Sevgileri, emekleri, düşleri yarım kaldı: Hasret’in yerini ‘hasreti’ doldurur mu?

 

Nalân Mahsereci

HG2Hasret Gültekin’i anlatabilmek için bir şeyler okurken, aklımda dolanıp duruyordu. O kara günde, yobaz güruhca canına kıyıldığında; yerini adına bırakıp gitmiş diyordum; bütün sevdiklerini sonsuz bir “hasret”e teslim ederek…

Kara bellek lekeleri arasından anımsıyorum; bütün Türkiye ile birlikte, bütün yetkili makamlar gibi izleyişimizi… Zamanı gelince mutlaka müdahale edileceğinden, gözü dönmüş gericilere dur denileceğinden, oteldekilerin başına bir şey gelmeyeceğinden neredeyse emin bir halde, ama daha çok kuvvetle umut ederek. Müdahale geciktikçe ve işler çığırından çıktıkça, gerçeklikten nasıl koptuğumuzu… Bunca değerli insanın göz göre göre ölüme terk edilişine bir türlü inanamayışımızı… Ölümler, ölenler kesin haberler haline geldikçe, yaşıyor olmanın nasıl ağır bir utanca dönüştüğünü…

İki görüntü beliriyor: Merdivenlere, elindeki sopayla çökmüş, içeriye dalacak gericileri bekleyen şair Metin Altıok’un fotoğrafı… Ya Aydınlık Gazetesi’nin, ya sonradan İşçi Partisi olacak Sosyalist Parti’nin etkinliklerinden birinde hasbelkader tanıştığımdan, canlı bir görüntüyle belleğime kazınmış Hasret Gültekin’in yüzü…

Tanıklar anlatıyor: Kıstırıldıkları otelde, ürkmüş ve birbirine sığınmış genç insanlara moral vermek için, Asaf Koçak’ın elinden kaptığı mızıkayı çalıyormuş Hasret. Karanlığa, en iyi bildiği şeyle karşı durmaya çalışıyormuş…

Sanatını bilgiyle yoğuran bir müzik emekçisi
Hasret Gültekin, 1971 1 Mayıs’ında, Sivas’ın İmranlı İlçesi’nin Han Köyü’nde doğmuş. Kendini tanıtırken, Koçgiri Kürt isyanının önderi, Alişer Bey’in soyundan olduğunu gururla belirtmiş hep.

Sanki 22 yaşında gencecikken öleceğini, sanki ömrünün nelere kısa kalacağını bilerek; birkaç yıl sığdırmış her bir yaşına. 6 yaşında saz çalmaya başlamış, 11 yaşında sahneye çıkmış. Kendi besteleri ve sözlerini de içeren Gün Olaydı adlı albümünü yayımladığında (1987), henüz 16 yaşındaymış. Ömrünün kalan 6 yılında, yapıtları başka sanatçılarca da seslendirilen üretken bir besteci, önemli bir ses ve saz ustası olmanın yanı sıra, Abuzer Karakoç, Âşık Nurşani, Gani Nar, Lütfü Gültekin, Emekçi, Hozan Şahin, Nilüfer Akbal ve Şivan Perwer’in albümlerine yönetmenlik yaparak, “müzik piyasasının” en genç yönetmeni de olmuş ve kendisi de iki albüm daha üretmiş: Gece ile Gündüz Arasında (1989) ve Rüzgarın Kanatlarında (1991).

Müzikte “okullu” olmamış hiç ama, kendi okulunu kendi yaratmış; halk kültürünü özümsemek ve gelişebilmek için canlı / cansız her kaynağa ulaşmış. Bilgisini, görgüsünü derinleştirmek için sürekli dinlemiş: Yerel ozanları, Avşar bozlaklarını, Abdalların otantik çığrılarını, Hatayi ve Virani’nin yapıtlarını, Hacı Taşan, Muherrem Ertaş, Neşet Ertaş, Aşık Nesimi, Talip Özkan, Arif Sağ ve Musa Eroğlu’nu; semahları, halayları, horonları, zeybekleri, barları… Yetmemiş, gitmiş köyünden kadın ağıtları derlemiş… Yetmemiş: Ününü duyduğu Kürt dengbeji Şakiro’yu, Muş’un Varto İlçesi’nde bulmuş, kaydetmiş… Diğer dünya etnik müziklerini de dinlemeyi ihmal etmeden; kendi toprağının her karışıyla yoğrulmuş, bir olmuş. Sürekli okumuş: Nesimi ve Ömer Hayyam’ın beyitlerini, Pir Sultan, Karacaoğlan, Dadaloğlu ve Köroğlu’nun dörtlüklerini, koşmalarını, deyişlerini… Yetmemiş, Anadolu’dan gelmiş geçmiş uygarlıkların tarihlerini, etnik kültürlerin zenginliklerini… Günlerce-gecelerce farklı çalgılar, farklı teknikler çalışmış: Bağlama ailesinin enstrümanlarından cura, şelpe ve divanı… Yetmemiş: Gitar, nefesli sazlar ve piyano… Yetmemiş: Kabak kemane, kaval ve tar…

Çıraklık edeceği ustaları bulmuş, onlardan dem almış. Deli Derviş tarzını, bu tarzın yaratıcısı, Haydar Acar’dan öğrenmiş. Ege ve Rumeli’nin ezgilerini, zeybekleri ve teke zortlatmasını öğrenmek için, bağlama üstadı Talip Özkan’a çırak durmuş. Ölümün onları yakaladığı gerici saldırıda aynı kaderi paylaşacakları Âşık Nesimi’den bağlamayı şelpe tekniğiyle çalmayı öğrenmiş. Ki Hasret, bu tekniği geliştiren, farklı yörelerin müziklerine uygulayan, çağdaş bir yorumla yeniden gündeme getiren olarak da anılır.

Hasret Gültekin’in bitmek bilmez bir enerjiyle harcadığı emeklerin, bütün bu yetmeyenlerin amacı birmiş: Geleneksel halk müziğini geliştirmek ve çok sesli, çağdaş bir halk müziği yaratabilmek… Abuzer Karakoç onun için, “Ozanlık geleneğini geçmişten günümüze, günümüzden ise yarına aktaracak köprü idi. Cehaletten bilimsel ve akademik bilince sıçramanın adıydı” diyor.

Hasret, öğrenme aşkıyla yanan çıraktan, mütevazı ustaya yönelmişken; genç yaşta olgunluğa, yetkinliğe ulaşmış ve en önemlisi, kendini çağdaş halk müziğini geliştirebilmek tutkusuyla var eden bir müzik adamı olabilmişken… 2 Temmuz 1993’de katledildi.  İki ay sonra doğacak oğlunu, küçük Hasret’i göremeden… Birlikte öldüğü 37 canla birlikte, sevgilerini, emeklerini ve düşlerini yarım bırakarak, tarihimizde ve yüreklerimizde derin bir yaraya dönüşerek…

Onun sesiyle, sazıyla geç de olsa tanışmak isteyenler için belirtelim; ölümünden sonra, Hasret Gültekin Kültür Merkezi tarafından, konser kayıtlarından oluşan Seçmeler ve Ege’nin İki Yakası adlı iki albümü daha yayımlandı.{jcomments on}