Denizcan Kutlu
“Baskın Oran aday olmasaydı, AKP’ye oy verirdim.”, “En büyük sevincim DTP’nin girişi ve AKP’nin bu büyüklükte oy alması…bu yarılma ortamında aldıkları oy önemli.”(1) Cümleler Baskın Oran ve Ufuk Uras kampanyalarında çalışmış iki gönüllünün… Söyleşi; kampanya, solun olanakları, sol birlik vs. üzerine. Yani güncel siyaset… Neler konuşulmuş olabileceğini memleket solunu az çok izleyenler tahmin etmişlerdir; ama yine de, -“yeni sol” adı altında ısıtılan- liberal solun son halini görmek ve “Bak evladım, bu memlekette bunlar da oldu” demek için evladiyelik bir belge saklamak isteyenlere okuma tavsiyelerimizi iletelim.
Eski Marksistler AKP’ye yakınmış: Tabii ki eski olacak!
Bu söyleşinin yanı sıra, solda iyice fütursuzlaşarak görülen kimi liberal açılımları ele almak zorundayız. Bu arada çıkış arayan bir kısım insanın, yeni sol konusundaki son derece samimi duygu ve düşüncelerini ise daha dikkatli ele almak gerekiyor. Solun gelecek dönem kimi çıkış noktalarına işaret etmeye çalışırken, liberalizmle mücadelede solun temel görevinin liberal solla değil, AKP’yle mücadele etmek olduğu unutulmamalı. AKP’yi baş aşağı çevrilmiş “demokrasi” kavramı aracılığıyla sola yutturmaya çalışanları AKP’yle birlikte kapı dışarı etmek, önce AKP’ye karşı hakkıyla mücadele etmekten geçiyor.
Önce; ilk cümlenin sahibinden bir alıntı daha: “Sol, ya yaşadığını kavrayamıyor, yanlış anlıyor ya da düşünceleriyle yaşama biçimi örtüşmüyor.” Doğru... Geçmişi ve bugünü çözümleyip geleceğe ilişkin kimi kestirimlerde bulunurken, sınıfsal bakışı temel bir araç olarak kullanması ve aklı temsil edip, söylem ve perspektifi net olması gereken solun referans noktaları kaydı. Demokrasi eksenli bakış açısı, solun kimi kesimlerini AKP’nin yanına düşürdü. Biz değil; Murat Belge, eski Marksistlerin “yol olarak” AKP’yi desteklediklerini, AKP ve CHP arasında AKP’ye daha yakın olduklarını söylüyor.(2) Yanlış anlaşılmasın, burada ana sorun AKP’ye daha yakın olmakta değil, sosyalizm adına iki düzen partisini karşılaştırmakta yatıyor.
“AB’yi destekleyen, piyasa ekonomisine bağlı” bir sol…
Sola kılıf biçme çalışmaları “cumhurbaşkanımız” Abdullah Gül’ü, seçilmesinin hemen ardından gazetesine verdiği ilanla tebrik eden Fethullah Gülen’in dergisinin sayfalarında da solcu olanlar ve olmayanlar tarafından yapılıyor.(2) “AB’yi destekleyen ve dışa açık piyasa ekonomisine bağlı” bir solun, “AKP’den daha iyi” olacağı –ne demekse-; ve bu yeni sol partinin “anti-AKP”ci bir söylemi olmaması gerektiği salık veriliyor. Bu yeni “sol” parti için de İngiltere’deki İşçi Partisi modeli önerilip, Tony Blair’e ihtiyaçtan bahsediliyor.(3) Evet; bildiğiniz, Irak’ı işgal eden Blair. Kimse şaşırmasın; solun düştüğü durum bu. Bunları neresinden tutacağımızı bilemiyoruz. AB’yi destekleyen bir solun en basitinden IMF programını savunmayı baştan kabullenmesi gerektiğini hatırlatalım desek, olmuyor; piyasa ekonomisinin desteklenmesi gerektiğini açık açık söylüyorlar. “Sol emperyalizme de mi karşı çıkmayacak” diye sorsak, karşımıza “Tony Blair” diye geliyorlar. “Sol”daki bu “kapitalist yönelimli liberalleşme”(3) esas olarak, yeni solculaşmaya başlayan gençliği olumsuz etkiliyor. Aynı Radikal gazetesinin yaptığı gibi…
Bir de AKP’ye ilişkin “değişti mi değişmedi mi” tartışması yürütenler var. Bunlara Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesinin hemen ardından, “Toplumun kaygılarını lütfen dikkate alın” diye akıl veren onlarca kalemi eklemek gerekiyor. “…pratikte AKP’ye ‘pasif karşı devrimi’ (restorasyon) tamamlaması için gerekli süreyi tanımakla eşanlamlı bir tutum” takınanlar ve yukarıda anılanlarla birlikte bütün bu kesimler, AKP’ye güç katıyorlar. Gerek türban tartışmalarında takındıkları tavırla, -ki bunun ilginç bir örneğini Abdullah Gül’ün “eşinin türbanlı olmasını olumlu buluyorum. Bu durum, bir tabunun yıkılması için olumlu olacaktır”(4) diyerek Baskın Oran sergilemiştir-, gerekse “Ah, bıraksalar şu AKP’yi ne demokratik işler yapacak”(5) şeklindeki çarpık yaklaşımlarıyla bir kısım “yeni sol”cu/“demokrasici”nin ise acil olarak şu gerçeğin farkına varması gerekiyor: “Demokrasinin biçimselliğine/ritüellerine kanarak, bu bekle gör tutumunu benimseyenler, hem siyasal islamın toplumsal ilişkilerinin, yasal kazanımlarının yaşam tarzlarını gittikçe daha çok sardığını hem de saflarının gittikçe eridiğini, tepki gösterme kapasitelerini yitirdiklerini görecekler.”(6)
“Demokrasici” bakış, söyleşide de net olarak gözükürken, AKP, -yukarıda kimi örneklerini verdiğimiz gibi- demokrat bir parti olarak yansıtılıyor: “Bürokratik devletten, askeri vesayetten kurtulup demokrasi için bir araya mı geleceğiz, yoksa korkuya oynayıp geleceğimizi karartacak mıyız?...Solcu olarak AKP’yi destekliyor olmaktan utanç duyuyoruz…Benim gibi düşünen çok insan var… -Gerçekte armut- elmanın sapı, üzümün çöpü gibi bir lüksümüz yok…Demokrasi için saflarımızı nasıl belirleriz, buna bakalım.” Utanç içindeki gönüllü birkaç satır sonraysa AKP’ye oy vermekten hiç gocunmayacağını söylüyor. Bir diğeri ise “Solda duran, ama asıl vurgusu demokrasi olan bağımsız adaylar olmasını istedik. Sol bir politikanın açılımları, üretim güçleri, özelleştirme yapılıp yapılmayacağı gibi konuların tartışmasına girmek değildi istediğimiz. Acil olan demokrasiydi” diyor.
Yaklaşım böyle olunca, solun örgütlenme ve toplumsal bir odak olabilmesinde üzerinden siyaset yapması gereken, bağımsızlık, anti-emperyalizm, özelleştirme, IMF programı, neo-liberalizm, “emek” gibi temel noktalarda tek laf etmemek bir yana, bunların tartışılmasına olan isteksizlik açıkça söyleniyor. Peki soldan geriye ne kalıyor?
Muhabirlere ve “demokrasici”lere iki çift laf…
Söyleşiyi “kulağa küpe olacak cinsten” diye sunup, “Şu anda konuşmamız, örgütlememiz, Taksim’de basın açıklaması yapma özgürlüğünü bile, AB yolunda atılan adımlar sağladı. Artık biri içeri girdiği zaman ölüsü çıkmayacak” diyebilenlere yöneltilen çanak soruların sahiplerine soruyoruz: 1 Mayıs 2007, Beyoğlu Karakolu’ndaki ölü, sorumluluğu AKP’nin de üzerinde olan F-Tipleri ve onca anti-demokratik uygulama neden hatırlatılmadı?
“80’den beri ilk kez demokratikleşiyoruz”, “AKP’ye destek vermek ayıp gibi algılanıyor”(7) gibi düşünceleri benimseyenlere, Ufuk Uras gibi parlamentonun meşruiyetine inanıp, Gül’ün seçilmesine demokrasi açısından bakanlara (8) soruyoruz: Irak’ın işgalini desteklemiş, sermayenin saldırısını imleyen pek çok yasa (Kamu Personel Rejimi Reformu, Yerel Yönetimler Yasası, Kamu Yönetimi Temel Kanunu, İş Yasası, Sosyal Güvenlik Yasası) hazırlayıp bunların yasalaştırmış-yasalaştıramamış, özelleştirme rekorları kırmış (TÜPRAŞ, TEKEL, TELEKOM, PETKİM, ERDEMİR), bakanları, milletvekilleri yolsuzluk dosyalarıyla (9) anılan ve ülkenin gelmiş geçmiş en işbirlikçi partisine oy vermekten bahsedip, bu partinin aldığı oya sevinenlerle nasıl bir sol birlik olacak? Eşitlik anlayışı ve pratiğinden uzak bir “özgürlük” kavramı, gerçek özgürlüğü ifade eder mi? Gül’ün cumhurbaşkanlığıyla, eşinin türbanıyla Türkiye’nin demokratikleşmesinin ne ilgisi var? Tayyip ne zaman Hikmetyar’ın dizinin dibinden kalkıp, emekçi sofralarına bağdaş kurdu? Ne zaman Bush’la tokalaşmayı bırakıp, kazmanın sapını tuttu, elini toprağa bastı?
Kendimizi kandırmayalım: Gerçek demokrasi, hakça paylaşmakla, emekçi demokrasisi ile olur; “ülkeyi pazarlamakla mükellef” anlayışlarla değil! Emekçi demokrasisi ise, ancak ve ancak “emeğin iktidarı”yla sağlanabilir.
Ulusal ve liberal sola bakıp rahatlayanlar…
Akılda tutmalı; en büyük tehlike darbe değil, ortalığın anasını ağlatan piyasadır. Kemalizmden uzak durmak adına anti-emperyalizmin, bağımsızlık isteğinin “milliyetçilik” olarak değerlendirilip önemsizleştirilebildiği bir ülkede yaşıyoruz. Solun çıkışını ulusalcılarla hesaplaşarak arama sevdasından vazgeçilmelidir. Solun kitleselleşmesi ve örgütlenebilmesi bakımından bugünün temel ve zorunlu meselesi, AKP karşıtlığı ve anti-emperyalizmdir. Elbette bunların hepsi strateji konusudur. Geçenlerde ulusalcı kimliğiyle tanınan bir hocamız, “sivil anayasa”yı yapanlara ilişkin, “Bunlar ‘sivil örümceğin’ tezgahından geçmişlerdir” diyordu. Liberal solculuğun, ulusalcıların karşısında daha solda olduğu iddiasını dile getirenler, tam da bu durumda olduğu gibi sık sık boynunu bükmek zorunda kalacaktır.
Önümüzdeki dönem liberalizmle mücadelenin yolu da AKP’yle mücadeleden geçecek. Emperyalizm ve sermayenin AKP üzerinde berraklaşan saldırısı, solu sol yapan sınıfsal duruşu toplumsal alanda kuracak zemini oluşturmuştur. Seçimlerden önce kaçan AKP karşıtı mücadele treni bundan sonra kaçmamalıdır. Sol, AKP’ye “engellenen bir demokrat” değil, “emekçi düşmanı” ve “işbirlikçi” dedirtmelidir. Liberalizmle mücadelenin AKP üzerinden verileceği savunusu, ideolojik mücadelenin sınırlarına işaret etmektedir; ancak bu ideolojik mücadeleyi önemsememek anlamına da gelmemelidir. Ulusal ve liberal sola bakarak, “Biz doğru noktadaymışız” diye rahatlayanlar ise, siyasal süreçlerin dışında olduğunun ve bu edilgenliğin kendi etkinlik tarzlarından kaynaklandığının farkına varmalıdır.(10)
1- Express Dergisi, 2007, Sayı: 75, sf:45-49
2- http://www.aksiyon.com.tr/dergi.php?id=662
3- Refleks Dergisi, Haluk Yurtsever ile söyleşi, Sayı: 4, s.57
4- http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=8867
5- Express Dergisi, 2007, Sayı: 75, s:49
6- http://globalpolitikultur.blogspot.com/, Cumhuriyet, 19 Eylül Çarşamba, s.4
7- Express Dergisi, sf.49
8- http://www.gercekgundem.com/index.php?p=80763&com=all
9- http://www.acikistihbarat.com/Dosyalar/akp-donemi-yolsuzluklari.doc
10- http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=10801{jcomments on}