Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bir tarihsel zorunluluk olarak Lenin

 Yarınlar

Lenin’i, örgütlü kitlelerin devrimci gücünü eski iktidarı alaşağı etmek üzere hazırlanmaya yönelten tarihsel deneyim, aynı zamanda fikri faaliyeti ile pratik faaliyeti arasında herhangi birini görmezden gelerek “sindirme” olanağını da ortadan kaldırmıştır. Bu yüzden, işçilerin ve genel olarak emekçilerin politik bakımdan püskürtüldüğü koşullarda burjuvazi, Marks’a en azından bir düşünür olarak bir değer vermeyi aklından geçirebilir. Ama Lenin için hiçbir koşulda bunu yapamaz. Lenin, tarihsel eylemiyle, bu kapıyı onların yüzüne kapatalı en azından 90 yıl geçmiş bulunuyor. Lenin burjuvaziye, kendisine karşı centilmenlik yapma şansı bile bırakmıyor. Çok yaşa Lenin!

1917-russian-revolutionEkim Devrimi’nin 90. yıldönümünün, Kapital’in yayınlanmasının 140. yıldönümü ile karşılaştırıldığında daha az ilgiyle hatırlanması bir toplumsal tercih midir? Evet bizce öyledir. Leninizmden arındırılmış bir Marksizme, bir eleştirel kuram, ‘farklı bir bakış açısı’ olarak, burjuvazinin geniş bir tahammül göstereceği ve bugüne kadar da zaten göstermiş olduğu kesindir. Ancak bunun Marx ve Engels’e, onların fikri mirasına ve bütün hayatlarını adadıkları eserin kendisine açılmış bir kredi olarak görülmesi de mümkün değildir. Bu tür bir operasyon gerçekte sadece Lenin’i ve onun katkısını değil, Marksizmin doğrudan kendisini hedef almaktadır. Zaten Lenin’in, kendi yaşamında girdiği mücadelelerde başarıyla gerçekleştirdiği şey, gerçekte özgün olanı, Lenin’in kendisi tarafından formüle edilmiş olanı savunmak değil, devrimciliği tahrif edilmiş bir mirasın hakkını vermektir. Katkı olan, devralınmış olanı savunma çabasının ürünüdür.
Engels, W. Borgius’a yazdığı mektupta, tarihte rol oynayan büyük adamlarla ilgili şöyle diyordu: “İnsanlar, kendi tarihlerini kendileri yaparlar; ama henüz, genel bir plana göre ve hatta belirli, örgütlü, verili bir toplum çerçevesi içinde, bir kolektif istence uyarak değil. İnsanların beklentileri birbiriyle çatışır ve işte tam da bu nedenle bütün bu toplumlar, tümleyeni ve açığa vuranı rastlantı olan zorunluluk tarafından yönetilir. Burada kendini rastlantı aracılığıyla ortaya koyan zorunluluk, gene sonal olarak ekonomik zorunluluktur. Bu bağlamda üzerinde durulması gereken, büyük adamlar denen sorundur. Şöyle şöyle bir adamın ve tam da o adamın, belli bir zamanda, belli bir ülkede ortaya çıkışı, kuşkusuz yalnızca bir şanstır. Ama o eğer ortadan kaldırılırsa, ikame edilmesi gereği ortaya çıkar ve bu ikame, iyi ya da kötü, ama uzun zamanda bulunur.” Kapitalizmin dünya çapındaki krizinin doruğuna ulaşması ve bu sarsıntının Rusya’da bir devrimle sonuçlanması, ancak bu çalkalanmayı devrimci bir biçimde yöneten Bolşevik önderliğin varlığı sayesinde mümkün olabilirdi. Bolşevikler, Rusya’nın işçi, asker ve köylü kitlelerinin devrimci tazyikine ayak uydurmayı başarabildiler. Bu uyum ancak, narodnizme ve ekonomizme karşı, Marks’ı “basit bir liberal durumuna” düşüren Kautsky’lere karşı ve elbette menşevizme karşı girilen uzun mücadelelerde elde edilmiş formasyonla olanaklıdır. Tüm bu süreci boylu boyunca yaşayan ve yönlendiren Lenin, devrim sırasında Rusya’da devrimci partinin başında bulunuşuyla bir şanstır. Ancak onun yokluğunda önderliğin “iyi ya da kötü, ama uzun zamanda” ikame edilmesi bir zorunluluktur, o zorunluluğun kaynağında ise devrimci olmayan her önerinin tarih tarafından reddedilmiş olması yatmaktadır.

Lenin’i, örgütlü kitlelerin devrimci gücünü eski iktidarı alaşağı etmek üzere hazırlanmaya yönelten tarihsel deneyim, aynı zamanda fikri faaliyeti ile pratik faaliyeti arasında herhangi birini görmezden gelerek “sindirme” olanağını da ortadan kaldırmıştır. Bu yüzden, işçilerin ve genel olarak emekçilerin politik bakımdan püskürtüldüğü koşullarda burjuvazi, Marks’a en azından bir düşünür olarak bir değer vermeyi aklından geçirebilir. Ama Lenin için hiçbir koşulda bunu yapamaz. Lenin, tarihsel eylemiyle, bu kapıyı onların yüzüne kapatalı en azından 90 yıl geçmiş bulunuyor. Lenin burjuvaziye, kendisine karşı centilmenlik yapma şansı bile bırakmıyor. Çok yaşa Lenin!
Lenin neden insanın elini yakar?

Onun devasa teorik faaliyetinin her bir yönü, tümüyle ve apaçık bir şekilde devrim perspektifiyle, devrimci örgütlenme ve eylemin sorunlarıyla bağlantılıdır. Lenin’in yazdığı herhangi bir metnin hangi pratik bağlama sahip olduğu o kadar açıktır ki bunlardan birini “edinmek”, o bağlamı göz ardı ederek olanaklı değildir. Lenin’in adı bile, tümüyle görmezden gelme ile Adnan Hoca’nın evrim teorisine karşı giriştiği polemikler düzeyindeki karaçalmalar arasında gezinen bir yelpazede saldırılara uğramıştır.

Politik sağ, Lenin’in bütünlüğünü doğru bir biçimde fark etmiştir. Bu yüzden Lenin’de olumlu bir yön bulmak şöyle dursun, “başlangıçta birkaç bin kişilik bir parti”yle 140 milyonluk bir ülkede iktidarı fethetmesini, onun stratejik dehasının, elbette Hitler vs gibi tarihsel kişiliklerde de bulunabilecek türden bir dehanın göstergesi sayarak, geçen yüzyılın tartışmasız en önemli tarihsel olayı olan Ekim Devrimi’ni, el çabukluğuyla bir hükümet darbesine çevirmektedir. Orlando Figes gibi tarihçiler Lenin’e yönelik saldırıyı Pavlov’la yapılmış hayali diyaloglar yoluyla onu bir psikopat olarak betimlemeye kadar götürmektedir. Rivayet o ki Lenin şartlı refleks ile ilgili çalışmalar yapan Rus fizyolog ve psikolog Pavlov’dan, köpekler için yaptığı şeyi insanlar için de yapmasını ister. Pavlov şaşırır, “Rus kitlelerini bir standart haline getirmek istediğinizi mi söylüyorsunuz? Hepsinin aynı şekilde davranmasını sağlamak mı istiyorsunuz?” “Aynen” diye yanıtlar Lenin. “İnsanlar doğru olmalı. İnsanlar biz nasıl istersek o şekle getirilmelidir...” Bu hayalî ve saçma diyaloğun Lenin’le ilgili gerçeği tahrif etmek açısından hiçbir önemi yoktur, tek ortaya çıkardığı şey dünya çapında burjuvazinin ona yönelik ‘haklı’ nefretinin dozudur.

Ancak çapsız ve beceriksiz gerici tarihçileri bir kenara bıraksak bile Lenin, “akademinin solu” tarafından da mecbur kalmadıkça hatıra getirilmez. Örneğin devlet teorisi ile ilgili herhangi bir konuda, devlete ilişkin kavrayışını sadece fikrî tartışmalar yoluyla değil aynı zamanda onu yerle bir etme yoluyla ortaya koymasına rağmen, sözgelimi Poulantzas’la Miliband arasındaki polemik kadar dikkate alınamaz. Çünkü devlet sorunu Lenin açısından teorik bir problem olarak gündeme gelirken, Kautsky’yle arasında cereyan eden tartışma, Marx ve Engels’in geçmişte devleti nasıl tarif ettiğine ilişkin değil, Rusya’da ve Almanya’da devrimci eylem açısından devletin nasıl ortaya konulacağı ve nasıl ortadan kaldırılacağına ilişkindir. Ancak bundan sonra, oportünistlerle olan tartışmasında Marx ve Engels’in mirasının hakkını vererek kendi sözünü söyler: “Tüm Marx ve Engels öğretisinin temelinde, bu zora dayanan devrim düşününü sistemli biçimde yığınlara aşılama zorunluluğu yatar. Bugün ağır basan sosyal-şoven ve Kautskist eğilimlerin bu öğretiye ihaneti, kendini, apaçık bir biçimde, her iki eğilim yandaşlarınca da, bu propagandanın, bu ajitasyonun unutuluşunda gösterir.” Devlet analizi, zora dayanan bir devrim fikrinin dayanağı olduğu için zorunludur, ya da diğer deyişle devletin Marksist tanımı zora dayanan bir devrim fikrini kendi bağrında taşır. Ve öğreti devletin zora dayanan bir devrimle alaşağı edilmesi zorunluluğunu dile getirmekle yetinemez, onun temelinde bu fikriyatın sistemli biçimde yığınlara taşınması vardır.

Lenin’i akılda tutarak devlet konusunda, emperyalizm konusunda, politik eylem ya da örgütlenme konusunda bir zamanlar Kautsky’lerin yaptığı tarzda, temel önemdeki ajitasyonu unutarak kalem oynatmak mümkün değildir. Bu nedenle solun politik yenilgilerinin ilk teorik çıktısı, Lenin’i bir belirleyen olmaktan çıkararak teorik faaliyetin odağına “somut durumla ilgili yeniden bilgilenme” ihtiyacının konmasıdır. Bu perspektifte Lenin, bir bilgi konusu haline getirilir. Lenin’in emperyalizmle ilgili söyledikleri “bilinir”. Kapitalizmin varoşlarında proleter olmayan unsurların potansiyeli ile ilgili söyledikleri “bilinir”. En gerici sendikalarda bile faaliyet yürütmek gerekliliği ile ilgili söyledikleri “bilinir”. Lenin’den kalanlar ayrı kompartımanlara yerleştirilerek bütünlüğü bozulduğu için ve her kompartımandaki malumat herkes tarafından ayrı ayrı bilindiği için de özel olarak vurgulanması gereksizleşir. Ancak her bir meselenin, temel önemdeki bir tutumun dayanağı olarak, yani zora dayanan bir devrim ve devrimci öznelliğin örgütlenmesi bakımından bir araya getirilmesi ile Lenin “edinilebilir”.

Burjuva demokratizminden sola aktarılan her tür idealizme karşı Lenin, ihtilalci bir bütünlüğü temsil eder. Devrim, devrimin bağrında filizlendiği nesnellikle ilgili bildiklerimizin doğruluğu kadar, iradî ve hazırlıklı bir eylem aracılığıyla nesnel olanın zorlanmasının ve kırılmasının ürünüdür. Ve bu tür bir devrimcilik, ezilen bütün kesimleri devrimci bir öncünün arkasında toplayarak doğru anda gericiliğin tepelenmesini her şeyin başına koyar. Tarihin kenarına geçerek tarihteki kendi görüntüsünü seyre dalmak türünden romantizm, yerini ezilenlerin yüzyıllardır birikmiş nefretine bırakır. Çar ailesinin idam edilmesinde Lenin’in dahli var mıydı? Bu soruya Leninizmin yanıtı ancak, onların kanını dökmemek konusunda verilmiş hiçbir söz olmadığını hatırlatmak olacaktır. Bu soruya aynı açıklıkla yanıt verilemediği durumda, Lenin doğal olarak tutanın elini yakabilir.

Devrimci olmayanın elenmesi
Lenin’in ve genel olarak bolşevizmin, diğer sol/sosyalizan akımlarla yürüttüğü tüm tartışmanın odağında devrim perspektifi ve devrim için hazırlanmak yer tutar. Bu bakımdan narodnizmle yürüyen tartışma ile menşevizmle yürüyen tartışma aynı eksende iki ayrı alan olarak birbirine bağlıdır.

19. yy’ın ikinci yarısında ortaya çıkan radikal demokrat bir hareket olan narodnizm, yaygın köylülüğe dayanarak çarlığı devirmeyi ve kendine özgü bir sosyalizmi kurmayı hedefliyordu. Narodnizmin köylülüğe dönük ilgisi karşılıksız kalınca (köylüleri kazanmak üzere kırsal bölgelere akın eden devrimci gençler, genel bir güvensizlik ve şüpheyle karşılandılar) narodnik gruplar terör eylemlerine yöneldi. Kırsal alana doğru çıkılan “sonu belirsiz” yolculuklar yerine merkezi bir örgütlenmeye dayalı eylem pratikleri artık asıl görevdi. “Şu andaki tek görevimiz” diyordu narodnik önderlerden Tkachev “hükümetin otoritesine karşı terör uygulamak ve onun düzenini bozmaktır”. Narodnikler kendilerini feda ederek cüretkâr terör eylemlerine yöneldiler. Çarlara, polis ve jandarma şeflerine karşı düzenlenen suikastler narodnik eylemcilere karşı bir kıyım dalgasının her tarafı sarmasına yol açmakla kalmadı. Onları izleyerek bir ayaklanmaya girişecekleri düşünülen köylü kitlelerinin de tamamen karşı tarafa, devlet otoritesinin etkisi altına sürüklenmelerine yol açtı.
Lenin’in narodnizmle olan tartışmasında izleri onun tüm yaşantısı boyunca sürülebilecek olan tutumu görmek mümkündür. Narodnizmi eleştirirken, onun reformcu “legal Marksist” eleştirisine de aynı açıklıkla karşı çıkmak ve devrimci olmayan akımlarla kesin bir biçimde ayrışmak… Narodnik romantizme karşı, üretici güçlerin gelişmesinin kutsanmasına dayalı bir tür kapitalizm övgüsünü yükselten legal Marksistler, sosyalizmi devrimci eylemin amacı olarak değil tarihsel ilerlemenin zorunlu sonucu olarak tarif etmekteydiler. Lenin narodnizmi temelden reddederken onun devrimci meydan okumasına saygı duyuyor ve meydan okumayı sahiplenmeyen reformizme karşı da savaş açıyordu. Devrimci romantizme karşı işçi sınıfının gücüne dayanmakla birlikte torbasında liberal burjuvazinin kuyrukçuluğundan başka bir şeyi olmayan reformizme karşı devrimci hazırlığın ve örgütlenmenin vurgulanması… Devrimci olmayan teşebbüsler tarih tarafından reddedildiğinde Lenin’in yaptığı, o reddin ortaya çıkardığı tutum ve sorumluluğu üstlenmek olmuştur. Gerçekte Lenin’in bir Marksist olarak ilk kayda değer yazıları, narodnizmin eleştirisine ayrılmıştır ancak narodnizmin zaten tarih sahnesinden çekilmekte olduğu bir dönemde yazılmıştır. Narodnizmi legal Marksist Struve ve marksizmin Rusya’daki ilk temsilcisi olmakla birlikte hiçbir zaman reformizmden ayrışamamış Plekhanov’dan tümüyle farklı saiklerle eleştirmek Lenin’i dönemin diğer önderlerinden belirgin bir biçimde ayırır.

Lenin’in ikinci büyük mücadelesi, işçi sınıfının kendiliğinden hareketinin yüceltilmesine dayanan ekonomizme karşı, bilinçli bir hareket ve eylem anlayışını, bu hareket ve eylemi ortaya çıkaracak bir örgütlenme ile birleştirme çabasıdır. Ekonomistler Lenin’i kendiliğinden gelişen yığın hareketinin önemini küçümsemekle suçladı. Ekonomistler “ayrı ayrı sınıfların iktisadi çıkarlarının tarihte tayin edici bir rol oynadığını ve bunun sonucu olarak proleteryanın kendi çıkarları uğruna mücadelesinin, onun sınıf olarak gelişmesinde özellikle büyük önem taşıdığını hangi sosyal-demokrat bilmez?” sorusunu soruyorlardı. Lenin şu açık cevabı verdi: “İktisadi çıkarların tayin edici rol oynamasında hiç de iktisadi mücadelenin özellikle büyük önem taşıdığı sonucu çıkarılamaz. Çünkü sınıfların en temel, tayin edici nitelikte çıkarları, genel olarak ancak köklü siyasi değişiklikler sonucu tatmin edilebilir ve özel olarak da, proleteryanın başlıca iktisadi çıkarı, ancak burjuvazinin diktatörlüğünün yerine kendi iktidarıyla tatmin edilebilir”. Bu iktidar ise onu inşa etmek için özel olarak sıkı sıkıya örgütlenmiş devrimci önderlik olmadan olanaksızdır. Merkezileşmiş bir devrimciler örgütü olmadan devrimin gerçekleşmesini beklemek Lenin’e göre “sopalarla silahlanmış bir köylü kitlesinin modern orduya karşı savaşı” ile neredeyse aynı şeydir. “Teçhizatın ilkelliği önceleri sadece kaçınılmaz değil aynı zamanda meşrudur ancak ciddi savaş harekatları başlar başlamaz mücadele örgütünün eksiğini gidermek ihtiyacı kendini gösterir”. Ekonomizm de siyasi bir talepten yoksun grev hareketlerinin gerilemesiyle birlikte iflasa sürüklendi. Lenin, narodnizmin köylülükten beklediği devrimci kalkışmayı gerçekleştirebilecek olan işçilere yönelirken, şimdi de onu bir devrimci siyasal özne olmaktan alıkoyan ekonomizmle hesaplaşmıştı. Devrim, onu gerçekleştirebilecek kitleleri, hazır olarak eski toplumun bağrında bulamayacağı için bir devrimci aygıt gerekliydi. Lenin devrimi hiçbir zaman bilinçli devrimci etkinliğin dışında bir yerlerde aramadı. Zaten Lenin’den önce, devrimi başka yerlerde arayanların sonu, bu tür bir umuda yaşam alanı bırakmıyordu.

Marx sıradan bir liberal haline getirilebilir mi?
Marx Kapital’de, “Kapitalist, alıcı kişiliği içinde işgününü mümkün olduğu kadar uzatmaya, ve elinden gelse bir işgününden iki işgünü çıkartmaya çabalama hakkını kendisinde görmektedir. Buna karşılık, satılmış olan metaın özel niteliği, onu satın alanın tüketme isteğine bir sınır konulmasını gerektirmekte ve işçi, işgününün belirli normal bir süreye indirilmesini isterken, satıcı olmaktan gelen hakkını kullanmaktadır. Öyleyse burada bir karşıtlık, her ikisi de değişim yasasının damgasını taşıyan iki hak arasında bir çatışma vardır. Eşit haklar arasında son sözü kuvvet söyler” demişti. Marx’ı kapitalizmin nesnel yasalarını açığa çıkaran bir düşünür hale getirerek, o yasalardan türeyen politik sonuçları hasıraltı etmeye çalışmak, burjuvazinin Marksizm karşısında taşıdığı kalkanlardan birisi olarak sıklıkla kullanılmıştır.

Rus Çarlığı açısından 1870’lerde daha tehlikeli olarak görünen narodnizme karşı Marksizm, sadece tehlikesiz değil aynı zamanda hoşgörülebilirdi. Kapital’in ilk cildi çarlığın sansür kurumları tarafından sadece birkaç kişi tarafından okunacak ve okuyanların da çoğunun anlamayacağı bir kitap olarak değerlendirilmişti. İkinci cilt, uzmanlara dönük bilimsel bir eser olarak nitelendi. Devlet olarak örgütlenmiş olmakla birlikte egemen sınıfın ufkunun, sınıf karakteriyle belirlenen bir sınırı olduğunu daha iyi ne gösterebilir? Rus Çarlığı Marksizmin bilimsel olmakla yetinmeyeceğini zamanı gelince öğrendi.

Ancak kimi Marksistler, bu beklentiyi içten gelen bir istekle yerine getirmeye çalıştılar. Plekhanov, daha 1894’te yayınladığı Anarşizm ve Sosyalizm broşüründe, devrimin devlet karşısındaki tutumunun üzerinden atlayarak devlet mekanizmasının parçalanması yolundaki eski öğüdü görmezden geldi. Kautsky’nin yaptığı da farklı olmadı. Manifesto’nun 1872 basımına yazdığı önsözde “işçi sınıfı, devlet makinesini olduğu gibi ele geçirmek ve onu kendi hesabına kullanmakla yetinemez” diyen Marx’ın anlattığını bir kenara bırakarak proleter devrimin görevleriyle ilgili en önemli sorunların “büyük bir dinginlikle geleceğe bırakılması”ndan başka bir şey istemediğini yazmaktaydı. Marx, kimi Marksistler eliyle, devlet karşısındaki tutumundan arındırılarak bir liberal haline getirilmeye çalışıldığında karşılarında Lenin’i buldular.

Lenin son sözü kuvvetin söylediği bu ilişkide, eğer işçilerin güce dayalı bir hazırlıkları yoksa hiçbir şeylerinin olmadığını söyleyerek başlamıştır. Bir kere devrimin güce dayalı bir hesaplaşma olarak ortaya konmasından sonra mesele, o gücün oluşturulması ile ilgilidir. Ancak sınıf mücadelesi kavrayışını proleterya diktatörlüğüne kadar götürenlerin Marksist olacağını söylemişti Lenin. Devam ederek söylemeliyiz, ancak devrim fikrini, devrimci önderler örgütüne kadar götürenler leninisttir. Bir temenni olarak değil bugünden başlayan bir hazırlık olarak devrim…

Eğer tarihin daha ileriye, güç yoluyla önündeki engelleri aşacak bir devrimci hareketle yürümesi bir zorunluluksa, Lenin de o zorunluluğun gereğini yapmıştır. Onu tahammül edilemez kılan bu cürettir ve bu yüzden burjuvazi Lenin’e centilmence davranamıyor. “Lenin’i ölü görmek çok güzel” demişti Bülent Arınç. Ölümünden tam 82 yıl sonra Arınç’a bu sözü söyletebilmek ne büyük kıvançtır. Düşmanlığınız bize onur veriyor.{jcomments on}