Yakanları unutmak, yananları unutmaktır!

 

Asaf Güven Aksel

Sivas-TurhanPapirüs dergisinin Temmuz 1997 tarihli 7. sayısında yayınlanmış yazıdan alınmıştır.

Öyle, 37 can öyle… Sizi ateşe verip, aydınlığınızı, kara islere bulayanlar, biliyor musunuz, iktidar oldular. O akıl almaz vahşetin sergilendiği oteli, bütün ülke yapmaya yöneldiler. “Ne var bunda şaşacak?” diyorsunuzdur. Yok, şaşacak öfkelenecek bir şey yok, haklısınız. Şeriatçılara, “bunu nasıl yapabilirsiniz” diye soracak, onları temel insanlık değerlerine çağıracak kadar aymaz değiliz. Hiç olmadık. Onlar, Sivas’ta, ne yapmaları gerekiyorsa onu yaptılar. Tabiatlarının gereğini yerine getirdiler.

Mustafa Suphi ve yoldaşları anısına, TKP’nin yayınladığı broşürün girişini hatırlarsınız: “…on beş Türk Komünistini Türkiye burjuvazisi Karadeniz’de boğdu. Eh! Tarih, sınıf mücadelesi tarihidir…” İşte, sınıf mücadelesinin, eski-yeni kavgasının bir hakimiyet mücadelesi olduğunun bilincindeki insanların tutumu, bu “Eh!”teki derinliğe yansıyor. Ölümlere içi yanan, tarifsiz acı çeken, ama başına ummadığı, beklemediği bir şey gelmiş gibi şaşkınlığa düşmeyen insanın bilinci; boş yaygaracı, laf ebesinin değil. Sizin fizik varlığınızı yok ettiler. Bunu, yüreğimiz kavrulsa da, “Eh!” nidasıyla karşılayabildik. Gelgelelim, sizi yakan zihniyetle ve temsilcileriyle en amansız kavgayı vermesi gereken “sol”, “aydınlar”, demokrasi ve özgürlükler adına, insan hakları adına, onların koltuk değnekliğini üstlendiler, onlarla flörte, yarenliğe soyundular. Buna “Eh!” diyemedik…

Halbuki, neler söylemişlerdi ölüm haberinizi aldıklarında. Örgütlenme çağrılarından, mücadele çığlıklarından, üniformalarımızı giyelim önerilerinden, şeriatçılarla aynı platforma çıkmayalım imzalarından geçilmiyordu ortalık. Umutlanmıştık! Şeriatçılığın sivil toplum gücü olmadığı, yok edilmesi gerektiği artık kavrandı sanmıştık. Sonra ne mi oldu? Hiç! Bu “birlik ve dayanışma”, neymiş biliyor musunuz? Saldıran kurt karşısında, kuzların korunma güdüsüyle toplaşmasıymış. Kuzu bilinçsizliği, belleksizliğiyle. Bir kısmını, bir daha göremedik. Kimileri, şeriatın “rafine” temsilcileriyle, el ele gülücükler yaptılar ekranlarda, panellerde. Gazetelerine, dergilerine köşe yazarı oldu kimileri. Daha külleriniz soğumadan, Aziz Nesin’i kışkırtıcı ilan edip kellesini kurtarmaya çalışan, ya da daha kötüsü, buna gerçekten inanan “aydın”ları da gördük. Kısacası, bunlar sizi çok çabuk unuttu dostlarım. 2 Temmuz’larda anıldınız gerçi, evet. Ama, şeriata canla başla karşı koymamak, şeriatın bir fikir akımı değil “dünya nizamı” hedefli bir siyasal gericilik ve en temel özgürlüklerin, insan haklarının düşmanı olduğunu göz ardı etmek, yani, sizi yakanları unutmak, adınızı ana ana sizi unutmak değil midir?

Belki, bir akademisyen tavrıyla, sizi yakan insanlar birey bazında ele alınabilir, nasıl böyle yaratıklar haline geldiklerinin “ekonomik, sosyal, tarihsel, kültürel…” analizine girişilebilir. “İnsanların bilincini belirleyen şey…” diye söze başlanabilir. Size inanılmaz gelebilir, “sol” aydın, bu Marksist yöntemi, bir demagoji silahı olarak kullanacak, şeriatçıların yapıp etmelerini mazur gösterebilecek bir “hümanizm”le sarıp sarmalayacak kadar yolunu yitirmiş durumda. Oysa, bilirsiniz, bunlar bir tek şeyi gösterir: İnsanı kan dökücü yaratıklara dönüştüren ideolojileri besleyen temelleri yerle bir etmek, kaynaklarını kurutmak, o insanları kurtarmanın da yoludur. Biz buna sosyal devrim deriz. Tarikatlara, Kuran kurslarına, İmam-Hatip’lere özgürlük talebini destekleyen “sol”, insan hakları gerekçesiyle, sivil toplum inisiyatifi gerekçesiyle, ve daha bir dizi kulağa hoş gelen tumturaklı gerekçeyle, insanların zihninin, kılıç ve ateş, kölelik ve biat kültürüyle yıkanmasını da desteklediğinin farkında değil. Bir kısmı da, ideolojik deformasyonunu örtmek için, “yasaklanırsa” diyorlar, bunlar daha da kemikleşir, güçlenir; bırakalım insanlar inandıkları biçimde tapınsınlar, kendi yaşam kültürlerini renk olarak korusunlar; gerekirse, biz bunları demokratik ilişkiler çerçevesinde ikna ederiz…” Haklılar bir yerde, örneğin, 12 Eylül’den bu yana alabildiğine tanınan özgürlük, şeriatçı akımı küçülttü ve marjinal bir renk haline getirdi ya! Liberalizmin kuralları, “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler”in “sol” versiyonu, sınırları geliştiriyor: Bırakınız yaksınlar, bırakınız iktidar olsunlar, bırakınız topluma ortaçağ zihniyetini hakim kılsınlar, bırakınız çığ gibi büyüsünler. İktidar odağına yürüyen şeriatla, toplumu bir ağ gibi saran şeriatla, büyükannelerinin başörtüsünü hala aynı şey zannedenlerin bu pek özgürlükçü tınılar taşıyan nağmeleri hoş değil mi Madımak ölüleri?

Birkaç gün sonra, 2 Temmuz. Yine anılacaksınız sloganlarla, türkülerle. O alanlara toplanmış insanlara bakacağım. Dört yıldır kulağımdan gitmeyen o sesi duyacağım bir kez daha, semah dönen kızlara, delikanlılara bakarken: “Yakın ula yakın!” Bir kez daha kapkaranlık yüzler gelecek gözümün önüne, yükselen alevleri gülerek izleyen, alkış yutan, tekbir getiren, mahkeme salonuna zafer edasıyla giren… Ve bir kez daha, sanki, o alanlar tutuşacakmışçasına ürpereceğim. O zaman bir kez daha “bilecek ve bildireceğim”, neden neo-liberal solun ideolojik iflası “Eh!” tevekkülüyle karşılanamaz.

Madımak Oteli’nde ateşe verilen canlar, sizi unutmadık. Sizi yakanları da. İsterdik ki, “sol” için de bir uyarı, bir silkelenme anı olsun 2 Temmuz 1993’te sözün bittiği yer olan Sivas.{jcomments on}