Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Tatili yarda kesip devrim yapamamak

 

Çağlar Kılınç

AKP zaferi karşısında demokrasi ve benzeri gerekçelerle sessiz/sesli memnuniyet duyan kimi solcularla karşılaştırıldığında seçim akşamı televizyon karşısında efkarlanan sosyal demokrat seçmene anlayışla yaklaşılması gerekiyor. Ancak Tuncay Özkan ile sözgelimi Baskın Oran arasında bir yakınlık tercihinde bulunmak zorunda olmadığımız da kesindir.

gerginlikMilliyet yazarı Meral Tamer 22 Temmuz seçimlerinden 3 gün sonra yayımlanan yazısında CHP’li seçmenin duygularını sunuyor okuyucusuna. Seçim sabahı Levent’te boynuna sarılıp acıklı ve tedirgin bakışmalar yaşadığı kendi yaş grubu CHP’li kadınları “Hüzünle gözlerimin içine bakmaya devam ettiklerinde ise ben kendimi, sanki bir cenaze töreninde, ölü yakınlarını teselli edecek sözleri bulmakta zorlanan acemi çaylak gibi hissettim.” sözleriyle tarif ederken bir de itirafta bulunuyor: “Aslında öyle de sayılırım; zira Cumhuriyet Türkiyesi’nde ilk kez azınlığa düştüklerini hisseden ve “laiklik elden gidiyor” diye derin bir kaygı içinde olanların ayaküstü nasıl teselli edileceği konusunda hiç tecrübem yok.”

Oysa Cumhuriyet mitinglerinin üzerinden henüz 2 ay geçmemişti. Cumhuriyetçi ve ulusalcı bir dalga memleketi böylesine sarstıktan sonra sandık başındaki bu gerilim ve televizyon başındaki büyük hayal kırıklığını birinin açıklaması gerekiyordu. Bulabilen durumu Meral Tamer’e soruyor, bulamayan boynuna “bilseydim tatile giderdim” yazılı pankart asıp soluğu CHP Genel Merkezi’nin önünde alıyor. Son dönemde başat özelliği ulusalcılık haline gelen sosyal demokrat seçmenin sinirini alacak bir stres topu bulunamıyor.

Mitingler sandığa yansımadı mı?
Seçim sonrası ulusalcı hayal kırıklığını anlamak için Tuncay Özkan’ın KanalTürk ekranlarındaki iki hali, Tandoğan Mitingi’nin yapıldığı akşam ile 22 Temmuz akşamı yüz ifadelerinin karşılaştırılması yeterlidir. İki TV programı hazırlayıp mitinglerde medya kontenjanından konuşmacı olunca kendini kitle önderi sanan Özkan ile miting katılımcılarının samimi duygularını aynı kefeye koymak haksızlık olacaktır. AKP zaferi karşısında demokrasi ve benzeri gerekçelerle sessiz/sesli memnuniyet duyan kimi solcularla karşılaştırıldığında seçim akşamı televizyon karşısında efkarlanan sosyal demokrat seçmene anlayışla yaklaşılması gerekiyor. Ancak Tuncay Özkan ile sözgelimi Baskın Oran arasında bir yakınlık tercihinde bulunmak zorunda olmadığımız da kesindir.

Cumhuriyet mitinglerinin en belirgin özelliği düzenleyicileri ile katılımcılarının tutumları arasındaki açık mesafeydi. AB ve ABD karşıtlığını da barındıran samimi bir AKP karşıtlığı miting katılımcılarının birinci özelliği iken kürsü Tandoğan’dan İzmir’e uzanan süreçte AKP karşıtlığını içi boş bir laiklik halinde tutmakta ısrar etti. CHP’nin ve solda birlik gösterilerinin mitinglerin havası üzerinde etkisinin artmasıyla anti-emperyalizmin kenara itilmesi eş zamanlı yürüdü. Kürsüden attırılan bir iki slogan düzenleyicilerin emperyalizmle bağlarının örtülmesine yetmeyeceği gibi kürsü ile kitle arasındaki mesafeyi kapatabilmekten de hayli uzak kaldı. Aradaki bu mesafe seçim akşamı daha da açığa çıktığında, ulusalcılığın ideolojik önderliğini yapanların çoğu gibi Tuncay Özkan da suçu halka atıp aradan çekilmenin yollarını aradı. Hakkını vermek gerekir, Özkan seçim gecesi diğer tüm kanallarda sandıkların %100’ünün açılmış olduğu saatlerde henüz her şeyin bitmediğini, bu sonuçların değişeceğini, bunların gelen ilk sonuçlar olacağını sıkça vurgulayarak halkı suçlamaktan ısrarla kaçındı. Ancak her reklam arası sonrasında (KanalTürk sayımlar tamamlandığında henüz %25’ler civarını ekrana taşıyordu) yüzündeki ifade daha gergin bir hal aldı ve utangaç salvolar halka yöneldi.

14 Nisan günü Tandoğan’da birincisi düzenlenen Cumhuriyet mitinglerinin ulusalcı/sosyal demokrat çevrelerdeki beklentiyi arttırdığı açık. Sanıldı ki en son İzmir’de bir milyona yaklaştığı söylenen sayı seçimde ilk kez oy verecek ve sonuçlar CHP lehine hızla değişecek. Seçim sonrası yaşanan hayal kırıklığının altında yatan en önemli etken bu yanılgının kendisiydi. Çünkü Cumhuriyet mitinglerinin katılımcılarının çok büyük bir çoğunluğunu oy tercihini zaten CHP ile DSP (o dönem hangisi öne çıkmışsa) arasında yapan insanlar oluşturdular. Mitinglerin meşruiyet alanı o kadar genişti ki aynı politik hatta bulunan fakat mitinge gitmeye çekinen geniş bir kitlenin varlığı bir yana eğer İzmir Mitingi’ne katılımın söylendiği gibi 1 milyon olduğu kabul edilirse mitinge gidenlerin dörtte birinin CHP’ye oy bile vermediği anlaşılıyor. Zira İzmir’de CHP’ye 737539 kişi oy vermiş görünüyor. CHP oylarının üzerine MHP’ye oy veren her vatan evladı da eklenirse 1 milyon rakamına ancak öyle ulaşılıyor. Eğer hesapta MHP yoksa bu açığı 150 bin oyu ile Genç Parti’nin kapatmış olması beklenir ki durum böyleyse miting düzenleyicilerinin Cem Uzan’a kürsüde söz vermemekle haksızlık ettikleri de iddia edilebilir.

Hile yapılmış olmalı!
Hesaplara boğulmak yersiz. Hayal kırıklığının arkasında mitinglerin hem kalabalık olarak hem de o kalabalığın alanda olmayan yandaşlarının da var olduğu düşünülerek abartılmasının yattığı gün gibi ortada duruyor. Ancak böyle kalabalık ve coşkulu mitinglerin hiçbir etki yaratamadan sönüp gittiğini iddia etmek de gerçekçi olmayacaktır. Zira mitinglerin CHP tabanını genişlettiği gerçek olmasa da o tabanı militanlaştırdığı söylenebilir. CHP tabanı için miting pek de alışıldık bir mücadele yöntemi olmadığı gibi seçim sonrası öfkenin artması anlamına da geliyor. Seçimlerin üzerinden aylar geçmiş olmasına rağmen öfke ulusalcılar açısından hala en belirgin ortaklık durumunda. Örneğin bu kesim içinde CHP’ye ait %10’luk bir oyun aynen AKP’ye yazıldığı iddiası ısrarla dile getiriliyor. Önce sakinleşmek gerekiyor.

Tatili yarıda kesip devrim yapamamak!
Ulusalcılar AKP’nin seçim zaferi karşısında şaşkınlıklarını gizleyemiyorlar. 22 Temmuz akşamı CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in kameralar karşısında seçim sonuçlarının rasyonel olmadığını söylemesi yaşanan şaşkınlığın en iyi örneği. Bu açıklamadan bir adım öteye gidenler ise sorumluluğu Baykal’ın sırtına yüklüyor ve karşılarında duran gerçeğin etrafından dolanmayı seçiyor. Baykal’ın bir adım ötesinde Sarıgül gibi birinin olduğunu bile bile… Baykal ve çevresi ise durumun talihsizlik dışında bir açıklamasına gerek duymuyor gibi. Oysa AKP’nin seçim zaferi aynı zamanda bir tür talihsizlik sayılabilir olmakla birlikte ulusalcı aydınların pek de görmek istemedikleri bazı gerçeklere de işaret ediyor.

Ekşi Sözlük’te 22 Temmuz 2007 başlığının altındaki “tatilden döneceğimiz, haklarından geleceğimiz gün” ifadesi miting katılımcıları arasında önemli bir kesimin ruh halini yansıttığı için önemli. Anlamış olmak gerekiyor ki AKP ile mücadele öyle tatilden gelip oy kullanarak verilemiyor. Bununla beraber tatilden dönerek hükümet düşüreceğini düşünenler, AKP oylarının çoğunun tatile gitmeyi aklından bile geçiremeyen insanlarca verildiğini ve onlarla kendileri arasındaki mesafenin ne denli açık olduğunu görmek zorundalar. Bu ruh hali Meral Tamer’e gelen bir sitem e-postasında da kendisini gösteriyor: “Ülke halkı irticaya yelken açmış gidiyor, hanımefendiye parti beğendiremiyoruz. Sanki komünist parti olsa oy verecekmiş gibi. Sizin gibiler vatandaşın aklını karıştırıp, AKP gibi partilere yöneltiyorlar. Biz de güneşin altında, cumhuriyeti kurtarmaya çalışıyoruz!” İzmir Mitingi’nde havanın sıcak olduğu biliniyor. Ancak bilinmesi gereken bir diğer gerçek güneş altında yapılan bir yürüyüşle cumhuriyetin kurtulmayacağı. Sahi bu küçük burjuva kibri cumhuriyeti kuranlara da saygısızlık olmuyor mu? İki adım yol yürümekle vatan kurtardığını düşünenler dönüp cumhuriyetin nasıl kurulduğunu yeniden okumak zorundalar. Bu ve benzeri küçük burjuva refleksler mitingler sürecinin başından beri önemli bileşenlerinden biri olmaya devam etti. Tandoğan’dan İzmir’e giden süreçte CHP’nin ağırlığını artarak hissettirmesi ve sürecin seçimlerle bağlanması, başlangıçta daha net görülen potansiyelin de erimesine ve sayının artmasına karşın halktan uzaklaşıp daha keskin sınıf (küçük burjuva) refleksleri göstermesine yol açtı. Bırakalım emekçi halk içinde yer almayı, sadece onu anlama çabası bile gösterilse “tatilden döneceğiz AKP’yi kovacağız” türünden sözler kolay söylenemez.

Seçim sonrası Türkiye’nin artık yaşanmaz bir ülke haline geldiğini düşünen kesim için yeniden ülkeye bağlanmalarını sağlayacak bir terapi ulusalcı politik çizgi içinde bulunmuyor. Ulusalcılık kendi meşruiyetini her zaman kendi sınırlarında çoğunluk olmaya dayandırmak zorunluluğuyla sakatlanmış bir ideoloji olmasına rağmen seçim sonrası içine düşülen azınlık ruh hali doğrusal olarak bir alıp başını gitme isteğini doğuruyor. Tıpkı tatilden dönmek gibi çekip gitmenin de emekçiler açısından bir seçenek oluşturmaması bir yana, ulusalcı ideolojinin temel bazı ön kabullerinin oy vermek için seçilen partinin programı ile ilgisi yok.

CHP programı ne vaat ediyordu?
Ulusalcılar CHP’nin düştüğü durum karşısında üzüntü ve öfke duyuyor olabilirler. Ancak seçim öncesinde düşünmedikleri bazı şeyleri şimdi sakin kafayla da olsa düşünmeleri şarttır. Hala etkisi altında oldukları, Cumhuriyet mitinglerinin giderek yaygınlaştığı ve kitleselleştiği Nisan-Mayıs ayları hatırlanmalıdır. Hareket noktasını cumhurbaşkanlığı seçimlerinin oluşturduğu ancak hemen Tandoğan’la birlikte onu aşan siyasi taleplerin ne olduğu hatırlanmalıdır. AKP karşıtlığının kof bir laikliğin ötesinde, ABD ve AB karşıtlığı ile beslenerek siyasi ve ekonomik bağımsızlık talep edilmesi CHP’nin henüz izleyici olarak kaldığı dönemlerde mitingleri karakterize eden başlıca olgulardan biriydi. Bir yanda kitleler “Ne ABD ne AB tam bağımsız Türkiye” sloganları atarken aynı dönemde CHP Genel Başkanı burjuva çevrelere seslenen Referans gazetesinde patronlarının içini rahatlatmaya çalışıyordu: “Ekonominin giderek globalleşmekte olduğu, sermaye hareketlerinin ekonominin ayrılmaz bir parçasını oluşturduğu, ticaretin giderek serbestleşmekte olduğu dikkate alınarak bir politika ortaya konacaktır” Ekonomik bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlık olmayacağını söyleyerek yollara düşenler 22 Temmuz’da CHP altına mühür basarak kendilerini yalanlamış olmadılar mı? Baykal AKP’yi “Bunlar bizi AB’ye götürmüyorlar, AB’yle karşı karşıya getirecekler.” diyerek eleştiriyor ve ekliyor: “AB hedefi devam etmeli, gerekenler elbette yapılmalı.” Eğer seçmenlerin %20’sinin politik tercihleri sadece protokol sıralarında türban olsun mu olmasın mı gibi alt düzeydeki meselelerle belirlenmiyorsa CHP’yi aldığı oy nedeniyle kutlamak gerekir. Halkı aldanmakla, ona zarar verecek olan AKP’yi bilinçsiz olarak tercih etmekle suçlayan burnu büyük CHP’li, kendi siyasi talepleri ile partisinin programını karşılaştırma zahmetine derhal girmek zorundadır. Ancak böyle bir zahmetin sonucunda aldananların sadece AKP’ye oy vermiş zavallı cahiller olmadığı, onlara; her gün gazete okuyarak sosyalleşen ve güneşin altında cumhuriyeti kurtarmakla böbürlenen kimi seçkinlerin de eşlik ettiği anlaşılabilir.

‘Gerçek’ bir ulusalcılık çözüm olabilir mi?
CHP’nin mitinglerle yükselen ulusalcı taleplerin karşılanması bakımından son derece yetersiz olduğu, hatta böyle bir derde sahip bile olmadığı ortada. Bu noktada cevaplanması gereken ikinci bir soru, son dönemde hızla yükselen ulusalcılığın halkın ihtiyaçlarını karşılama yeteneğine sahip olup olmadığıdır. Türkiye içindeki farklı sınıfsal tabakaların sözünü bile etmeyen ‘gerçek’ ulusalcılık, sınıf karşıtlıkları üzerine inşa edilmiş bir piyasa ekonomisiyle, piyasa ekonomisinin bugün için zorunlu ve rasyonel dış politikası olan ABD ve AB işbirlikçiliği ile nasıl mücadele edebilir? Milliyetçilik yarışında ilk sırayı kimseye kaptırmayan MHP’nin önceki dönem hükümette yer aldığını, bu dönemde Türkçe’ye bile çevrilmemiş, dışarıdan gelen kararnamelerin altına doğrudan imza attığını,  AB ve ABD dayatmalarının bir adım dışına çıkamadığı/çıkmadığı unutulmamalı. Koalisyonun DSP-MHP-ANAP şeklinde gerçekleştiği ve ilk iki partinin şimdinin ulusalcıları olmaları gerçeği karşısında hala Baykal’ın etrafından dolanmak ne anlama geliyor?

Tutarlı bir ulusalcılığın kendini hangi partide somutladığı sorusunun yanıtıyla ilgilenmemekle birlikte öyle bir ulusalcılığın en büyük iddialarından birini, ülkenin bütünlüğünü sağlamayı başarması olanaksızdır. Tam da Kürt sorunu üzerinden anti-emperyalizm naraları atanların bu politikanın her somut uygulamasında aslında emperyalizmin bölge politikalarına hizmet edeceğini görmek gerekiyor. İddiaya göre emperyalizm Türkiye’yi bölmeye çalışıyor. ABD’nin sadece Türkiye için değil bölge için yürüttüğü politikaların elbette böyle bir niyet taşıdığı sonucuna varılabilir. Ancak sadece bu ön kabul üzerinden hareket eden ulusalcılığın vardığı yer somutta Kürt halkının görmezden gelinmesidir. Ozan Arif – İsmail Türüt ikilisinin şarkısı ve klibi üzerine dönen tartışmalarda, ulusalcılığından şüphe duyulmayan İzmir Barosu Başkanı’nın düştüğü durum en güncel örnektir. Son derece genel bir “ulusalcılara saldırı var” kabulü üzerinden, klibi izlemeden ve şarkıyı dinlemeden Türüt’ü ‘yoldaş’ kontenjanından savunmaya çalışan Baro Başkanı faşizmle aynı karedeki yerini ister istemez alıyor. Eskinin sosyal demokratları şimdinin ulusalcıları yeni müttefiklerinin kimler olduğunu unutmuş görünüyor. Ancak zaman içinde değişmiş olan kendileridir, çünkü faşistler, hala faşistler. Peki şimdi İ. Türüt bu şarkısında ülkenin birliğini mi savunuyor bölücülük mü yapıyor? Kendisine ulusalcıyım diyen önce bu soruya bir yanıt vermeli sonra Baro Başkanı’nın açıklamasını yeniden okumalıdır. Onun ulusalcılığından kuşku duymak zaten yersiz. İşte ulusalcılığın bu küçük ama somut politik durum karşısında düştüğü durum ortadadır. Oysa ülkenin bütünlüğünü savunmak Kürtleri görmezden gelerek değil ancak onlarla birlikte bir kardeşlik barikatının inşasına girişilerek yapılabilir. Ulusalcılığın kardeşlik anlayışı ağabeyliğinin açık kabulünü ön şart olarak sürüyor ve halklar arasındaki mesafenin açılmasına böylece de emperyalizmin bölge politikasına hizmet ediyor.

Asıl hayal kırıklığı iktidarda yaşanır
Seçim sonrası ulusalcılıktan etkilenenlerin yaşadıkları hayal kırıklığı kendi politik pozisyonlarını temelden sorgulamaları için de bir başlangıç noktası olmalı. AKP’nin bu denli yüksek bir oranla ve bu denli sağlam bir meclis gücüyle iktidarı 5 yıllığına daha alması karşısında endişelenmek ve öfkelenmek yersiz olmadığı gibi tüm ilericiler için bir şarttır. Ancak AKP karşısına neo-liberalizme iman etmiş ve eğitimden sağlığa tüm kamu hizmetlerinde piyasalaşmayı savunan, Kürt sorununda askerden başka çözüm görmeyen ama AB kapılarında mesai yapmaya da hazır bulunan bir CHP’nin seçim yenilgisi, sosyal demokrat seçmende hayal kırıklığı yaratıyor. Ancak asıl hayal kırıklığı hali hazırdaki politikaları ve programıyla CHP’nin iktidar olmasıyla yaşanacaktı. Kendisini ilerici gören herkes neyin peşinden gittiğini ve neye hizmet ettiğini görmek için iki seçeneğe sahip. Ya 5 yıl daha bekleyip bir CHP iktidarının aczini hayal kırıklığının ötesinde bir sorumluluk duygusuyla izleyerek tam bir inanç kaybına uğrayacak ya da AKP karşısında sistemin sunduğu seçeneklerden biri olan ulusalcılığın kendisini sorgulayarak gerçek bir ileri adımın atılmasına, sosyalist bir seçeneğin yaratılmasına omuz verecek.{jcomments on}