Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

İkinci AKP dönemi: Neo-liberalizmin Moğol akını

 

Yarınlar

Seçimleri, Türkiye’nin egemen sınıflar bloğu açısından değerlendirecek olursak en çok göze çarpan sonuç, liberallerin ulusalcı/milliyetçilere karşı oldukça net bir üstünlük sağladığıdır ki, bu sonuç yeni anayasa ve diğer hukuki düzenlemelerle de sağlam kazığa bağlanacak gibi görünmektedir.

746483788_2cbf2199f2_oÇok partili siyasi hayata geçildiği günden bugüne Türkiye’de birçok genel seçim yapıldı. 1954 genel seçimlerinden bu yana ise ilk defa mevcut iktidar partisi oylarını ve sandalye sayısını arttırarak iktidarını pekiştirdi. CHP, DSP ile seçim ittifakı yapmasına ve ortada oylarına talip olabilecek başka bir merkez sol-sosyal demokrat parti olmamasına rağmen yerinde saydı. MHP’nin ve DTP’li bağımsızların meclise girmeleri ise seçime ilişkin kayda değer diğer gelişmeler oldu.

AKP beklenenin de üzerinde bir oy oranına ulaşarak Türkiye ve uluslararası burjuvazinin siyasi istikrar talebini -en azından şimdilik- karşılamış görünüyor. Seçimden önce yedekte bekletilen olası bir CHP-MHP koalisyonu ise başlamadan bitmiş bir ulusalcı/milliyetçi ortaklık olarak tarihin çöplüğündeki yerini almış ve ulusalcıların umudu –eğer hala kaldıysa- bir başka bahara kalmıştır. Eee, ne de olsa “bitince bitmez, umudun bitince biter” dememişler mi?

CHP’nin arkasına aldığını sandığı ulusalcı rüzgarlar (belki de rüzgar yerine hafif esintiler demeliyiz, o zaman daha gerçekçi oluyor!) ise kısmen MHP’de karşılığını bulmuş, kendi oyları yerinde sayarken, MHP oylarını arttırarak Meclis’e girmiştir. Hem de hiçbir şey demeden, hiçbir şey yapmadan! DTP ise bağımsız adaylarla girdiği seçimlerde grup kuracak kadar milletvekili çıkarmayı başarmış durumda ve fakat oylarının önemli bir bölümünü AKP’ye kaptırarak…

Neden AKP’ye oynanıyor? AKP neden başarılı?
Seçim öncesi ve sonrasında dikkat çekebilecek önemli bir nokta, uluslararası ve yerli burjuvazinin AKP’ye neden bu kadar açık destek verdiğidir. Şüphesiz, ulusalcı/milliyetçilerin özellikle de CHP’lilerin sürekli iddia ettikleri gibi bu destek sadece AKP’ye verilmiyor, daha doğrusu bu desteğe oynayan tek siyasi parti AKP değil. CHP de AKP kadar böyle bir desteğe ihtiyaç duyuyor kuşkusuz ama bu destek AKP’ye daha çok veriliyor. Bunun nedenini AKP’nin ideolojik-politik formasyonunda aramak gerekiyor. AKP, içerideki ulusalcılarla sürekli sorun yaşayan bir parti olarak ABD ve AB’den destek arayan ve bu yönüyle de dışarıdan daha kolay yönlendirilebilir bir parti. Bunun yanı sıra AKP’nin diğer bir özelliği ise milli görüş gibi islamcı bir geleneğe sahip olması. Başka bir deyişle AKP, hem liberal hem islamcı özellikleri bir arada taşıyan tek parti olarak siyaset sahnesindeki yerini alıyor. Bir yandan en acımasız ekonomi programlarını yürürlüğe koyup emekçi halkın canına okurken, diğer yandan belediyeler ve cemaatler aracılığıyla yardımlar yapıyor, dini duygularla bağış yapılmasını teşvik ediyor. Kısacası kendisi sürecin sorumlusu olmasına rağmen, gariban babası izlenimi yaratmaya çalışıyor ki, bunda da başarılı oluyor. Kapitalizmin neo-liberal yeniden yapılandırılma sürecinde aktif rol oynamak için biçilmiş bir kaftan olarak karşımıza çıkıyor ve bununla da kalmayıp iktidar oluyor AKP.

Seçimleri, Türkiye’nin egemen sınıflar bloğu açısından değerlendirecek olursak en çok göze çarpan sonuç, liberallerin ulusalcı/milliyetçilere karşı oldukça net bir üstünlük sağladığıdır ki, bu sonuç yeni anayasa ve diğer hukuki düzenlemelerle de sağlam kazığa bağlanacak gibi görünüyor. Bir önceki hükümetin, cumhurbaşkanlığı ve yargı kurumlarından çektiklerini dikkate alırsak, AKP’nin bu defa daha kurumsal adımlar atacağını söylemek yanlış olmayacak. Nitekim gündemdeki anayasa tartışmaları da bu durumu doğrulamaktadır. Bu durumu doğrulayan diğer bir gelişme de cumhurbaşkanlığı seçimi oldu. Genel seçimlerdeki başarısına güvenen Erdoğan geri adım atmadı ve Gül’ü Çankaya’ya çıkardı. Ordu önceleri huysuzluk edip selamı sabahı kesse de,  tavır alıp küsse de, bugün o huysuzluktan pek eser yok gibi görünüyor. Kuşkusuz bu durum ordu ile Gül ya da AKP arasındaki ilişkilerin her daim süt liman olacağı anlamına gelmez ama, buradan ciddi bir siyasi krizin çıkmayacağı da aşikâr.

AKP nereye kadar?
AKP bu üstünlüğünü ne kadar sürdürebilir? Bu sorunun yanıtı ekonomik istikrarın sürdürülebilirliliğiyle ve yukarıda bahsi geçen yasal düzenlemeleri AKP’nin ne kadar yapabileceği ile doğrudan ilgilidir. Hatta, AKP’nin geleceği doğrudan bu gelişmeler tarafından belirlenecektir demek doğru olacaktır. Birincisi, yani ekonomik istikrar -uluslararası piyasalardan akan sıcak paranın bolluğu göz önüne alındığında- AKP için her daim bir can yeleği oldu. Şöyle ki; dış pazara dönük üretimin amaçlandığı, ihracata dayalı, reel üretime değil spekülatif para oyunlarına önem veren ve istihdam yaratmayan ekonomi politikalarının devam ettirilebilmesi için siyasi istikrardan daha çok uluslararası piyasalardan iç piyasalara doğru gelecek sıcak para akışının hayati önemi vardır. Neredeyse tamamen hükümet iradesinin dışında gerçekleşen bu sıcak para transferinin kesintiye uğraması ya da para transferinin 2001 yılında olduğu gibi içeriden dışarıya doğru olması durumunda ekonomik kriz, ekonomik krizin etkisiyle de kısa bir süre sonra siyasi kriz ortaya çıkabilir. Böyle bir durumun 2002-2007 yılları arasında yaşanmamasının temel nedeni, liberal-televoleci iktisatçıların dediği gibi, AKP’nin sağladığı siyasi istikrardan ya da başarılı bir ekonomi yönetiminden değil, uluslararası piyasalarda çok fazla nakit para dolaşmasından, bu dolaşımdan bir ölçüde Türkiye’nin de nasiplenmesinden ve belki de en önemlisi, acısı sonradan aheste aheste çıkacak olan özelleştirmelerle elde edilen gelirden kaynaklanmaktadır. Fakat uluslararası piyasaların her zaman AKP’nin işine gelecek şekilde seyrinde gitmesi mümkün olmayabilir ve olmayacaktır da. Her yönüyle krize müsait bir model olan ihracata dayalı büyüme modeli, AKP’ye bugün verdiklerini yarın söke söke alabilir ki, durum tecrübe ile (DSP-MHP-ANAP koalisyonunun sonunu bir düşünün!) sabittir.

Liberaller saldırıyor!
AKP’nin kaderini belirleyecek ikinci durumda ise ipler daha çok kendi elindedir. Açıkça görülüyor ki; Erdoğan ve cemaati, sollarından ve sağlarından devşirdikleri liberaller ile birlikte, ulusalcı/milliyetçilerle kesin bir hesaplaşma amacı taşıyorlar. İdeolojik olarak kemalizmle ve milliyetçilikle, kurumsal olarak da üniversite yönetimleriyle, YÖK’le, yargı kurumlarıyla ve orduyla girişilmesi düşünülen bu hesaplaşmada kim kimi ne kadar döver tam olarak bilinemez ama AKP ve liberallerin ellerindeki kozlar daha sağlam, yumrukları daha sert gibi görünüyor. Bir tarafta ezici çoğunlukla kazanılmış bir genel seçim, inadına seçtirilen bir cumhurbaşkanı ve ulusalcıları kudurtacak bir anayasa taslağı varken diğer tarafta hayal kırıklığı, hayal kırıklığı ve yine hayal kırıklığı var. Bu hesaplaşmanın kilit noktasını ise yeni anayasa -ya da liberallerin çok da sevdiği, pek de sevdiği gibi diyelim; sivil anayasa- oluşturuyor. Her ne kadar AKP kendi taslağını henüz kamuoyuna açıklamasa da liberal akademisyenlere hazırlattıkları anayasanın maddeleri şimdiden tartışılmaya başlandı. Taslak; Anayasa Mahkemesi, Cumhurbaşkanlığı, YÖK, Danıştay, Yüksek Askeri Şura gibi bir önceki dönemde AKP’nin icraatlarının önüne engeller çıkaran devlet kurumlarının pasifleştirilmesi gibi önemli bir amaç doğrultusunda hazırlanmış görünüyor. AKP, liberal programını dikensiz gül bahçesinde yürütmek istiyor ve bu amaçla da söz konusu kurumları olabildiğince devre dışı bırakmak istiyor. Eğer AKP’nin kendi taslağı da akademisyenlerin hazırladığıyla paralel olacaksa –ki kanımızca böyle olacak- yeni anayasa egemen sınıfların kendi iç hesaplaşmalarında önemli bir dönüm noktası olacaktır. Yeni anayasaya dayanan yeni yasal düzenlemelerle de taşlar temizlenecek ve ulusalcı/milliyetçi kanadın tasfiyesi gerçekleşecektir. Hiç kuşku yok ki evdeki hesap her zaman çarşıya uymaz, ama AKP’nin çarşıya başka bir hesapla çıkmayacağı da ortada.

Taslak metinde 1982 Anayasası’nda olmayan birçok düzenleme öngörülmüş. Yürütülen tartışmalara bakacak olursak; genel olarak laiklik, özel olarak da türban konusunun tartışmaların merkezinde yer aldığını söylemek yanlış olmaz. Özellikle ulusalcı çevrelerin sürekli olarak türban konusunu ön plana çıkarması halkta da bir algı bulanıklığına yol açıyor. Aslında her iki tarafın da işine gelen yapay bir kavga oluşturuluyor. İşin aslı ise bambaşka! AKP’nin hazırlattığı taslakta türbanla kıyaslanamayacak kadar önemli bazı maddeler var ki, bunlar liberal restorasyonun ipuçları olarak okunabilir. Orman arazisinin satışına engel teşkil eden düzenlemenin kaldırılması ve orman arazilerinin sermayeye peşkeş çekilmesinin önünü iyiden iyiye açan bir maddenin olası bir anayasada yer alması –ya da anayasada yer almasa bile kanunlarla yapılabilecek bir düzenlemenin karşısına anayasa engeli çıkmaması- haddini bilmez liberal ekonomi politikalarının ne kadar fütursuzca uygulanmak istendiğinin bir göstergesidir. Ya da mevcut anayasada yer alan “Devlet, aile planlamasının öğretimi ile uygulamasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar” ibaresinin taslak metinde yer almamasının, ulusalcı ham bir kafanın algılayabileceğinden çok daha öte bir anlam taşıdığını söyleyebiliriz. Başka bir biçimde ifade edecek olursak, söz konusu ibarenin kaldırılması klasik dinci bir kafadan çıkabilecek olan muhafazakâr bir fikrin çok ötesindedir ve Türkiye emekçilerini ucuz işgücü olarak emperyalistlere ve işbirlikçi yerli burjuvaziye daha çok sömürtmek gibi sermayenin kutsal amacına hizmet etmektedir. Erdoğan’ın Çin örneğine her fırsatta değinmesi, “Çin ne yaptıysa insan gücüyle, nüfusuyla yaptı” türünden açıklamalarını başka türlü değerlendirmek en hafifinden saflık olacaktır. Oysaki medyadaki tartışmalar böyle gerçeklerin üzerinden her daim atlayarak türban tartışmasının kısır döngüsü içinde yürütülüyor ve yapay bir kavga çıkarılıp gerçekler unutturulmaya çalışılıyor. Ham kafalılıkta birbiriyle yarışan biri ulusalcı diğeri liberal iki kafa televizyonlarda ve gazetelerde tokuşup duruyor: Birine göre türban üniversitelere girerse laiklik tehlikeye girermiş, diğerine göre ise Türkiye’de demokrasinin gelişmesi türbanlıların üniversiteye girmesine bağlıymış. Şunu söyleyelim ki, bu kafalardan hangisi kırılırsa kırılsın bizim yüzümüzü güldürecektir. Her ikisi de kırılırsa ne ala! Yok kırılan sadece biriyse, diğerini de kırmak er ya da geç sosyalistlere düşecektir.

Liberal solcuların tutumu ve sivil anayasa
AKP ve önüne çıkabilecek olası bürokratik engelleri bir an önce temizlemek niyetinde olan uluslararası ve yerli burjuvazi dışında, bir de kemalizmle ve milliyetçilikle hesaplaşmak isteyen liberal-sol kesim var. Liberal solcular da, aynen solcu olmayan liberaller gibi, bu cepheleşmede ulusalcı/milliyetçi kanada karşı tavır almış durumda. Bu nedenle de bunlar, ulusalcı/milliyetçi ideolojiye dayanan kurumlara karşı AKP’den yana taraf olmakta bir sakınca görmüyorlar. Ulusalcıları sürekli Sevr paranoyası görmekle ve statükoculukla eleştiren bu kesim, kendi gördükleri faşizm paranoyalarının da etkisiyle, bulduğu her fırsatta AKP’yi, CHP’ye ve diğer ulusalcılara yeğlediklerini belirtmekte ve bu tutumlarını demokratik tutumun bir gereği olarak göstermektedirler. Çoğunluğunu, yenilmiş ve daha da önemlisi mücadeleden vazgeçmiş eski Marksistlerin oluşturduğu liberal solcular, Türkiye’de milliyetçi-faşist bir tehdidin varlığından şikâyet ediyorlar ve varsaydıkları bu tehlikeye karşı oldukça soyut bir demokrasiye sımsıkı tutunmuş durumdalar. Tutundukları demokrasiye soyut diyoruz, çünkü AB’den, AKP’den ve onların STK’larından beklenen bir demokrasinin gerçek hayatta karşılığı olamaz. Faşizme ve şoven milliyetçiliğe karşı mücadele, onları yaratan kapitalizme karşı mücadeleden bağımsızlaştırılamaz. Nitekim bugün görülüyor ki, kapitalizme karşı çıkmaksızın milliyetçiliğe karşı çıkanlar kendilerini AKP’nin saflarında buluveriyorlar ve sonra da bunu meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Daha da önemlisi bugün anayasa taslağı ile gündeme gelen liberal yeniden yapılandırma programında doğrudan olmasa bile dolaylı olarak rol oynuyorlar. İdeolojik açıdan burjuvazinin sol eline de kozlar veriyorlar. Dolayısıyla, böyle bir projede gereksinim duyulması olası olan bir sol söylem üretilip burjuvazinin eline verilmiş oluyor.

Liberal solcular hazırlanacak olan anayasanın sivil olmasını çok önemli bir değer olarak görüyorlar; sanki anayasanın sivili olurmuş gibi. Eğer sivil olmayandan anladığınız askeri olan ise vay sizin anlayışınıza! Neymiş 1982 Anayasasını askerler hazırlamış da o yüzden anti-demokratikmiş. Bunu ise sivil irade hazırladığından demokratik olacakmış. Var mı başka dahice fikriniz? Öncelikle, şunu hemen belirtelim ki anayasa da dahil olmak üzere bütün yasal düzenlemeler kamusal makamlarca yapılır. Kamusal olmayan hiçbir mekanizma da bu sürecin içinde yer alamaz. Çok sevdiğiniz STK’lar var ya onlar da yer alamaz. Ayrıca, sosyal bilimler literatüründe de sivil terimi, askeri olanın karşıtı olarak değil, siyasal olanın karşıtı olarak kullanılır. Aslında STK’cı liberal solcular da bunu gayet iyi bilirler ve her tarafa sıkıştırıverirler ama “sivil”in büyüsüne kapılmış durumdalar şu an. Ha bir de şu var: Eğer kelimenin karşılığına ilköğretim öğrencilerine yönelik Türkçe sözlüklerinden bakıyorsanız, o zaman başka tabi!

Sivillerin hazırladığı anayasanın demokratikliğine gelince, liberallerin yine çok basit bir önkabule dayanarak konuştuklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Yukarıda belirtmeye çalıştığımız gibi nasıl kapitalizme karşı çıkmadan milliyetçiliğe karşı çıkıyorlarsa, bu sefer de kapitalizme karşı çıkmadan demokrasiye tutunmaya çalışıyorlar. 1982 Anayasası’nı anti-demokratik yapan neydi? Yanıtları oldukça net ve basit: 12 Eylül darbecileri tarafından hazırlanması… Peki o zaman yeni anayasayı demokratik yapacak olan nedir? Yanıt yine oldukça basit: Sivil bir hükümet tarafından hazırlanacak olması… İşte tarihsel süreci değil anı değerlendirmek, işte görüngüyü gerçek olarak algılamak… Oysa ki durum oldukça farklı ve demokrasi maskesinin altındaki gerçeklerde yatıyor. Gerek 1982 Anayasası ve gerekse de hazırlanacak olan sivil anayasa Türkiye kapitalizminin neo-liberal doğrultuda yeniden yapılandırılması sürecinin yasal düzenlemelerinden başka nedir ki? Emekçilerin çıkarlarını sermaye lehine tasfiye etme sürecinin bileşenleri olmaktan öteye ne anlamları var bu anayasaların? 1982 Anayasası ve o anayasayı hazırlayan 12 Eylül cuntacıları bunu ancak ve ancak demokrasiyi rafa kaldırarak yapabilirlerdi ve öyle de yaptılar; çünkü güçlü bir sosyalist hareket vardı ve bu durum liberal restorasyonun demokratik olmasını engelliyordu. Bugün ise sosyalist sol güçlü bir toplumsal muhalefet olmaktan uzak ve bu nedenle de burjuvazi, demokrasi masalları anlatarak istediği yasal düzenlemeleri sopaya ihtiyaç duymaksızın çiçekle yapabiliyor.

Sonuç itibariyle Türkiye kapitalizminin neo-liberal yeniden yapılandırılma sürecinde önemli bir dönemeç yaşıyoruz. Bu dönemeç emekçi sınıfların burjuvaziye karşı olan mücadelesi açısından da önemlidir ve her yönüyle emekçilerin çanına ot tıkamayı amaçlayan bir anayasaya da diğer yasal düzenlemeler gibi karşı çıkılmalıdır. Sosyalistler açısından mesele budur. Burjuvazinin önüne çıkan taşları temizlemek için uydurulmuş sihirli bir demokrasi sloganı, emekçi sınıfların özlemle beklemesi veya medet umması gereken bir gelişme olmayacaktır. Emekçiler ve sosyalistler için her türlü yasal düzenlemenin ölçütü, o yasal düzenlemenin sınıflar mücadelesinde ne anlama geldiğidir ki; yeni anayasa tartışmalarının bu bağlamda nereye oturduğu gayet anlaşılırdır. Başka bir deyişle, yeni anayasa taslağı ve daha sonra yapılacak olan diğer yasal düzenlemelerin amacı liberal restorasyona dikensiz gül bahçesi hazırlamaktır. Biz ise gül bahçesindeki sivri sosyalist dikenler olmayı sürdüreceğiz.{jcomments on}