Musa Toprak
Her girişimci malını satılsın diye üretir, ama OYAK sıradan bir ticarethane değil; kamu kurumu niteliğinde yarı-ticari tam-yurtsever, şerbetli yapılanma. Şerbetli dememizin sebebi, başka kurumlar karşılaştığında yakıcı bir soruna dönüşebilecek dertlerin OYAK’ın duvarlarına çarptığına ortadan kalkıvermesidir.
Neçirvan Barzani Londra ve Erbil’de büroları olan ve Kürdistan Bölgesel Hükümeti’nin resmi ortağı olduğunu duyuran Kürdistan Kalkınma Ajansı’na, Kürdistan Başbakanı sıfatıyla yaptığı açıklamayla İngiliz yatırımcılar başta olmak üzere tüm dünyadan yatırımcıları sevinçle davet ediyor: “Yeni yatırım yasamız Ortadoğu’nun en liberal yasalarındandır. Yatırımın hayata geçme tarihinden itibaren 10 yıla kadar uzayan süreler için vergi ve gümrük muafiyetleri içermektedir. Üstelik bu muafiyetler yatırım için gerekli ekipmanın ve hatta hammadde ve yarı işlenmiş mamullerin gümrüksüz olarak getirilebilmesini de kapsamaktadır.” İşgalin ardından Amerikan televizyonlarına ilan verip, tüm Kürt halkı adına Amerikan askerlerine teşekkür eden ve onları yatırıma davet eden bölgesel Kürt yöneticiler yalnızca Kürt halkının alnına onyıllarca hatırlanacak bir kara leke sürmekle kalmıyor, onları; yıllarca sürecek vergi ve gümrük bağışıklığı (diğer bir deyişle kapitülasyon) garantisiyle gelecek olan yabancı sermayenin ucuz işçiliğine mahkum ediyorlar. Bölgenin doğal kaynaklarının yağmalanması, çevrenin kirletilmesi, geleneksel yaşam ve üretim biçiminin düzeltilemeyecek derecede bozulmasını kalkınma olarak selamlamak ancak zır cahillikle veya çıkarları nedeniyle gözü kör olmuş hainlikle izah edilebilir.
Yağma ekonomisi zenginleştirmez
Bölgenin uluslararası sömürüye vergisiz ve gümrüksüz olarak açıldığını güle oynaya anlatmak için bölgedeki ekonominin büyümesini, kişi başına düşen gelirin kat kat artacak olmasını iyi bir şey sanmak gerekmektedir. ekonomi bilmeye gerek yok, bölgede gümrüksüz ve vergisiz olarak kurulacak olan dış kaynaklı yatırımların rakamları şişireceği muhakkaktır. Ancak kârının tamamını bölge dışına transfer edecek olan -vergisiz ve gümrüksüz- yüzlerce şirketin bölgenin ekonomik hacmini kağıt üzerinde şişirmesinin kime ne faydası olacağını izah etmeleri gerekmektedir. Günlük 1 Amerikan Dolarından daha az meblağa işçi çalıştıran şirketler sayesinde bölgede kişi başına düşen milli gelir 9000 $ seviyesine çıktığında bunun kime ne yararı olacaktır? Elbette sorunun cevabı aslında çok basit, ancak liberal ekonomik mucizelere inanmak isteyenler bu denli basitlikte tartışmaktan hazzetmiyorlar ne yazık ki. Onlara batının yoğun yatırımının ne anlama geldiğini sorduğunuzda, ağızlarını zevkle yayarak bölgeye akacak olan yatırımın insanlara nasıl zenginlik getireceğini, bölgenin cazibe merkezi olacağını anlatıyorlar. Uzak Asya’da, Latin Amerika’da, Afrika’da onlarca ülkede bu oyunlar tekrar tekrar sahnelendiği halde yoğun dış yatırımın kitlesel yoksulluk, açlık sınırında çocuk işçiler ve kitleselleşmiş fuhuş anlamına geldiğini ne görüyorlar ne de görmek istiyorlar. Elimizde açık bir kural var; belirli bir güçte ulusal sermayeden bahsedemeyeceğimiz topraklarda kapitalizm asla refah getirmez. Yağma sadece yağmacıları zengin eder. Yağmalanan ister madenler olsun, ister petrol, isterse yağmur ormanları. Eğer açlıktan ölme durumuna getirilmiş insanların, boğaz tokluğuna çalışacak bir iş sahibi olmalarını olumlu bir gelişme sayacak kadar insanlıktan uzaklaşmamışsanız, yağma ekonomisinin halka hiçbir faydası olmadığını kolaylıkla ve açıkça tespit edebilirsiniz. Ancak satılacak ürünleriniz varsa, satılacak kurşununuz, çelik yeleğiniz ve el bombalarınız varsa, enerji isteyen fabrikalarınız ve petrol satacak istasyonlarınız varsa; bakış açınız bir miktar değişebilir.
Şerbetli ulusalcı OYAK
Elbette başka hassasiyetler de ön plana geçebilir. Kürdistan Yurtseverler Birliği Ankara Temsilcisi Behroz Gelali, bölgede yatırım yapan pek çok Türk şirketi arasında OYAK’ın da bulunduğunu ve bu şirketin ürettiği pek çok ürün için bölgenin önemli bir pazar olması yanı sıra OYAK’ın bölgede büyük inşaat işleri aldığını açıkladığında OYAK adlı şirket, bir ticari kuruluşa yakışmayacak bir açıklama yaparak, bu iddiaların “talihsiz ve mesnetsiz” olduğunu duyurdu. Bir ticari kuruluş, mallarının satılmasına ilişkin açıklamayı neden mesnetsiz olarak niteler, anlamak kolay değil. Zira her girişimci malını satılsın diye üretir ama OYAK sıradan bir ticarethane değil; kamu kurumu niteliğinde yarı-ticari, tam-yurtsever, şerbetli bir yapılanma. Şerbetli dememizin sebebi, başka kurumlar karşılaştığında yakıcı bir soruna dönüşebilecek dertlerin OYAK’ın duvarlarına çarptığına ortadan kalkıvermesidir. OYAK Good Year, Renault, First National Bank of Boston, AXA Sigorta ile kurduğu verimli işbirliği ile ülke içi yatırımlara aracılık ederken, OYAK’ın sahibi olduğu OMSAN faaliyet sahasını genişletmek ve de yurtdışı pazarlarda daha etkin olabilmek amacıyla Bulgaristan, Romanya, Rusya ve Azerbaycan’da yeni şirketler kurmuş ve hatta OMSAN Lojistik’in Hollanda’daki iştiraki OMSAN BV ve TRANSFESA’nın %50 hisse dengesi ile İspanya’da OMFESA Logistica SA adlı yeni bir ortak girişim dahi geliştirilmiştir. Başka şirketlerin ulusalcılığına halel getirebilecek olan bu denli yüksek yabancı ortaklığı, -OYAK şerbetli ulusalcı olduğu için elbette- gündeme dahi gelmemiştir. Satın aldığı bankayı yabancılara satmakta beis görmeyen OYAK’ın, şerbetli haline rağmen, Irak’ın kuzeyine 200 torba çimento sattığı ve Amerikalı dostları yeni villalarına hızlı bir şekilde ulaşabilsin diye bir uçak pisti inşa ettiği iddiası karşısında neden bu denli sert tepki verdiğini anlamak mümkün değildir. Açıklamanın içinde “bizim sattığımız malların kontrolünü yapmamız mümkün değildir” denilerek Amerikan silahlarında ABD’nin yaptığı açıklamaya sığınmaktadırlar. Üstelik fikri ve sınai mülkiyet haklarının onlara bu kontrol yetkisini tanıdığını bildikleri halde açıkça halkı yanıltmaktadırlar.
Diyarbakır’ın çağrısı
Doğu ve Güneydoğu Sanayicileri ve İşadamları Federasyonu (DOGÜNSİFED) Başkanı Şeyhmus Akbaş, “Bölgemizde son derece olumlu ekonomik gelişmelerin yaşandığı, yatırımcıların ciddi anlamda bölgeyle ilgilendiği bir dönemde bu olayların olması bizleri son derece kaygılandırıyor. Bu kardeş kavgasına son verilmesi gerekir. İş camiası olarak herkese çağrımız var. Gelin bunu hep beraber durduralım” diyerek çatışmaların sürmesi halinde bölgenin 90’lı yıllara döneceği kaygısını dile getirdi. 10 Ekim 2007 tarihli Radikal gazetesinin “Diyarbakır’ın Çağrısı” başlığı ile manşetine taşıdığı bu sözler bölgenin önde gelen kurumlarınca paylaşılıyor. Radikal gazetesi, konuşmacıların asıl vurgusunu barış ve ateşkes oluşturduğu halde, pek de ince sayılamayacak bir manevra ile asıl kaygı yatırımların kesilmesiymiş gibi yansıtmaya çalıştığı haberiyle aslında bölgeye AB kafası ile barış getirmek isteyenlerin genel ruh halini yansıtıyor. Bölgede gelir 10.000 $’a ulaşınca kimse silaha el atmayacakmış, orası dikensiz gül bahçesi olacakmış diyenler, Kürtlerin Türkiye’nin sedece güneydoğusunda değil ülkenin her yerinde aynı talepleri yükselttiğini nedense görmezden geliyorlar. İstanbul’a, İzmir’e, Mersin’e yıllar önce göçmek zorunda kalmış Kürtler ve bu şehirlerde yetişen birinci nesil Kürt çocukları, bölgede yaşayan Kürtlerden fazla politik farklılık göstermiyor. Bu aynılığı “Kürtler, büyükşehirlerin varoşlarına mahkum edilmişlerdir” diyerek savuşturmak mümkün olabilir. Bu cevap gerçeğin bir kısmını yansıtsa da bölgedeki yoksulluğun çok daha acı olduğu gerçeğini gizlemez, ancak bu iddiayı -yerimizin ayrıntılı tartışmaya müsait olmaması nedeniyle- doğru kabul edebiliriz. Soruyu biraz değiştirerek sorduğumuzda, tüm Avrupa’dan dağa çıkmak için gelen Kürt gençlerin sayısının binlerle ifade edilmesini ve Avrupa’da yaşayan Kürtlerin politik taleplerinin de bölgede yaşayanlarla aynı olmasını nasıl izah edeceğiz?
Bölgede devam eden yatırımların kesilmesini elbette istemeyiz. Meseleye çok uzaklardan bakıyorsak; “dağda yıllardır ölen binlerce gencin yanında işsizlik önemli bir mesele değildir” demek hatta “Kürt halkı yirmi yılı aşkın süredir sayısız insanını vererek kavgada en değerli şeyden, hayatlarından vazgeçebileceklerini açıkça göstermişken, bölgenin yıllardır süren yoksulluğu beş-on yıl daha sürebilir” demek mümkündür. Oysa kavga seslerini ve barut kokularını arkamızda bırakıp, yeterince yaklaşırsak; bölgede kapanan her işyerinin yeni göçler, yeni acılar demek olduğunu, çok uzun süre işsiz kalmanın ne demek olduğunu bilen Kürt işçisinin yeniden işsizlikle yüz yüze gelmesi ve ailesinin geçimi ve hatta açlığı demek olduğunu görebiliriz. İşsizlik demek; atık kağıt toplayıcısı, mevsimlik tarım işçisi, şanslıysa inşaat işçisi olmak için batıya göç etmek demek. Atık kağıt işçisi olarak belediye başkanının, zabıta şefinin keyfine kalmak demek. Mevsimlik tarım işçisi olup, kamyon kasasında fındık toplamak için il sınırında eski olağanüstü hal bölge valisi hazretin keyfinin gelmesini günlerce aç beklemek demek. Ne iş bulursa bulsun, gurbette olmak, çalıştığı hafta çalışamadıklarının kaygısını duymak demektir, bunları unutarak konuşacak değiliz. Ancak bu sorunların çözümü bambaşka yerlerdedir ve tüm taraflar emperyalizme bağlılığını ispat için birbirleri ile yarışırken bu sorunlara asla çözüm bulamayacaklardır. Köyler yakılmasaydı da, herkes yerinde dursaydı demek için ne kadar geçse, Kürtler ekonomik olarak rahat ederlerse bu sorunlar ortadan kalkacaktır demek için de o kadar geçtir.{jcomments on}