Uğur Erözkan
Kürt sorununun aslında olmadığını, mevcut sorunun bir güvenlik sorunu olduğunu ve terör örgütünün ezilmesi halinde sorunun çözüleceğini, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin ekonomik olarak durumunun iyileştirilmesi halinde Kürt halkının PKK’ye destek vermesinin de önüne geçilebileceğini savlayan devlet politikası günümüzde de yaygın olarak dillendiriliyor. Kürt halkının ekonomik olarak Türklere göre çok daha kötü durumda olduğu bir gerçek olmakla birlikte, sorunun uzun süredir ekonomik olmaktan çıktığı gerçeğinin üzerini örtemiyor.
Kuzey Irak Operasyonu gündeme geldiğinden beri hararetle tartışılan, fakat aslında yirmi yılı aşkın süredir gündemin ilk sıralarından hiç düşmemiş olan Kürt sorunu geldiği durum itibariyle içinden çıkılmaz bir hal almış bulunuyor. Cumhuriyet’ten daha eski olan bir sorunun son 20 yılda PKK’nin silahlı eylemleri ile eşitlenerek terör sorunu olarak sunulduğu ve yakın zamandaki sıcak çatışmanın yol açtığı iki kardeş halkın karşı karşıya gelmesi ihtimalinin yaşandığı bir atmosferden bahsediyoruz. PKK tarafından öldürülen her askerin cenazesinin mitinge dönüştürüldüğü, Büyükşehirlerde vasıfsız işçi olarak çalışan Kürt gençlerinin Kürtçe konuştukları için, üzerlerinde Ahmet Kaya’nın resmi bulunan tişört giydikleri için linç edilmek istendiği bir dönem yaşıyoruz. İçinde bulunduğumuz durum, PKK’nin şiddet eylemlerinin dozunu da artırmasıyla birlikte Doğan medyasının pompalamasıyla Türk çoğunluktaki ruh hali “pis Kürtler”den “terörist Kürtler”e dönmüş durumda. Öyle ki, artık sağduyu telkin etmek hiçbir işe yaramıyor. “Meclis’te PKK istemiyoruz” sesleri, sabahın sekizinden gece yarısına kadar caddelerde “teröre lanet” okumak için yürüyen kalabalık kitlelerden her geçen gün daha çok duyuluyor. DTP’nin 2 milyondan fazla oy almış olması, büyük bir öfke seline kapılarak sokakları dolduran insanlar için bir şey ifade etmiyor artık. Kürt hareketinin bölücü ve terörist olduğunun bütün medya araçlarıyla sürekli olarak propaganda edildiği bir ortamda, insanlardan başka türlü bir refleks göstermeleri beklenemez. Ancak sorunun güvenlik ya da ‘terör’ sorunu olmadığını sabırla ve ısrarla anlatmaktan başka bir çare de yok.
Kürt ulusu kurucu unsurdur
Hükümetin yeni bir anayasa için çalışmalarını sürdürdüğü şu günlerde Kürt ulusunun Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu unsurlarından biri olarak Anayasa’da yer alıp almayacağı, laiklik ve doğum kontrolü meselesinden fırsat kaldığı ölçüde tartışıldı. “Milli birlik ve bütünlüğümüzün” tehlikeye girip girmeyeceği tartışmanın ana eksenini oluşturuyor. Teröre lanet okumak için sokaklara dökülen kalabalıklar açısından “Milli birliğin” bozulup bozulmaması büyük bir anlam taşıyor gibi görünüyor. Korkulan eğer Kürtlere özerklik verilince ülkenin bölüneceği ise, bu noktada bir hatırlatma yapmak faydalı olabilir. 1921 Anayasası’nın 21. maddesinde Kürt sorununa getirilen çözüm şu şekildeydi: “İl yönetimi yerel işlerde manevi kişilik sahibidir ve özerktir. Dış ve iç siyaset, dinsel, adli ve askeri işler, uluslararası ekonomik ilişkiler ve birçok ili ilgilendiren işler dışında, hükümetin önerisi üzerine Büyük Millet Meclisi’nce çıkarılacak yasalar gereğince evkaf, medreseler, eğitim, sağlık, ekonomi, tarım, bayındırlık, sosyal yardım işlerini düzenlemek İl Kurullarının yetkisindedir.” Şimdilerde Kürtlere özerklik verilmesinin “milli bütünlüğü” tehlikeye düşüreceğini savunan ve Atatürkçü olduklarından şüphe duymadığımız kesimler 1923’te Mustafa Kemal’in Vakit Gazetesi başyazarı Ahmet Emin Yalman’a verdiği demeçte şu sözleri ettiğini ya bilmiyorlar, ya da bilmezden geliyorlar: “…Anayasamız gereğince zaten bir çeşit özerklik olacaktır. O halde hangi bölgenin halkı Kürt ise onlar kendi kendilerini özerk olarak yöneteceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendileri için sorun çıkarırlar. Şimdi TBMM hem Türklerin hem Kürtlerin yetkili temsilcilerinden oluşmuştur. Ve bu iki öğe, bütün çıkarını ve bütün yazgılarını birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki, bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmek doğru olmaz.” (Uğur Mumcu, Kürt İslam Ayaklanması) Kürtlerin özerkliğini elde etmelerinden dehşetle korkan çevrelerin Kürt varlığını inkar etmek için fikirlerini dayandırdıkları “bilimsel” kanıtların henüz gün yüzüne çıkmadığı o günlerde, Mustafa Kemal ve devletin üst kademesi, Kürt ulusunun varlığını ve özerkliğini tanıdıklarını bildiren açıklamalar yapıyorlardı. Türklerin ve Kürtlerin emperyalizme karşı birlikte mücadele ederek kurdukları Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu unsuru olarak tanınıyordu Kürtler. Ancak bu dönem çok uzun sürmedi, Mustafa Kemal’in Kürtlere özerklik verilmesi konusunda söylediklerinin tamamen pragmatist politikalardan ibaret olduğu ortaya çıktı. Milli burjuvazinin pazarının bölünmesi, yani Kürtlerin ayrılma talep etme tehlikesi belirdiğinde burjuvazi içerisinde, sınıf çıkarlarına uygun olarak, Kürt varlığını reddetme eğilimi belirdi. Devletin temsilcileri de söylemlerini bu yönde değiştirmeye başladılar.
Kurucu unsurdan “Dağ Türkleri”ne
Kürtlerin yok sayılmaya başlanması çok uzun sürmedi. Devletin resmi politikası net bir şekilde değişiyordu. Kürtçe konuşulmasının ve Kürtçe yayın yapılmasının yasaklanması ilk adım oldu. Yeni politikanın teorisi ise Güneş Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi vesilesiyle yapılmaya başlandı. Artık Kürtler; “Türkçe, Arapça ve Farsçanın karışımı olan garip bir lehçe ile konuşan Dağ Türkleri”ydiler. Bu “bilimsel” teorileri desteklemek amacıyla ciltlerce kitap yazıldı. Kültürleri yok edilmeye çalışılan Kürtlerin başkaldırıları ise zor ve şiddete başvurularak bastırılmaya çalışıldı. Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki Koçgiri, Şeyh Sait, Ağrı-Sason ve son olarak Dersim isyanları, şiddet uygulanarak ve kitlesel kırımlarla bastırıldı. Sonrasında ise zorunlu iskân ve göç uygulamaları, isyanlara önderlik edenlerin asılması gibi uygulamalarla Kürt ulusal hareketine büyük bir darbe vuruldu. Kürt ulusal hareketini “bölücü ve dış kaynaklı” olarak gösteren devlet, uyguladığı etkili propaganda ve iskân politikaları ile hareketi 1980’lerin ikinci yarısına kadar önemli ölçüde pasifize etmeyi başardı.
Benzer bir siyaset 1980 sonrasında PKK’ye karşı da uygulandı. Bu sefer dış kaynakların adı belliydi: Sovyetler Birliği ayrılıkçı Kürt hareketini desteklemekte ve ülkeyi bölmeye çalışmaktaydı. Ancak Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla hareketin hızının kesilmemesini ve Kürt halkından gitgide artan bir destek görerek faaliyetini sürdürmesini açıklamak için başka bir teze ihtiyaç duyulmadı. Dış mihraklar vardı ve Kürtleri onlar yönlendirmekteydi. Kürt ulusal hareketinin varlığını inkâr politikası, farklı bir şekilde de olsa günümüzde de sürdürülüyor. Avrupa Birliği’ne uyum sürecinde Kürtlere birtakım kültürel haklarının teslim edilmiş olması, “Dağ Türkleri” ve “kart-kurt” tezlerinin pratikte terk edildiğinin göstergesi olsa da, devlet katında Kürtlerin ulusal varlığının hâlâ reddedildiği yadsınamaz. Devlet televizyonunda Kürtçe ile birlikte Çerkezce, Boşnakça ve benzeri dillerde yayın yapılıyor oluşu, Türk çoğunluk içerisinde bir alt kimlik sahibi olarak yaşamaya itirazı olmayan bu etnik gruplarla Kürt ulusunun aynı kefeye konulduğunun en açık ifadesi. Ekim ayı başında Milliyet gazetesinde yayınlanan söyleşide eski Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’ün, “Kürtçe’nin eğitimine izin verilir fakat Kürtçe eğitime asla izin verilemez” şeklinde özetlediği anlayış, günümüzde devletin resmi Kürt politikasıdır. Güneş-Dil Teorisi benzeri “bilimsel” tezlere yepyeni bir katkı yapmayı kendine görev edinmişe benzeyen Hilmi Özkök’ün, sözünü ettiğimiz röportajda yayınlanan; “Kürtçe, Bilim yapılacak bir dil değildir, bu dilde eğitim yapılamaz” sözleri, devletin başındakilerin her konuda ne kadar yetkin olduklarını anlamamızı sağlıyor.
Kürt sorunu ulusal sorundur
Kürt sorununun aslında olmadığını, mevcut sorunun bir güvenlik sorunu olduğunu ve terör örgütünün ezilmesi halinde sorunun çözüleceğini, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin ekonomik olarak durumunun iyileştirilmesi halinde Kürt halkının PKK’ye destek vermesinin de önüne geçilebileceğini savlayan devlet politikası günümüzde de yaygın olarak dillendiriliyor. Kürt halkının ekonomik olarak Türklere göre çok daha kötü durumda olduğu bir gerçek olmakla birlikte, sorunun uzun süredir ekonomik olmaktan çıktığı gerçeğinin üzerini örtemiyor. Güneş-Dil teorisi ve Türk Tarih Tezi’nin söyleminin yavaş yavaş terk edilmeye başlandığı 90’ların başında Demirel’in “Kürt realitesi”ni tanıdığını açıklaması, meselenin bir geri kalmışlık sorunu olmaktan çıktığının devlet katında da kabul edilmeye başlandığını gösteriyordu. İçinde bulunduğumuz dönemde, meselenin Avrupa Birliği’ne uyum sürecinde propaganda edildiği gibi kültürel bir sorun da olmadığını söylemek gerek. Kürt sorunu ulusal bir sorundur. Yani devleti olmayan bir ulusun, bir başka ulusun egemenliği altında yaşaması sorunudur. Bu noktada Kürtçe şarkı-türkünün serbest bırakılması, Kürtçe dil kurslarının açılması, devlet televizyonunda Kürtçe yayın yapılması türünden kültürel hakların iade edilmesi sorunu çözmeye yaramaz. Kürt ulusunun da her ulus gibi kendi kaderini tayin etme hakkı vardır ve bu hakkı hangi yönde kullanacağına Türkiye egemenleri değil ancak Kürt halkı karar verebilir. Türk halkıyla birlikte yaşama koşullarının olmadığı durumda, bu hakkın tanınmasından bağımsız olarak zaten halkları bir arada tutmak mümkün olmayacaktır.
Kürt sorununun çözümü için atılacak ilk adım “inkâr”dan, sorunu bir güvenlik sorunu olarak görmekten vazgeçmektir. İçinde bulunduğumuz günlerde Kürt ve Türk halkları tehlikeli bir süreçten geçmektedir. Bir milliyetçi boğazlaşma tehlikesinin gündeme gelişi, tehlikenin niteliğini yeterince somut olarak gösteremiyorsa, dönüp Irak’a bakmakta fayda vardır. Kendi Kürdünü kazanamayanların bölgede efelik taslaması, ancak güvenlik şirketi türünden bir efelik olur. Güvenlik şirketleri kime hizmet ediyorsa elbette ona hizmet ederek…{jcomments on}