderi güvencesizlik olarak çıkıyor karşımıza. Üstelik bu durum sadece işçi sınıfı için değil, Marksist literatürde “yeni küçük burjuvazi” olarak niteleyebileceğimiz, ücretli ama yönetsel pozisyonlarda yer almayan, yüksek eğitimli, vasıflı, yüksek ücret alan kesimler için de geçerli. Onların daha önceden var olan meta dışı yaşam alanları metalaşıyor; çalıştığı şirketin onlara sunduğu çeşitli olanaklar ortadan kalkıyor. Dolayısıyla emeğin toplumsal yeniden üretimi tümüyle ücrete tabi hale geliyor. Bu güvencesizleşmeyle de birleşince ortak kaderin bence koşulları oluşuyor. Yani şu Cumhuriyet mitingleri konusu hep tartışıldı ya ‘Burjuvazi mi yürüdü, orta sınıf mı yürüdü?’ diye, orada bence bir sınıf analizi yapılacaksa ana motif buydu. Bizim geleneksel adlandırmamızla, Poulantzasvari bir adlandırmayla ‘yeni küçük burjuvazi’ dediğimiz kesimin bir anlamda proleterleşiyor olmasının sonuçlarıydı diye de değerlendirebiliriz o mitingleri.
Şimdi küçük burjuva proleterleşiyor, köylülük büyük ölçüde çözülüp nakit paraya tümüyle bağlı bir yaşama mahkum oluyor, nakit parayı elde etmenin en uygun yolu olarak ücretli istihdam olanakları görülüyor ama o da kolay değil; orada da güvencesiz çalışılıyor. Bu durum, işçi sınıfının bütüncül çıkarlarının salt ideolojik motiflerle değil gündelik yaşamdaki somut deneyimlerle ifade edilebileceği bir zemini bize gösteriyor.
Dolayısıyla ben tam tersine günümüz kapitalizminin işçi sınıfını parçaladığı ve heterojenliği derinleştirdiğini değil, tam tersine homojenize ettiğini düşünüyorum. Ama bizim kafalarımız istihdam türlerindeki farklılaşmaya çok takılıyor. Hangi istihdam türünde olursak olalım hepimiz ortak bir kaderi paylaşıyoruz. Hepimiz güvencesiziz. Hepimiz yarın işsiz olabiliriz. Ve bunu bize dayatan bir sermaye mantığı var. O da çalıştığımız firmanın karlılık ve rekabet edebilirlik gereksinimi tarafından belirleniyor. İşsiz de aynı kaderi yaşıyor. O da o firmanın karlılık ve rekabet edebilirlik önceliği gözetildiğinden işsiz kalıyor. Sonuç itibariyle, kafaların çok fazla farklılıklarda, ayrılıklarda olduğu bir dönemde, analitik önceliklerin homojenize eden dinamiklere verilmesinin siyaseten daha doğru olduğunu düşünüyorum. Hem gerçekliğin tespiti hem de politik mücadele açısından bunların farkında olmak önem arzediyor.
“STK’lar elitist ve demokratik olmayan bir projenin asli unsurlarıdır”
Yoksulluk olgusunun bir ölçüde de STK’lar bünyesinde çözülmeye çalışıldığını görüyoruz. Dünya kapitalizminde STK’lara biçilen rol nedir sizce?
STK, literatürde devletin tersiymiş gibi tanımlanır: Devlet değdiniz şey hantaldır, devlet dediğiniz şey kapalı bir kutudur, devlet dediğiniz şey despotiktir, bürokratiktir, pahalıdır. Oysa STK değdiniz şey cevvaldir, ataktır, sorun çözer, açıktır, demokratiktir… Burada ilginç olan şey şu: İlk olarak 1968’deki yeni toplumsal hareketler ve oradaki yeni sol anlayışlarla ortaya çıkan STK’cılık anlayışı, aynı zamanda kapitalizmin getirdiği refah rejimini ve onun getirdiği “sabah sekiz akşam beş” mesaisiyle ifade olunan toplumsal standartlaşmaya da karşı çıkışı ifade ediyordu. Yani eleştiri soldan geliyordu. Ama 1970’lerden sonra bu konuda inisiyatif yeni sağa geçti. Böylece, yeni solun niyetinden bağımsız olarak, 68’in refah devleti eleştirisi 70’lerin ortalarında inisiyatif alan yeni sağın refah devleti eleştirisiyle örtüşmeye başladı. Sonra bu soldan eleştiri yapanların bir kısmı yeni sağa da eklemlendi. Yani hegomonik olan yeni sağ oldu, bunu demek istiyorum. 1990’lardan itibaren ise, sivil toplumculuk çok yaygınlaştı, uluslararası boyut kazandı. Özellikle merkez ülkeler çevre ülkelerle ilişkilerini kurarlarken, devletler yerine STK’ları tercih etmeye başladılar. Yani örneğin Türkiye’de artık Amerika doğrudan devletlerarası ilişki hukuku üzerinden değil de, diyelim TESEV vakfı üzerinden birçok şeyini yürütüyor konuma geldi. Dünya Bankası’nın azgelişmiş ülkelere aktardığı kaynağın, neredeyse yarısı STK’lar üzerinden akmaya başladı. Bu çok yeni bir olgu…
İşte bu noktada bir de “yönetişim” esprisi ortaya çıktı. Akredite olmuş, yani düzenin parametreleri içerisinde yer alan, onlardan onay görmüş STK’lar her düzeyde inşa edilen yönetsel mekanizmaların parçaları haline de geldiler. Hükümet dışılık da artık kalktı. Lokal, bölgesel, ulusal veya ulusüstü her düzeyde oluşan her yönetsel yapıda akredite olmuş bir STK iktidar ortağı olarak kendini göstermeye başladı.
STK’lar Birleşmiş Milletler bünyesinde uzun süreden beri bulunur. Ama eskiden tavsiye niteliğinde görüş bildirirlerdi; fakat 90’larla birlikte neredeyse devletlerle eşit statüye geldiler. Tabii ki her STK için aynı durum geçerli değil. Akredite olmak burada önem kazanıyor. Şöyle ki, Birleşmiş Milletler’in onayını alan STK’lar devlet gibi hareket ediyorlar. Yani bir anlamda, tanımının aksine, hükümet-dışı kuruluş olma vasfını yitiriyorlar.
Aslında her yönüyle kamusal ve siyasal olan bir mekanizmayı işletiyorlar. Öyle mi?
Tümüyle, tümüyle. Bununla birlikte iç işleyişinize baktığınızda sendikalar gibi de değiller. Üyeleri seçimlerle belirlenmiyor. Dolayısıyla zamanın ruhuna uygun bir özellik arz ediyorlar; zamanın ruhu derken de yeni elitten söz ediyorum. Elitizm dünya çapında güçleniyor. Bütün bu ulusüstü oluşumlarda, elitizm kendini gitgide daha güçlü hissettiriyor. ‘Yığınlar bilemez, bilen bir avuç bilgiye sahip olan elit, bunlar yönetir’ anlayışı yeniden güçleniyor. Bu bağlamda STK’lar küresel elit oluşumunun önemli ayaklarından biri olarak işlev görüyorlar. Sonuç olarak söyleminin tam tersine, ki söylemlerinde bürokratizm karşıtlığı vardır, hiç demokratik olmayan, son derece elitist bir projenin asli unsuru olarak yeniden şekilleniyorlar.{jcomments on}