Ulaş Karakul
Şimdi “ama İran da nükleer silah geliştiriyor” diyen varsa, dünyadaki nükleer silahların önemlice bir bölümü üzerine çevrilmiş her ülkenin nükleer silah geliştirmekten başka bir ayakta kalma şansı olmadığını söylemek zorundayız. Ne bir halkın üzerine nükleer bomba atmış tek ülkenin ne de ben ondan geri kalamam diyerek 40 yıl önce kendi hidrojen bombasını geliştirmiş bir başkasının İran’a nükleer terbiye vermeye hakkı var.
“Birlikte her şey mümkün”. Böyle mi demişti Sarkozy seçim kampanyasında seçmene? Aslında bu sözü seçmene söylemediği anlaşılıyor. NATO ve İran gibi, Fransa dış politikası bakımından iki önemli meselede yaptığı çıkışlarla, ABD kuyrukçuluğunun bedelini koltuğundan olarak ödeyen Blair’in yerine talip olduğunu ortaya koyuyor. Üstelik Sarkozy geleneksel olarak ABD’nin tam yanında duran İngiltere gibi bir ülkeden farklı olarak bu çizgiyi, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri ABD hegemonyasına en azından alerjik tepki veren Fransa’da uyguluyor. Tabi bu Fransız yeni muhafazakârlığının Sarkozy’nin kişisel ihtiraslarının ötesinde gerekçeleri de var.
Fransa’nın NATO’yla dansı
İkinci Dünya Savaşı henüz bitmeden, Almanya-Japonya blokunun yenilgisi açıkça görünür hale geldikçe, ABD-İngiltere ikilisi, SSCB’nin artan etkisini dizginlemek üzere konumlanmaya başladılar. Sorun sadece SSCB de değildi. Avrupa kıtasının neredeyse tamamında (Yugoslavya, İtalya, Arnavutluk, Bulgaristan, Romanya, Fransa, Yunanistan…) işgale karşı en önde savaşan komünistler, Avrupa halkları içinde görmezden gelinemez bir etki kazanmıştı. NATO, bu duruma emperyalist kampın verdiği askeri cevap olarak örgütlendi.
Fransa, gururu savaşta epeyce hırpalanmış bir eski emperyalistti ve paylaşımda sözünün çok geçmesine izin verilmezdi. Ağır bir yıkımdan çıkılmıştı. 1946’da kabul edilen yeni anayasadan sonra 1951’e kadar sağ koalisyonlarla, 1958’e kadar da sol koalisyonlarla yönetildi. 1949’daki kuruluşundan beri NATO içinde yer almıştı ve SSCB’ye karşı ABD’den başka dayanağı yoktu. Aynı zamanda kendi içindeki komünist ve işçi hareketine karşı… NATO’nun hem kurucusu hem de önemli dayanaklarından olan bu ülke, 50’li yılların ikinci yarısından itibaren yeniden canlanan ekonomi, Almanya ile kendi inisiyatifiyle kurduğu ilişkiler ve devasa devlet yatırımları ile 1964’te 200 yıldan beri ilk kez İngiltere’yi ekonomik alanda geçmeyi ve özgüvenine yeniden kavuşmayı başardı. 1965’te uzaya ilk uydusunu fırlatan ve 1968’de nükleer bombayı üreten Fransa, tümüyle ABD vesayeti altında bir dış politikaya da rıza göstermiyor ve NATO’nun askeri kanadından 1966’da çıkıyordu. De Gaulle Fransa’nın bağımsız bir savunma politikası olmasından yanaydı ve NATO’yu tüm müttefiklerin ABD kontrolüne geçmesinin aracı olarak görüyordu. Fransa’nın NATO’nun askeri kanadından çıkması o kadar etkili bir olaydı ki; ABD, İngiltere, Almanya gibi ülkelerde Fransa aleyhinde gösteriler düzenlenirken SSCB, kararı desteklediğini açıklıyordu.
1995’te Chirac, Fransa’nın NATO’nun askeri kanadına kademeli olarak döneceğini açıkladı. Ancak bu dönüş, heyecanlı bir dönüş olmaktan çok uzaktı. Fransa, Askeri Komite’de temsil edilecek ve savunma bakanları toplantısında yer alacak ancak askerleri NATO operasyonlarında yer almayacaktı. Eski pozisyonunu koruyarak politik etkinliğinin zayıflayacağını düşünen Fransa, bu teşebbüsle politik alanını genişletmeyi hedefliyordu. Çünkü bu girişimin ardından Ortadoğu politikaları söz konusu olduğunda Fransa, her zaman ABD’den bağımsız bir tutum geliştirmeye özel bir önem verdi ve bu tutumunu 2002’de olduğu gibi Irak’a yönelik ABD saldırganlığına açıkça karşı çıkmaya kadar vardırdı.
Bu itiraza ABD’nin cevabı Fransa’yı görmezden gelmek oldu. Fransa’nın görmezden gelinebilir olduğunu da ilan etmiş oldu. “Yaşlı Avrupa” diye hakaret ettikleri ve Paris’i gezen Hitler fotoğraflarını yayınlayarak ikinci savaştan kalan borcu hatırlattıkları bir kampanya yürüten ABD medyası Fransa’ya tekrar cephe almıştı. Fransız burjuvazisi de “göreli özerk”liğin sınırlarını görme fırsatı elde etti. ABD’den o kadar da bağımsız olunamıyordu. Gelgelelim Blairvari bir siyaset yürütmek, İngiltere’de bile bir hayli güçlükle karşılaşmışken Fransa’da daha da zordu. Bu zorluk Sarkozy’yi, Chirac’ın ilk adımını attığı NATO’ya dönüş hamlesini hem sürdürmek hem de bunu yine de bir pazarlık konusu olarak tutmak ve kendi kamuoyuna karşı ikircikli bir pozisyonda tutunmak zorunda bıraktı.
“Bağımsız politika”dan, açık suç ortaklığına
Ağustos ayında, New Hampshire’da tatilini geçiren Sarkozy’ler, karı-koca Bush tarafından Kennebunkport kentindeki yazlıklarına öğle yemeğine davet edildiler. Her ne kadar Cecilia çocukların hastalığı nedeniyle davete iştirak edemese de (tam bir aile münasebeti yani) Bush ve Sarkozy yaklaşık iki saat süren bir gayrı-resmi görüşme yapma fırsatına kavuştular. Okyanusun iki yakasındaki yeni muhafazakarların, okyanusa hayli uzak bir coğrafyaya ilişkin meseleleri ele aldıklarının anlaşılması için fazla zaman gerekmedi. Genel olarak uluslararası sorunlara ABD kadar şahince bakmaktan çok itidalle yaklaşılmasını tavsiye eden Fransa, İran konusunda da alışılmış çizginin dışında bir tutum takındı.
Dışişleri Bakanı Bernard Kushner, İran’a karşı dünyanın (İran Mars’taki bir ülke ya o yüzden ‘dünyanın’ denilebiliyor) daha sert bir tutum takınmasının zorunlu olduğunu ancak yine de diplomatik girişimlerin sürdürülmesi gerektiğini ‘bildirdi’. Bir iki gün sonra en önemli gündeminin İran olacağı BM Genel Kurulu arifesinde Sarkozy, New York Times’a verdiği demeçte, İran’ın askeri nükleer teknoloji geliştirmesinin kabul edilemez olduğunu ilan etti. Aslında Sarkozy, 27 Ağustos’ta büyükelçilerle konuşurken “Ya İran’ın bombası ya da İran’ın bombalanması” gibi bir ifade kullanmış, Bush’un 11 Eylül’den sonra diline doladığı “Ya bizdensiniz ya onlardan” kalıbını en az Bush kadar büyük bir maharetle kullanabileceğini göstermişti. Fransa dış politikası ile ilgili çalışma yapan François Heisbpurg durumu “bu birden bire oldu. Aslında söylenen şu ki, diplomasi başarısız olursa tek seçenek nükleer bir İran’ı ya da İran’ı bombalamayı kabul etmek olacak. Bu diplomatik bir bombadır” ifadesiyle değerlendirdi.
Sarkozy, Fransa’nın daha aktif bir dış politika izlemesinden yana olan Fransız burjuvazisinin temsilcisi. Bu politikanın öncelikli uygulama alanı ise Ortadoğu. Gerçi Sarkozy, Chirac’a atıfta bulunarak Fransa’nın Irak politikasının haklı çıktığını (hem de “tarih Fransa’yı haklı çıkardı” gibi şaşaalı sözlerle) ve ABD’nin oradan çekilmesi gerektiğini söylese de Fransa’nın “Irak’ın istikrarı” için yardımcı olabileceğini belirtmekten de geri kalmıyor. Irak’ta gerçekleşmiş emperyalist macerayı bir yandan eleştirirken (yoksa bu sızlanma kenara itilmekten olmasın?) diğer yandan rol almaktan söz etmek ve üstüne üstlük çok daha ağır bir saldırıya açıkça destek vermek yeni muhafazakar demagojinin sığlığından başka bir şey göstermiyor. Sarkozy’yi sadece göçmenlere, işçilere ve gençlere karşı tutumuyla ele alanlar açısından son iki aya sığan açıklamalar gerçekten heyecan yaratıcı olabilir. Ama birbirinin devamı olan iki politik alandan söz ediyoruz. İçteki gericiliğin dışarıya da aynı şekilde yansıması bir zorunluluk. Sarkozy göçmenleri neden kapı dışarı etmek istiyorsa, gençleri işten çıkarmanın önündeki yasal engelleri neden kaldırmak istiyorsa, işçi ücretlerini neden düşürmek ve neden kamu çalışanlarının sayısında devasa bir indirime gitmek istiyorsa Ortadoğu’ya da aynı gözü doymazlıkla gidiyor. Hem içeride hem de dışarıda Fransız burjuvazisinin payını büyütmek, artık Fransız kibarlığıyla mümkün olamıyor. Bizzat emperyalistlerin arasındaki rekabet, atılganlığı bu sınıf için tarihsel bir zorunluluk haline getiriyor. Göçmenlerin Fransa’da ikamet edebilmeleri için DNA zorunluluğundan söz eden bir siyasi kadronun, Ortadoğu’nun kanına ekmek doğramaya niyetlenmesinde de şaşılacak bir şey yok. Fransız burjuvazisi dolaplarından eski silahlarını çıkarıyor. Büyük varoş ayaklanmasında Cezayir Savaşı’ndan kalma sıkıyönetim yasalarını yürürlüğe koymuşlardı. O zaman içeride kullandıkları silahı şimdi ABD ile birlikte dışarıya çevirmeye hazırlanıyorlar. Eğer başarabilirlerse yapabilecekler.
Şimdi “ama İran da nükleer silah geliştiriyor” diyen varsa dünyadaki nükleer silahların önemlice bir bölümü üzerine çevrilmiş bir ülkenin, nükleer silah geliştirmekten başka bir ayakta kalma şansı olmadığını söylemek zorundayız. Ne bir halkın üzerine nükleer bomba atmış tek ülkenin ne de ben ondan geri kalamam diyerek 40 yıl önce kendi hidrojen bombasını geliştirmiş bir başkasının İran’a nükleer terbiye vermeye hakkı var. Hele ki korsan devlet İsrail’in, sahibi tarafından zincirinden çekildikçe daha da hırlayan bir bekçi köpeği gibi, “bırakın vurayım, bırakın saldırayım” dediği koşullarda... Ama uluslararası ilişkilerin bir hak kavramı ile ele alınmasının da hiç olanağı yok. Sarkozy işte bu gerçeğe yaslanıyor. Ve nasıl Fransa’da sosyal devlet uygulamalarını çağın rekabet koşullarına uygun olmadığı için ortadan kaldırmak istiyorsa çağın rekabet koşulları gereğince de daha fazla saldırganlığın yolunu hazırlıyor.
Ne demişti hepsinin büyük ağabeyi Bush? “Ya bizdensiniz ya onlardan”. Evet doğru söylüyor, ya onlardansınız, ya da bizden. ABD saldırganlığının altında ezilen ya da o tehdidi sürekli üzerinde hissedenlerden, Iraklılardan mesela, Filistinlilerden, Kübalılardan ve Venezüellalılardan… Ve aynı zamanda Fransız emekçilerden, gençlerden, varoşlarından… Dünyayı bu şekilde emekçiler bölmedi. Ama bu bölünmeyi kabul etmek zorundayız. Ne demişti bisiklete binmekten aciz Bay Başkan? “Ya bizdensiniz ya onlardan”. Sizden olmadığımız kesin. Ve zaten bizden olmadığını daha belediye başkanlığı zamanından bildiğimiz Sarkozy, o elbette sizden. Bunu biz aklımızdan çıkarmayız, Fransızlar da çıkarmaz, İranlılar da…{jcomments on}