Ahmet Haşim Köse / Serdal Bahçe
Herkese aş ve iş verseydi kapitalizmin hali ne olurdu? Kapitalizm sistematik olarak işsizlik ve yoksulluk üretir. Sistemin veremediğini vicdanlar ve ahlak vermelidir öyleyse. Ancak hem ahlak hem de vicdan tehlikeli birer hayırseverdirler. Neo-liberalizm bu tehlikeli hayırseverlere başvurmaktan başka çare bulamamıştır.
Sosyal bilimciler genellikle toplumu düşünsel olarak kurgulamak için belirli olguları seçerler ve kurgulamaya bu olguların yardımıyla başlarlar. Bu seçim süreci öznel bir süreçtir ve aslında sosyal bilimcinin toplumsal ütopyasına, ya da karşı-ütopyasına, sıkı sıkıya bağlıdır. Ancak olgular kaçınılmazdır ve bu kaçınılmazlık toplumsal kriz dönemlerinde giderek artar. Diğer bir ifadeyle, toplumsal kriz dönemlerinde bazı olgular sosyal bilimcinin, ne kadar kaçınmak isterse istesin, bilincinin üstüne çöreklenirler. Bu olgular sosyal teoriyi değil ama sosyal bilimcinin vicdan ve ahlak anlayışını rahatsız eder. Yoksulluk kapitalizmin yarattığı kaçınılmaz bir olgu olarak artık sermayenin egemenliğinin kurguladığı bir toplumu ebedi mutlak kabul eden sosyal bilimcinin üzerine çökmektedir.
Dünya kapitalizmi ve onun sıradan bir üyesi olarak Türkiye yaklaşık olarak son kırk yıldır yoğun bir ekonomik kriz ve ona eşlik eden sürekli bir toplumsal kriz evresinden geçmekteler. Sistemin bekası için atılan adımlar durumun vahametini arttırmaktadır. Kapitalizmin yoksullaştırıcı dinamikleri krize verilen neo-liberal tepkinin mülksüzleştiren ve yedek işgücü ordusunu arttırıcı etkisiyle birlikte giderek belirgin bir hale gelmişlerdir. Refah devletlerinin ya da kalkınmacı devletlerin bir zamanlar korudukları kitleler yüksek bir hızla mülksüzleşmekte, mülksüzleştikçe çalışabilmek için “özgürleşmekte” ve “özgürleştikçe” aç kalmamak için “zincirlerinden başka kaybedecek şeyi olmayanların” saflarına katılmaktalar. Yoksulluk aç kalma özgürlüğünün doya doya yaşanmasından başka nedir ki?
Tam da bu noktada burjuvazi ezeli vaadini tekrarlamaktadır: Herkese iş, herkese aş! Aşı ve işi olmayanların burjuvazinin vaadinin içtenliğine inanmaktan başka yapacakları bir şey yoktur. Bireyselleşmiş, yalnızlaştırıcı ve bıktırıcı bir çaresizlik insan zihnini bulandırmaktadır, kapitalizm kitleleri hem fiziksel hem de moral açıdan dilencileştirmektedir. Dilenciler ise en çok içten vaatlere inanmaya meyillidirler; bu vaatlerin gerçekleşmeyeceği ne kadar aşikar olsa bile. Kitleler aşa ve işe o kadar aç hale gelmişlerdir ki hafızaları zayıflamıştır. Bir toplumun bunalımı en iyi hafızasının zayıflamasından anlaşılabilir. Toplumsal hafıza gitmiş yerini birbirini kovalayan imgeler almıştır. Bu imgeleri birbirine bağlayacak akıl dizgesi kırıldığından dün ve bugün aç ve işsiz olan aslında anlık bir içtenlik gösterisi karşısında kendinden geçmekte ve fiziksel yoksulluk moral yoksunluğa yol açmaktadır. (1) Hafızaları zayıflamış, fiziksel yoksulluktan ve işsizlikten bunalmış kitleler pek tabii ki kapitalizmin ezeli vaadinin aslında ezeli ve ebedi olarak boş bir vaat olduğunu göremezler. Herkese aş ve iş verseydi kapitalizmin hali ne olurdu? Kapitalizm sistematik olarak işsizlik ve yoksulluk üretir. Sistemin veremediğini vicdanlar ve ahlak vermelidir öyleyse. Ancak hem ahlak hem de vicdan tehlikeli birer hayırseverdir.
Neo-liberalizm bu tehlikeli hayırseverlere başvurmaktan başka çare bulamamıştır. Toplumsal ve ekonomik kriz ile birlikte uygulanan istikrar ve yapısal uyum programları en temelde mülkiyet ve gelir düzeylerini yeniden düzenlemektedirler. Toplumun büyük bir kesimi için gelir düşüşü ve mülksüzleşme söz konusudur. Krizle birlikte kapitalist dünyanın pek çok bölgesinde ortaya çıkan durgunluk ve buna bağlı işsizlik sistemin genel olarak son kırk yıldır çözemediği sorunlardır. Yapısal uyum ve istikrar programları, temelde, mülksüzleştirilen emek gücünü sermayeleştirirken veya rezerv işgücü ordusuna katarken sermaye maliyetlerini de düşürmeyi hedeflemektedirler. Bu anlamda her türden fazladan maliyet kısılmalıdır. Bu işgücünün sosyal olarak yeniden üretilmesini sağlayan kamu eğitim ve sağlık harcamalarına sermayenin ödemesi gereken payın düşürülmesini de içermektedir. Kapitalist devletin mali krizini derinleştiren bu etmenler refah devletinin çöküşüne yol açmıştır. İşgücünün sosyal üretiminin yeniden düzenlenmesi işgücü piyasalarının da yeniden düzenlenmesine yol açmıştır. Sermaye kontrollerinin kalkması küresel düzeyde sermaye akışlarını arttırdığından yeniden düzenlenmeyi kabul etmeyen ülkeler sermaye kaçışı ya da akımlarının kesilmesiyle tehdit edilir hale geldiler. Küresel üretken sermayenin akışkan hale gelmesi emek piyasalarını yeterince esnekleştiremeyen ve işgücünün maliyetini aşağı çekemeyen ülkelerden sermaye kaçışına neden olmaktadır. Bu hem merkez hem de çevre kapitalist ülkelerde kitlesel işsizlik sonucunu doğurmaktadır. Yoksulluğu arttıran ve onu sosyal bilimciler ve vicdanlı ve ahlaklı demagoglar aşısından kaçınılmaz kılan süreç bu şekilde özetlenebilir.
Kitlesel işsizlik korunaklarından koparılan ve mülksüzleştirilen kitlelerin iş açlığını pekiştirdi. Bu kitle büyüdükçe bireyler giderek daha az ücretle ve burjuvazinin daha az sosyal katkısıyla çalışmaya razı olmaya başladı. Esnekleştirilen işgücü piyasaları ve düşük ücret yoksulluğa yeni bir boyut ekledi. Hafızası ve aklı kırılan kitleler aslında çalışmanın giderek değersizleştiğini fark edemediler. İşsizlik ve yoksulluk asimetrik emek piyasaları yarattı ve kapitalist ülkeler, daha fazla sermaye çekebilmek için, kendi ücretlerini en düşük ücreti ödeyen ülkenin seviyesine indirmek için giderek daha fazla çaba harcamaya başladılar. Çalışmanın küresel olarak değersizleşmesi kaçınılmaz bir süreçti. Bu süreç giderek küresel çalışan fakat sefalet içinde yaşayanlar kitlesi yarattı. Sermayenin küresel misyonerleri (sosyal bilimcileri) görece yüksek ücret ödeyen ve görece korunaklı işçi sınıfına sahip ülkeleri tehdit etmeye başladılar. (2)
Sermayenin sosyal bilimcileri R.L. Stevenson’un Dr. Jekyll ile Mr. Hyde’ı gibidir. Ücretlerin yüksekliğinden şikayet eden ve ne pahasına olursa olsun düşürülmesi gerektiğini iddia eden Mr. Hyde yerini neoliberal programların yarattığı çöküntü ve yoksulluk karşısında müşfik ve vicdanlı Dr. Jekyll’a bırakır. Sermayenin sosyal bilimi aslında onun ağlayan vicdanıdır. Anne Krueger bir anda Joseph Stiglitz’e dönüşür. Ancak bu dönüşüm kurumsal bir bakış açısının da dönüşümüdür.
Dünya Bankası 1990’ların başında aniden kapitalist dünyada yoksulluğun giderek arttığını keşfetti. Bu keşif yoksulluk teknokrasisinin (özellikle bu teknokrasinin esas yuvası olan Birleşmiş Milletler Kalınma Programı, UNDP’nin) bütün ihtişamıyla ortaya çıkmasına yol açtı. UNDP’nin sağladığı proje paraları ile birlikte kapitalist ülkelerin her birinde burjuvazinin vicdanı olan sosyal bilimciler kendi yoksullarını teşhis etmeye ve onların dertlerine derman aramaya başladılar. Bu yazın kendi sulu gözlü entelektüel dilini yarattı. Bu süreçte Dünya Bankası ayrıca yoksulluğa değer biçmeye başladı. Yoksulluğun nicel analizi yoksulluk sınırının tanımlanmasını getirdi; yoksulun teşhisi de yoksulu işgücü piyasalarına çekecek Dünya Bankası ve UNDP destekli projelere yol açtı. Aslında bütün bu gelişmeler Yeni Yoksullar Yasası olarak adlandırılabilir. İngiliz Sanayi Devriminin öncesinde uygulanmaya başlayan ve asıl amacı kapitalizmin kırlardan koparıp şehirlere akıttığı sefil bir kitleyi zorla işgücü süreçlerine çekmeyi amaçlayan Yoksul Yaslarının yeniden doğuşudur bu süreç.
Yeni Yoksullar Yasası hiç kuşkusuz yaşanan sosyo-ekonomik krizin yarattığı hasarın bir kısmını bile onarmaktan uzaktır. Kriz sistemik bir krizdir ve burjuva toplumunu çözülme sürecine sokmaktadır. Burjuvazinin vaatleri ile programı arasında ciddi çelişkiler vardır. İşte bu çelişkiler örgütlü toplumun yerini birbirine düşman halkların almasına yol açmaktadır. Modern burjuva toplumu siyasal sözleşmeleriyle birlikte tarihe gömülmektedir. Politika boşluk tanımadığı için onun bıraktığı yeri Milliyetçilik ve Dinsellik gibi halkları birbirine düşman eden söylemler doldurmaktadır. Parçalarına ayrılan kapitalist toplumların nasıl burjuvazinin siyasetinin sınırları içinde tutulacakları artık ciddi bir sorundur. Halkların savaşı aynı zamanda yoksulların da savaşıdır. Halkların yoksulluğu ve toplumun çözülmesi ortaya milliyetçilik ve dinsellikle iç içe geçmiş yeni refah ağlarını çıkarmaktadır. Bu burjuvazinin siyaset alanını da etkilemektedir.
Burada Yarınlar Dergisi’nin bir önceki sayısında bize seslenen James Petras’ın sesine kulak vermek gerekmektedir: “Türkiye’de ve Latin Amerika’daki mevcut neo-liberal başkanlar (geçmiştekilerden farklı olarak) bazı avantajlara sahipler; halk kesimlerine erişen iyi-örgütlenmiş parti aygıtlarına ve en yoksul sınıfların oylarını satın almaya yönelik olarak iyi finanse edilmiş ‘refah’ ve ‘yoksulluk’ programlarına sahipler; ve seçim ve seçici baskı yoluyla solu parçalayabilirler.” (3) Yeni Yoksullar Yasasının işleyişi tam olarak böyledir. Sefalet içinde yaşayan insanları yeni refah ağlarıyla, giderek benzeşen siyasal aktörlerin oluşturduğu bir burjuva siyaset alanına bağlamaktadır.
Türkiye’de yeni refah ağları dinsellikle bezenmiş bir kurumsal yapı sergilemekte ve bu yapının en müstesna köşesinde Deniz Feneri adlı dernek oturmaktadır. İslami sermayeye ait bir televizyon kanalından doğan dernek giderek büyümektedir. Artan bir şekilde yoksullaşan bir toplumda sermayenin vicdanı olmaya aday kurumlardan biridir. Bir vurguyu yapmakta yarar vardır: Burjuvazi ve onun piskoposları yoksulluğun bir özgürlük sorunu, dolayısıyla da ahlak alanında tanımlanması ve çözülmesi gereken bir sorun olduğunu vurgularlar. (4) Deniz Feneri de pek ahlaklı bir kurum gibi görünmektedir. Kalite felsefesinin ilkeleri olarak, şeffaflık, adalet, alçakgönüllülük, dürüstlük ve samimiyet gibi kavramlar sayılmaktadır. (5) 2006 yılı toplam varlıkları yaklaşık 54 milyon YTL’ye ulaşmış olan dernek yoksulluk teknokrasisinden de olağanüstü destek görmektedir. Yoksulluk ile ilgili yeni refah ağlarının içinde ayrıca AKP’li belediyeleri de saymak gerekir. Bunlar yoksullara bedava gıda ve kömür dağıtmada birbirleriyle yarışmaktadırlar. AKP kendine yakın dernekler ve bağlı belediyeler ile bir yeni refah ağını yönetir hale gelmiştir. Bu toplumun dinselleşmesine de önemli bir katkı sağlamaktadır.
Bu ağın ilginç bir finansman yapısı vardır. Belediyeler yaptıkları yardımların finansmanını genellikle Hazine’den karşılamaktadırlar. Bu kamu maliyesi açısından ironik bir durum yaratmaktadır. Bütçenin gelir kaleminin büyük bir kısmı dolaylı vergilerden oluşmaktadır ve dolaylı vergilerin esas yükü de dar gelirliler tarafından üstlenilmektedir. Dolayısıyla, toplumun yoksulları ve açları aslında kendilerine yapılan yardımları kendileri finanse etmektedirler. Burjuvazinin toplum kurgusu kadar vicdanı da sömürüye dayanmaktadır. Bu çerçevede belediyeler kanalıyla ortaya çıkan yerelleşme sürecinin niteliği ortaya çıkmaktadır. Yerelleşme kamu bütçesinin yapılandırılma ilkesini ve işleyişini toplumun yoksulları aleyhine bozan bir süreçtir.
Sonuç olarak Yeni Yoksullar Yasası ve onu işleten yeni refah ağları en temelde burjuvazinin siyasal modelinin ve ondan kaynaklanan vatandaş kategorisinin çözülmesine yol açmaktadır. Yeni refah ağları aracılığıyla sisteme eklemlenen bireyler muhtaç durumdaki ümmeti oluşmaktadır. Burjuvazinin vicdanı yeni bir burjuva toplumu değil, bir burjuva ümmeti yaratmaktadır.
Dipnotlar:
*Ankara Üniversitesi, SBF
(1) Belediyelerin bedava yemek dağıtma merasimlerinde ve mağazaların açılışlarında yapılan bedava dağıtımlar sırasında insanların bedava dağıtılanları kapmak uğruna birbirleriyle kapışmalarını sergileyen görüntüler aslında hüzünlü görüntülerdir. Kapitalizmin kitleleri sürüklediği akıl dışılığın, fiziksel yoksulluğun ve moral çöküntünün daha iyi bir göstergesi olabilir mi acaba?
(2) Neo-liberal rahibe Anne O. Krueger’in bir Türkiye ziyareti sırasında Türkiye’deki ücretlerin yüksekliğinden (!) şikayet etmesi ve zaten çok düşük olduğunun hatırlatılması üzerine de daha fazla düşürmekten başka çarenin olmadığını hatırlatması manidardır.
(3) J. Petras,2007, “Türkiye ve Latin Amerika: Gericilik ve Devrim”, Yarınlar, Sayı 11.
(4) Bu bağlantı Kant’dan kaynaklanmaktadır. Basitçe, Kant’a göre özgürlük düşüncesi ahlak alanında oluşur. Zorunluluk alanında özgürlük yoktur. Kısacası bir insanın yoksul olma özgürlüğü onun ahlakıyla ilgilidir, onun sermaye ya da mülk sahibi olmasıyla değil.
(5) www.denizfeneri.org.tr{jcomments on}