Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Medyanın temiz yüzü: Çölaşan gerçekleri anlatıyor

 

Haluk T. Canatay

10 Mart Çarşamba sabahı Hilton’a gittim. Ertuğrul kral dairesinde kalıyormuş. Hayatımda ilk kez kral dairesi görüyorum. Söze başladı, “Ben aslında gazetecilik yapmıyorum biliyor musunuz!” “Ya ne yapıyorsun?” “Ben cambazım, cambaz. Benim zamanımın ancak %20’si gazetecilikle geçiyor, %80’i cambazlıkla geçiyor.

125174Kıymetli okurlarım bilirler ki, Haluk T. Canatay her zaman meslektaşlarıyla dayanışmaya özen gösterir. Bizim Emin’in minik kuşu ağlaya ağlaya gelip, “Haluk T. Canatay abi, Aydın Doğan bizim çok affedersin İ. Melih’imize tekmeyi bastı” deyince içimi bir üzüntü kapladı. “Yahu,” dedim “minik kuş, bugünün geleceği belliydi. Bilmez misin Türkiye Türklerin, medya ve Petrol Ofisi Doğan’ların, Doğan Music ise damat Saatçi’nindir? Şimdi ben size nasıl yardımcı olabilirim? Emin abin, gazetenin verdiği ciple, korumalarını benden isteyecekse baştan söyleyeyim ben o cipin benzin parasını bile veremem.” Minik kuş bozuldu, “aşk olsun Haluk T. ağabeycim, biz senden cip mi istedik, gazeteci dayanışması talep ediyoruz. Aydın Doğan’ın şu hareketi bizi Ilıcaklar’ın Tercüman’ına muhtaç hale düşürdü. Daha dün ‘Akai’leri herkese takayi’ diye dalgamızı geçtiğimiz ana-oğul Ilıcak tutmuş ‘hepimiz Çölaşanız’ yazan poster dağıtmış. Destek mi veriyor, dalga mı geçiyor anlayamadık.” Akai esprisi yüzünden hafif bir tiksinme geldiyse de, şu acılı gününde ses etmeyeyim dedim, içime attım. Zoraki bir gülümsemeyle, “minik kuşçuğum, sen uç Emin ağabeyine söyle gelsin bir röportaj yapalım. Hem o rahatlasın, maazallah içinde tutarsa dert olur içi çürür, hem de Türk okuru gerçekleri bir güzel öğrensin” dedim. Minik kuş sevine sevine uçtu, abisini aldı getirdi. Bu aylık köşemden mahrum bıraktığım tüm okurlarımdan özür diler, aşağıdaki röportajı ilginize sunarım. Sorular Haluk kulunuza, cevaplar kelimesi kelimesine büyük Türk büyüğü Emin beye aittir.

Emin’ciğim seni tanımayan yoktur ama gene de adettendir, kendini kısaca tanıtsan.

Dedem Emin bey veteriner yüzbaşı idi, Abdülhamit döneminde Fizan’a sürülmüş. Büyük Sahra’yı aşıp, Fizan’a ulaşmaları bir felaket. Bir ayı aşkın sürede varıyorlar, büyük susuzluk çekiyorlar. Çölü geçerken develerin çişini içiyorlar. Soyadımız Çölaşan, bu çölleri geçme olayından geliyor.

Demek ki deden soyadı alırken bir çılgınlık yapsa Çişiçen de olabilirmiş, Allah korumuş. Düşünsene polemiklerde sana çölajanı diyenler ne kadar sevinirdi.

Annemin babası, dedem hukukçu Refik Şevket İnce, vatan millet yolunda ayrı bir mücahit. Atatürk döneminde milletvekilliği yapıyor. Demokrat Parti kurucularından, ilk Menderes hükümetinde Milli Savunma Bakanı. Fakat yıllarca birlikte olduğu Menderes’in gidişini beğenmiyor. Menderes’e yazdığı bir mektup elimde. En güçlü olduğu dönemde ülkenin başbakanı ile tartışmalara girmeyi ve partiden dışlanmayı göze almış. Babam Prof. Dr. Umran Emin Çölaşan, Türkiye’de meteoroloji alanında uzmanlaşmış ilk kişi. 14 yıl genel müdürlük yaptı, kuruluşuna siyaset sokmadı. Şimdi Emin Çölaşan’ın genlerini düşünün!

Hakikaten Emin’ciğim ben de hep düşünürdüm, bu nasıl bir adam böyle diye. Genlerini öğrenince her şey yerli yerine oturdu. Ama yerimiz dar, şimdi Hürriyet’teki yıllarına gelelim.

Hürriyet’te yıllarımız çok iyi geçti. Taa ki, AKP iktidar olana kadar. Patron iyi adam. Hoşgörülü, mütevazı, şakacı. Çok düzgün bir ailesi var. Eşi saygın bir hanım. Dört kızı da öyle. Kızlar Doğan Grubunun çeşitli kurumlarının başında.

Emin’ciğim bak, minik kuş geldi, “Doğan bizim İ. Melih’imize tekmeyi bastı” dedi. Ben de halk bu olayın iç yüzünü öğrensin diye sana köşemi verdim. Aydın beyin ne kadar iyi bir insan olduğunu 20 yıldır anlatıyordun zaten, Aydın Doğan artık patronun değil. Şimdi başka şarkılar söylemek zamanı Emin’ciğim.

Patronun eli epeyce sıkı. Gazeteyi alır almaz ilk işi, çalışanları sendikadan istifa ettirmek oldu. Genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök. Herkes gibi onunla da aramız çok iyi. İyi gazetecilik yapıyorum, onlar mutlu, ben mutlu. Koalisyon hükümetleri döneminde patronun arası bir partiyle bozulursa mutlaka ötekiyle iyi oluyor ve bu yolla işleri aksamıyor. Sadece AKP dönemini anlatacağım, çünkü her şey o zaman başladı. Çok şeyler o zaman değişti. Türk basın tarihine geçecek kara olaylar AKP döneminde yaşandı.

Sen öyle diyorsan öyle olsun Emin’ciğim. Demek her şey AKP döneminde yaşandı, ondan önce Doğan medyası harika gazetecilik yapılacak bir yerdi de biz bilemiyorduk. Tam tarih ver bari, ne zaman bozuldu bu işler.

Eylül 2003. 10 aylık AKP dönemi var. Patron İstanbul’a çağırdı. İlk sözlü fırçayı orada yedim. Bunu daha niceleri izleyecekti. 2003 yılı böyle geçti. Ertuğrul yazılarımla oynamaya başlamıştı. Arkadan vuruyordu. Çünkü suyun başındaydı. Ben yazımı İstanbul’a geçtiğim anda onun önüne gidiyor, o da üzerinde oynama yapıyordu. Bazen beni arıyor, hele yazımda başbakan, maliye bakanı ve hükümete eleştiri varsa pazarlık yapıyordu. “yav şu cümleyi çıkaralım, bu şöyle olsun, sana arkadaşça yalvarıyorum” gibi sözlerle gönlümü alıp beni razı etmeye çalışıyordu. Bazısını kabul ediyordum, bazısını etmiyordum. Böyle tuhaf ve çirkin bir ilişkiye girmiştik. Şubat 2004, Ertuğrul odama geldi. “Senden ricam iki-üç ay hükümetle ilgili bir şey yazma. Bu Aydın beyin de ricasıdır. Sen biraz frene bas. Keyfimize bakalım. Paramız iyi, maaşımız iyi, rahatımız yerinde, niye kendimizi sıkıntıya sokalım.” Anlaşamadık, frene basmamı istiyorlardı, bassam bile yetmiyordu. Gerilim sürüyordu. 10 Mart Çarşamba sabahı Hilton’a gittim. Ertuğrul kral dairesinde kalıyormuş. Hayatımda ilk kez kral dairesi görüyorum. Söze başladı, “Ben aslında gazetecilik yapmıyorum biliyor musunuz!” “Ya ne yapıyorsun?” “Ben cambazım, cambaz. Benim zamanımın ancak %20’si gazetecilikle geçiyor, %80’i cambazlıkla geçiyor. Karşımda patron var, kızları var, damadı var. Hangisine dert anlatacağımı şaşırıyorum. Yediğim fırçaların haddi hesabı yok.” Aynı gece. 10 Mart Çarşamba. Aydın bey de Ankara’ya gelmiş. O gece Laila’da hep birlikte yemek yedik. Bir ara kulağıma eğildi ve yarın sabah gazeteye gelip benimle konuşacağını, hem de tavla oynayacağını söyledi. Sabah gazeteye geldim. Aydın bey doğrudan odama geldi ve hemen konuya girdi. “Ben senin hem arkadaşın, hem abin, hem de patronunum. Bugün seni biraz uyarmak istiyorum. Sen akıllı adamsın, iyi gazetecisin, yıldız gazetecisin. Arada sırada hükümeti öv. Ne sorunun var? Para sorunun varsa vereyim. İstersen maaşına zam yapayım. Sonuçta sen yıldız gazetecisin.” “Ben sizden bugüne kadar hiç para istedim mi?” “İstemedin.” “Ne verdinizse siz kendiliğinizden verdiniz. Bu hakkınızı da unutmam. Hakkınızı helal edin. Benim sorunum yazılarım makaslanıyor.” “Eeee, makaslanır. Ertuğrul’un hakkıdır makaslamak.” “Ama şu AKP dönemine kadar böyle şey olmamıştı. Belçika’dan yazan biri Cumhuriyet rejimiyle, Atatürk’le alay ediyor ama onlara dokunan yok. Onlar aynen giriyor. Makaslanan tek yazar benim.”

Aydın bey ne dedi sen öyle deyince?

“Ben o yazıları okumam. Ben gazetelerimde çıkan çoğu yazıları okumam. Onun için ne yazdıklarını bilmiyorum”

Adam da haklı aslında, tüm köşe yazarlarını okumaya kalksa başka iş yapacak zaman kalmaması bir yana ruh sağlığı tehlikeye girer. Aydın Doğan bana gelip “Hürriyet’i sana vereceğim ama Hadi Uluengin’in yazdığı her şeyi baskıya girmeden sen okuyacaksın” dese inan koşarak kaçarım. Neyse Emin’ciğim sözünü kestim.

Aydın bey, “geç bakalım Emin tavlaya” dedi. Kafam zaten bozuk. İki partide de yenildim. Odamda konuşmaya devam ettik. “Aydın bey, ben düşündüm, şimdi seçim öncesinde sizi sıkıntıya sokmak istemem. Ben bir süre izin yapayım, siz de hiç değilse seçime kadar rahatlayın.” “Peki o zaman, al karını da yanına, seni tatile göndereyim.” “Aman Aydın bey, bu Mart soğuğunda nereye gidilir tatile! Ben Ankara’da olurum. Her gün gazeteye gelirim,  sadece yazı yazmam.”

Hatırlıyorum ben olayları. Hürriyet’e tepki yağmıştı.

Olanlar anlatılacak gibi değil. Türkiye’de yer yerinden oynuyor. Bir gazetecinin başına gelenler, toplumu ilk kez böylesine sallıyor. 17 Mart Çarşamba, Ertuğrul sabah erkenden aradı: “Gazete yara alıyor. Artık yazmaya başla.” 19 Mart Cuma günü yazım çıktı. Yine binlerce kutlama mesajı, odama gönderilen yüzlerce çiçek. Mart 2004 tarihinde yaşadığımız olay sonrasında Aydın Doğan bana küstü. Nedenini, suçumu ve hatamı bugüne kadar anlayabilmiş değilim.

2007 yılına geldiğimizde durumlar nasıldı?

2007 yılında genel manzara şöyle. Gazetenin hiçbir çalışanında yıllardan beri heves, istek, kurumuna karşı gönül bağı yok. İstisnasız herkes durumundan yakınıyor. Bir yanda yüzlerce trilyon kâr eden yönetim, öbür yanda çalışanları en düşük maaşla kullanıyor. AKP’nin hoşuna gitmeyecek haberler çoğunlukla çöpe atılıyor. Elleri değdikçe adam çıkarıyorlar. Herkes sövüyor, herkes yakınıyor. Aydın bey artık eski Aydın Doğan değildi. Suyumun iyice ısındığını, kovulacağımı Hürriyet İstanbul’daki arkadaşlar bana söylemişti. İnanmamıştım. Ertuğrul geldi. Telaşlı ve ezikti. Birkaç dakika sonra doğrudan konuya girdi. “Bak arkadaş, Aydın bey artık seninle çalışmak istemiyor. Bu kararı kesin olarak verdi. Ben de sana bildiriyorum.” Sordum: “Yani bu işin Türkçesi, kovuldum mu?” “Evet, öyle.” Hürriyet’te 22, gazetecilikte 30 yıllık onurlu bir yaşam bir kalemde silinip gitmiş. Duygularımı dinliyorum. En ufak bir üzüntü duymuyorum. Özür diliyorum ama bu işin b.ku çoktan çıkmıştı. Bütün gazeteci arkadaşlarım gibi benimde meslek heyecanımı köreltmişlerdi. Çünkü her şey iktidara, paraya, kazanca endekslenmiş, gazetecilik arka planda kalmıştı. O gece sabaha kadar hiç uyumadım. Kararımı sabaha karşı verdim. Bütün belgeler, bilgiler elimde. Ben bu işin kitabını yazacağım.{jcomments on}